25 Haziran 2020 Perşembe

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NDE HERŞEY IRKÇILIK ÜZERİNE KURULUDUR : SOYADI KANUNUNDAKİ IRKÇILIK


Yannis Vasilis Yaylalı I Pontos Aktivist


Türkiye'de hükümet cephesi bir konuşmaya başlayınca sanırsınız ki özgürlükler Avrupa'dan bile ileri durumdadır.Oysa gerçekler bu söylenenden 180 derece farklılık arz eder. Önümüzdeki 2 temmuz günü 2525 sayılı soyadı kanunununun 86.yıl dönümü olacak . 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen soyadı kanunu, 2 Temmuz 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve 2 Ocak 1935 yılında yürürlüğe girmiştir.Elbette bir çok başka kanun da olduğu gibi bu kanun da 'Türklük' ayrımcılığı üzerinden yükseliyor.Bu makale de ele alