1 Mart 2019 Cuma

Komando ibrahim Yaylali nasil Yannis Vasilis oldu

Mehmet Göcekli / Demokrat Haber

“Teröre karşı vatanı savunmak” gerektiğine inanan Karadenizli bir gençti o. Ama hayat onu öyle bir değiştirdi ki önce barış aktivisti oldu, sonra Roboski’ye yerleşti.

Gönüllü olarak askere giden, gönüllü komando olan, rahat askerlik yapabileceği Kıbrıs yerine doğuya gitmeyi de gönüllü seçen komando İbrahim Yaylalı şimdi de ismini Yannis Vasilis Yaylalı olarak değiştirmek için mahkemeye başvurdu.

İbrahim Yaylalı, 1994 yılında çatışmada yaralanmış, PKK tarafından esir alınmış, 2 yıl 3 ay esir kalmış, esirliğinin sekizinci ayından itibaren de bir dönüşüm geçirerek savaş karşıtı olmuştu.

Bırakıldıktan sonra Türkiye’de de 3,5 ay hapis yatan İbrahim Yaylalı PKK’nin elindeyken, devlet ailesine “Rum olduğunuzu biliyoruz, bu olayı fazla kurcalamayın” deyince neye uğradığını şaşırdı.

Türklük için savaşa gitmiş yaralanmıştı. Ölseydi şehit olacaktı, yaralı olarak esir alınınca Rum kökenli olduğu fısıldanarak ailesinin susması istendi.

O gün bugündür Türkiye’deki barış mücadelesinin bir parçası olan, vicdani retçi Halil Savda'nın Roboski'den başlattığı ve Ankara'da son bulan 50 günlük barış yürüyüşüne katılan, ardından da Meral Geylani ile birlikte Roboski’ye yerleşen eski esir asker İbrahim Yaylalı’yla neden Yannis Vasilis adını almak istediğini ve esir düşme hikayesini konuştuk:

Rum olduğunuz ailede biliniyor muydu?

Annem babamla ilgili “dönme” lafını kullanırdı ama bu ne demek diye hiç araştırmadım. Annem sohbet ederken babama ‘dönme’ diye takılırdı, ‘ne dönmesi’, ‘nasıl dönme’ deyince cevap vermezdi. Daha sonradan öğreniyoruz, büyük halamız anneme babamların durumunu anlatmış. Sonra da üstünü kapatmışlar. Türk aileye verilince dönmüşler ve olay bitmiş. Bize de hiç anlatılmadı. Bunun altında korku da olabilir, kabul etmeme de olabilir. Çünkü bizim oralarda küfür olarak kullanılır müslüman olmama… Bizim ailede de bununla ilgili bir şey paylaşılmadı.

Peki ilk nasıl öğrendin Rum kökenli olduğunu?

1994’ün Eylül ayında PKK’ye esir düşünce. Nisan ayında askere geldim, acemiliği Isparta’da yaptım sonra Mardin Jandarma Komutanlığına gittim, 25 gün orada kaldıktan sonra Şırnak’ta Gabar’a gönderildik. Acil ihtiyaç varmış, 25 günlükken gönderildik, gittiğimizde köyler büyük oranda boşaltılmıştı. O dönem köy basma ve yakmaların en yoğun olduğu dönemlerdi. O zaman devlet gücünü kabul ettirmek için köylülere baskı yapıyordu. Bunları gidince orada gördük..

O gittiğim bölgede bir buçuk ay sonra Kela Mehmet denen yerde çatışma çıkıyor, 30’un üzerinde asker ölüyor, bizim birlikten yardım isteniyor. O zaman çok ünlü bir birlik bizimki de, gerilla gibi sürekli dağda kalıyoruz.

Kela Mehmet bölgesine gittik, iki gün dolandık, üçüncü gün korucular bize ‘gerilla tespit ettik’ dedi. Ben de keşif birliğindeydim. Koruculara da çok güvenemiyorsun o zaman, çünkü korucu yapana kadar adama yapmadığın eziyeti bırakmıyorsun, adam mecbur kalıyor. Kabul etmezse ürününü ekmesine izin verip, toplarken izin vermiyorsun. Bu yüzden korucular çok kabul etmiyor çatışmaya katılmayı filan.

“KÜRT DÜŞMANI BİR İNSANDIM”

Peki senin motivasyonun ne, korucu çatışmaya gitmek istemiyor, sen istiyorsun en önde?

Benim motivasyonum bayrak, ben kendim askerlik şubesine gidip kendim gönüllü oldum komando için.. Acemilikte “el kaldırın isteyeni Kıbrıs’a yollayalım” dediler, ben el kaldıran arkadaşımın elini indirdim ‘napıyorsun o kadar eğitimi kaçmak için mi aldık’ diye. Ben vatan, millet motivasyonlu, Kürt düşmanı bir insandım.

Kela Mehmet bölgesine 3. gün gittik, kimse var mı yok mu diye bakıyoruz, baktık kimse yok, tam artık geri dönme kararı aldık, saat akşam altı yedi gibi, hava kararıyor, bir anda 3 bölgeden üzerimize yaylım ateşi başladı, ama öldürmek için ateş etmiyorlardı. Onu orada fark ettik. Gerilla kendi ihtiyaçları dışında insan öldürmemek için elinden geleni yapıyor. Çünkü dönen asker cenazelerinin savaş sistemini tekrarlayacak bir ritüele dönüştüğünü çok iyi biliyorlar…

Ön tarafı topladık, arka tarafa doğru giderken seken bir mermi benim sağ ayağımın üstünü kemiğe kadar parçalayıp açmış, şu an hala hissetmiyorum orayı. Olayın sıcaklığı ile ben fark etmedim, kaçıyorum ama koşamamaya başladım.. Pusuya düşmüşüz ve karanlıktan faydalanarak kaçmaya çalışıyoruz. Gidip kendimizi toplayıp geri saldırmak hedefimiz. Koştururken köprü gibi bir yerde kendimi bir anda boşlukta uçarken gördüm, 30-40 metrelik bir yerden düşmüşüm sırtüstü, neyse ki sırt çantam vardı o beni korumuş…

Sonra kendime bir geldim, etrafta kimse yok, elimde G3 tüfeğim var, onu bırakmamışım ama çalışmıyor, bombaları kontrol ettim, tamam… Uyandım ama bulunmamak için ses çıkarmıyorum, güvenli bir yere çekilip askeri bekleyeceğim.. Baktım sağ ayak gitmiş, elleyince deriler geldi elime… O zaman karanlık da, hiç görmüyorum, tişörtümü çıkarıp ayağıma dolayıp sıktım… Dinlendim, ama ayağa kalkamadım.. Tüfeğim çalışmıyordu, düşmanın eline geçmesin diye tüfeğimi taşa vurarak parçaladım… Bombaları da hazırda tuttum bir şey olunca birini karşı tarafa birini ortaya atacağım… Hem onlar gitsin hem ben..

Gerilla ile aynı eğitimi alıyorsun bu konuda, karşıya esir düşmemek için her şeyi yaparsın. Onların ki mantıklı ama, yakalanınca işe yarar bilgi vermeyince hemen öldürülüyordu bile gerillalar.. Ben yanımda öldürülmüş gerillanın parçalandığını da gördüm… Bunların birinde gerilla cesedi parçalanıyordu, bunu görünce dayanamamıştım. Koştum geri kustum, savaş ezberden olmuyor, vatan millet sakarya demekle bunları görmek başka şeyler. Ben gidip kusunca uzman çavuş gelip bana ‘sen erkek misin, sen Türk müsün, neden kustun’ diye çıkıştı.. Cesede işkence etmenin nedeni ise insanları savaşa motive etmek. Gerilla ne olursa olsun, itirafçı değilse askerin elinden sağ çıkamazdı..

"BİZE YEMEK VEREN KÖYÜ YAKMAYA GİTTİK"

Gabar’da bir köy yakma olayına tanık oldum. Bize verilen yemek yeterli değildi.. Birkaç tane koruculuğu kabul etmeyen ve köyünü de terk etmeyen yerler vardı.. Bu tip köyler her türlü şiddetin hedefiydi. Amaç köylerin boşaltılmasını sağlamaktı. Askerde yeterli yiyecek almadığımız için köye gitme kararı aldık birkaç kişi. Gittik, bir yandan da korkuyoruz, diğer askerler bunu bilse devrecilikten dolayı bize eziyet çektirebilir. Ama o kadar yürüyoruz, yemek yetmiyor, köyde de bal var, badem var.. Geldik, baktık bir ihtiyar amca bekliyor, parasıyla badem ve bal almak istediğimizi söyledik amcaya.. Adam, tamam veririm ama bizden olsun, parayı almayız dedi.. O kadar eziyet görmüş askerden hala bunu diyor.. Bunu korkudan demiyor, adam korkuyu filan aşmış her gün eziyet görüyor zaten, ona rağmen bizden para almayacağını söyledi. Olmaz deyip illa parayı uzattık.. O da tamam ama o zaman bir çorap verecem size diye örme bir çorap verdi bize..

"BU YAPTIĞIMIZ NE?"

O akşam askeriyede toplantı oldu. O köy için karar alınmış, neler neler yapılmış, insanlar gitmemiş köyden. Dediler ki yarın bu köyü boşaltacağız, bunlar teröristlere yardım ediyor. O gün bal ve badem aldığımız ve bize çorap hediye edilen köy. Mantıklı düşününce etrafı komple sarılı bir köy, kimseye yardım edemezler zaten… Ertesi gün köye gittik, az çok hukuksal bir şey bekliyorsun, filmlerdeki gibi… ‘Sizden rica etsem köyü boşaltır mısınız’ demek gibi, Mahsun Kırmızıgül’ün filmindeki gibi. Bir baktık pat küt sesler geliyor, önceki tim içeri girmiş insanları tekme tokat dövüyor, eşyalarını kırıyorlar. Ben dedim ki dünkü ihtiyar adamı bulup koruyayım.. Yirmi senelik ırkçılığıma rağmen adama bakıyorum orada.. Baktım adam yok, evi ateşe verilmiş, bize verdiği çorap gibi bir çorap daha vardı evinde asılı, o da alevler içinde.. İnsanlar ağlıyor, bağırıyor, dayak altındalar… Ben orada bunları gördüm, insanların dövüle dövüle çıkartıldığını da gördüm.. Orada bu işi yapanlar yaptıklarının ne kadar kötü olduğunu biliyorlar. O yüzden her akşam insanları toplayıp biz bunları yaptık çünkü bu insanlar şöyle kötü, böyle yaptılar deyip duruyorlar. Çünkü orada tereddüte düşüyorsun, ‘bu yaptığımız ne’ diye..

“ÜLKÜCÜLER KAHRAMANIMDI”

Ben Samsun Bafra’da büyüdüm, bir sürü solcu, devrimci vuran abiler bizim kahramanımızdı, biz hayrandık onlara. Yaşar abi vardı ülkücü, hayranıydık. Polisle de çatışıyorlardı… Bir kere onların çatışmasının arasına girdim çocukken beni çıkardı oradan.. Benim kahramanım olmuştu. Bu abileri mahalleyi savunuyor diye görüp hayrandık hepimiz. Ne bilelim solcuları öldürüp, ardından gelen polislerle de çatışıyorlar. O anlayışla ben okulda, camide, her yerde onları aradım. Camilerde sürekli Kürtlere küfür ediliyordu, okulda ırkçı hocalarımız vardı. Ve biz göğsümüzü gererdik..

En son yaralanma anında kalmıştık, sonra ne oldu..

Dinlendim, biraz kendime geldim, buradan çıkamazsam gerilla beni bulup öldürür, ben buradan çıkayım ve bizimkileri bekleyeyim dedim.. Dereyi bile sürüne sürüne geçtim, yürüyemiyordum… Dere yatağının kenarında bir ev vardı. ‘Buraya gireyim’ dedim, orada dinlendim, boşaltılmış bir köy eviydi. Hiçbir şeylerini alamadan gitmişlerdir onu biliyorum, üstüme elbise bulayım diye girdim.. Yağmur yağıyordu… İçerideyken kapı sesi duydum. Ben hemen bombaları elime aldım. Daha hiç canlı gerilla görmemişim. Benim gözler büyüdü, el bombalarını hazırladım. Kapı yavaşça açıldı. Baktım kedi. Dedim ki ben çıkayım buradan bu böyle olmayacak. Oradan çıkıp mağara gibi küçük bir yer buldum, birinci gün öyle bitti, ikinci gün akşam hava kararırken kan kaybından bayılmışım..

Gerillalar da orada yemek yiyecekmiş. Bir kadın gerilla ateş için çalı çırpı toplarken beni baygın olarak buluyor. Künyemi de görüyor boynumda, asker olduğumu anlıyor. Aşağıya seslenmeden önce beni uyandırdı sonra aşağı seslendi. Aslında yapmaması lazım, üzerimde bombalar var, önce onları alması lazımdı. Uyandım baktım kadın, burada ne işi var, üzerimde de bombalar filan var.. Elimi kaldırayım dedim kalkmıyor… Aşağıdan diğer gerillalar koşup gelip üzerimdeki bombaları aldılar.. Kendimde olsaydım, kolumu kaldırabilseydim patlatacaktım bombaları..

“TEDAVİ KABUL ETMEDİM, YEMEKLERİNİ YEMEDİM”

Beni alanlar üç takım gerilla idi, yaklaşık 60 kişilik bir guruptu. Irak sınırına yakın bir bölgede. Aşağı indirdiler beni.. Tedavi önerdiler ama ben kabul etmedim. Yemek ister misin dediler, kabul etmedim yemeklerini yemeyi. Birliğin doktoru geldi, pansumana izin vermedim yaralarıma.. Onlar benim savaş esiri olduğumu uluslararası sözleşmelere uygun davranacaklarını söylediler.. O arada ben bayılmışım, fırsat bu fırsat hemen pansuman yapıp kan durdurucu iğnelerden yapmışlar.. Kendime gelince dedim ki bunlar benden işkence ile bilgi almaya çalışacaklar. Hiç iyi bir şey beklemiyordum onlardan. Çünkü sen hiçbir hukuka uygun davranmamışsın, karşı taraftan da aynısını bekliyorsun. Dedim bunlar beni parça parça yapacaklar kesin..

Benden bir ay önce asteğmen alınmış rehin, bir de ben olunca iki kişi olduk.. Önceden alınanları da devlet sonra pişman etmek için her şeyi yapmış. Astsubay’a mesela yapmadıklarını bırakmamışlar. Yener Soylu, sonra kitap yazdı hatta, o da çoluk çocuğunu alıp Avrupa’ya yerleşmiş.

Bir süre sonra röportaja gelenler oldu oraya, mesela annelere çağrı yapıyorum, içiniz rahat olsun diye, orayı kesiyorlar. Benimle o zaman röportaj yapanlar çoğunu eksik verdiler.

‘KÜRTLERİ DÖVERDİK, NE OLDU SANA?’

‘Terörle mücadele’ etmeye giden bir komando iken, yakında Yannis Vasilis olacaksın, bu süreç nasıl gelişti?

Valla ben bile şaşırdım buna. Bana otuz sene önce ileride Rum olacağımı söyleseler, küfrederdim onlara. Bizim Samsun Bafra’da Kürtler en ağır, en kötü işleri yaparlar ve bizde ırkçılık çok fazladır. Birçok kez gençken Kürt gençlerini dövdüğümüz oldu.. Ben bu süreci yaşadıktan sonra bana bir arkadaşım, ‘ya biz seninle Kürtleri döverdik, ne oldu sana?’ dedi.. Ben dedim o zaman çocuktuk, ne yaptığımızı bilmiyorduk.. Böyle bir düşünceden bu hale geldim.

Bende bu çelişkileri başlatan şey şu… Yirmi senelik bir ezber varken, iki buçuk aylık bir savaş sürecinde o yirmi sene ile hesaplaştım. İnsanlara savaş suçu olacak şekilde kötü davranmayı, köy yakmaları veri olarak aldım. Ama bunları sonuçlandıramıyordum. Sonra gerillanın eline düştüm. Onların dediklerini de oyun ve propaganda olarak algıladım önce. Bana oyun oynuyor bunlar diye düşündüm. Gerillada sorumlu biri konuşup duruyordu. Ben hiç dinlemiyordum, teröristi ne dinleyeceğim, kaçabilir miyim ona bakıyorum.

Bir yandan da halı içinde bir ceset var orada ateşin yanında. Ona bakıyorum… Ölmüş bir gerillayı kendi şehitliklerine gömüyorlar. İki günlük yol boyunca o gerilla cenazesiyle Güney’e indim. Bir katırda yaralı olan ben, diğer katırda gerilla cenazesi, iki gün boyunca gittik.

Oyun oynayabilirsin ama bunu nasıl devam ettirirsin.. Bana ne zaman işkence yapacaklar diye bekledim günlerce… Yanımda ölmüş arkadaşları var ve bana nefretle yaklaşmıyorlardı. O yol, Güney’e geçene kadar gördüğüm davranışlar, beni dönüştürdü.

Oradayken İsmail Beşikçi’nin bir kitabını okumuştum, ‘Bilim Yöntemi’ diye, o da etkiledi beni. Onun dışında diğer kitaplar beni etkilemedi, onlar hikaye idi.. Beni etkileyen asıl şey bana davranışları ve kendi aralarındaki sosyal ilişkileri idi. Bizim kendi aramızda seksen tane ayak oyunumuz var. Bi bakıyorsun orda kimse kimseye dalavere yapmıyor, küfür etmiyor, arkasından konuşmuyor. Ben orayı darmadağın, şimdiki IŞİD gibi bir güruh olarak görüyordum.

Dönüşüm sürecin ne kadar sürdü?

Sekiz ay… Sence sekiz ay uzun mu?… Yirmi sene işte sekiz ayda değişti, yirmi senenin yanında sekiz ay nedir ki… Sekiz ay sonra sistemin dışına çıkmıştım. Haftanin kampında bir tane daha esir askerle birlikteydik…

İyiyim diyorsun, köy yakıyorsun, işkence yapıyorsun, ölüsünü de parçalıyorsun. Adama kötü diyorsun, adam seni alıyor iyi davranıyor.

Askerleri esir alınca direk Kızılhaç’a bildiriyorlar. Kızılay’a bildiremiyorlar çünkü adamların umurunda değil.. Kızılay devletin kurumu değil aslında, bağımsızdır, sivildir, Kızılhaç’tan alır yönetmeliğini. Yedinci maddesi esirlerle temasa geçmekle ilgilidir. Onu oradan kurtarıp isterse kendi ülkesine, istemezse başka bir ülkeye iletmesi ile ilgili yükümlüdür. Ama bizdeki devletin kurumu gibi davranıyor.. Birinci haftada Kızılhaç’ı çağırdılar gelip benim sağlık durumuma baktılar, bana kağıt verip ayrıntılı bir şekilde durumumu iletmemi sağladılar. Seni kim yaraladı, alındıktan sonra sana nasıl davranıldı vs.

2 sene 3 ay orada kaldım ben.. Artık böyle devam edemeyeceğimi anladım. Bu zengin coğrafya tek tipleştirilmeye çalışılmış ama bunun olamayacağını gördüm orada.

Zaman zaman ailelerimize mektup yazabiliyor, telefon edebiliyorduk. Esirliğimin üçüncü ayında babamı aradım.. Böyle böyle dedim, annem inanmadı, sonra bayılmış, babam aldı telefonu, ona böyle bir durum var diye anlattım. İnsan hakları şubesine gidin, askerlik şubesine gidin ve benim durumumu sorun dedim.. Ben önceden arayıp anne ben dağa çatışmaya gidiyorum, altı yedi ay haber alamazsın merak etme demiştim, o yüzden onlar da hiç sormamış.. Devlet de hiçbir şey söylemiyor aileme.

Devlet PKK’yi iyi tanıyor. Onlara esir alınan kişilerin mutlaka dönüşeceğini biliyor, ben hiç olumsuz döneni görmedim.

Askerlik şubesi bilgi veremeyeceğini söylüyor, babam sonra Türk mafyasına gidiyor, onlar da Kürt mafyasına gidip beni kurtarırlar diye düşünüyorlar. Emekli de olmuş yeni, onlara para yediriyorlar. Amcamın Ankara’da genel kurmayda tanıdığı subay var, onunla konuşmaya gidiyorlar. Başka bir adam geliyor onun yerine, babam ‘bize hiç bilgi verilmiyor, oğlumun savaşa gittiğini bile kabul etmiyorsunuz’ diyor. Adam ‘amca biz sizi biliyoruz, Rum’sunuz zaten, PKK’li Rumlar deriz, bunu söylersek siz kötü duruma düşersiniz, bu işi kurcalamayın’ diyor..

Baban ne hissediyor?

Bi şey diyemiyor… Onlar dönme olduklarını biliyorlar ama artık Türk hissediyorlar, kendilerini Türk gördükleri için devletin de öyle göreceğini zannediyorlar ama işte devlet unutmuyor.

Bana da gazeteciler söyledi, Namık Durukan filan gelip gidiyordu sürekli… Biz onlara mektup veriyorduk, onu götürüp ailemden haberleri getiriyorlardı.. Bu haberi sekiz veya dokuzuncu ayda aldım, yani Rum kökenli olduğumun aileme söylendiğini, bu işi kurcalamayın dendiğini. Gazeteciler ailemle röportaj yaparken öğrenmiş, bana aktardılar.

Türklük için savaşırken Rum olduğunu öğrendin. Nasıl bir duyguydu?

Artık kafam değişmişti, bu da bana denilenin doğrulanması oldu. Asker ne derse yalan çıktı, diğer taraf ne derse hayat onları doğrulattı. Ben bunları okuyarak değil, edimlerimle, devletin yaptıklarıyla, gerillanın yaşam biçimiyle öğrendim..

Peki bu kafa ile neden döndün Türkiye’ye, senin canın bunlardan sonra tehlikede değil miydi?

Barışa katkım olsun dedim. Bırakılınca bir minibüs bir Mercedes’le yola çıktık, ben Mercedes’teyim, diğer dolmuşta askerler var, kollarıma siviller girdi. İstihbarata götürüp harita üzerinde bilgi istediler, ‘her şeyi biliyorsunuz ne soruyorsunuz’ diye bilgi vermedim. Sonra Diyarbakır DGM’ye çıkardılar.. Hakim dedi ki ‘ben de Karadenizliyim, anlat bakalım İbrahim ne oldu sana?’ Ben tam başladım ‘bu süreçte…’ diye, hakim bağırmaya başladı, ‘vatan haini, ne biçim Karadenizlisin, PKK’lı ağzıyla konuşuyorsun’ diye… “Süreç lafını PKK’lılar kullanır. ‘PeKeKe diye teröristler kullanır” dedi. Sürekli hakaret, küfür… Ben de mahkemeye hiç hiyerarşik yaklaşmayıp her dediğini bildiğim gibi açıkça cevapladım. Adam astsubayı çağırdı, ‘hemen bunu alın, içeride iyi bakın buna’ dedi… Ben tabii bunun mesaj olduğunu anlamadım o zaman..

İçeri girer girmez üzerime atladılar, vurmaya başladılar.. Beni örgüt propagandası yapmaktan ve askeri firardan tutukladılar. Hakkımda bir sürü ifade tutmuşlar, kaçtığımı iddia ediyorlar. Halbuki ben vurulmuşum, onları beklemişim… İkinci gün gerillanın eline düştüğümü Kızılhaç belgelerinden biliyorlar. Yedi gün birlikten ayrı kalmalısın ki firar olsun, sonra düştü tabii, bunu hukuki olarak ispatlayamadılar.

Hapiste 3,5 ay boyunca dayak yemekten göğüs kafesim incindi, suçlamayı örgüt propagandasından örgüt üyeliğine dönüştürdüler. Tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildim. Bu mahkeme 2013’e kadar devam etti ve beraat aldım. Bu arada ben gittikçe netleştim. Devletin saldırıları ile bu sistemin nasıl olduğunu kendi yaşamımda öğrendim.

İADE-İ KİMLİK ZAMANI

Peki Yannis Vasilis olma kararını nasıl aldın?

İsmimi değiştirme istemim kardeş ve komşu halka, Türk halkına düşmanlık değil. Bu tamamen kendi hakkımı almak, iade-i kimlik amaçlıdır.

Bunun için mahkemeye başvurdum. Bunu da parayla yapıyoruz. İsim düzeltme mahkemesi. Benim normalde bunu yapmadan değiştirebilmem lazım. Bu evrensel bir hak, bunu kısıtlayamazsın. Ama bizim gibi ülkelerde Türki kimliğin dışında bir isim almak isteyince sana özel zorluk çıkarıyorlar. Normalde kimseyi şahit göstermeden bana bu hakkı vermeleri lazım… Benden iki şahit istiyorlar. Benim Rum kökenli olduğumu bilen dostlarım bu şahitliği yapmayı kabul ettiler..

Nüfus kütüğünü araştırmaya kalktığında da engellemeler getiriliyor. Geçmişimi araştırmak isterken devletin bunu kolaylaştırması gerekiyor ama en fazla iki kuşak ötesine gidebiliyorsun… Sen, baban ve deden. O zaman ben de babamı götürdüm ve onun babası ve dedesine kadar uzanabildik.

Dedemin babasının ismi Konstantin imiş.. Bafra’nın Asar mahallesinin köyleri var. Yayla mahallesinde devletin saldırarak oradaki Rum halkını öldürdüğü devletin arşivinde de var. Dedemin babası Konstantin orada öldürülüyor ve henüz 3 yaşındaki dedemi de Rum yetimhanesi yerine bir aileye veriyorlar. Bunların benzeri Dersim ve Ermeni katliamlarında da yapılıyor, yetim çocukları çeşitli ailelere veriyorlar. 1908’de daha sonra dedem olacak olan bu çocuğu alan aile ona Mehmet ismini veriyor. Kendi soyadlarını vermiyorlar nedense, geldiği yerin mahallesinden kaynaklı soy ismini Yaylalı yapıyorlar.

Mehmet deden belki de hiç bilmiyor Rum olduğunu.. Baban peki?

Onlara halam söylüyor.. Amcam mesela bize yalanlar uydururdu, büyük dedemiz savaşa gitmiş, kurtuluş savaşına falan filan…

Babanın adı ne?

Yavuz… Hep katil isimleri vermişler..

Peki neden Yannis Vasilis adını almak istiyorsun, özel bir sebebi var mı isim seçimi olarak?

Yannis’i telaffuz olarak seviyorum. Vasilis ise Karadeniz Rumlarında etkili, oradaki Rumların saldırılara karşı kendini savunması için ilk partizan örgütlenmeleri yapan kişi.. Aslında ‘Vasilis’ Kral demek, köken olarak karşısındayım tabii bunun. Ama bu ismi taşıyan kişinin değerleri için seçtim bu ismi..

Bana İbrahim de diyebilirler, Yannis de diyebilirler. Benim derdim, böyle bir sürü insan var, ama korkularından dolayı açığa çıkmak istemiyorlar. Onlara cesaret vermek istiyorum. Ben insanlar milliyetçilik yapsın demiyorum ama insanlar değerlerine ve kimliklerine sahip çıksınlar. Türk halkına yapılanlar da adil değil. Sürekli ezen ulus psikolojisini sabit tutmaya çalışıyorlar. Herkes kendi kültürüne sahip çıkarsa o zaman belki bu sistemin dayattığı tek tip kimliği aşabiliriz. Benim derdim bu.

Şimdi Roboski’ye yerleştin ve oradan barış mücadelesi yürütmeye çalışıyorsun. Peki Yannis Vasilis yerine İbrahim Yaylalı’nın Roboski’de olması daha iyi olmaz mıydı? Zaten Rumları baş düşman olarak göstermeye çalışıyorlar, “Yannis Vasilis Roboski’yi karıştırmak için oraya yerleşti” demesinler?

Roboski’yi geçerken sekiz bölge var, ben İbrahimken de oradan zorla geçiyorum zaten, Yannis iken nasıl olacak tavırları ben de merak ediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınız için teşekkür ediyorum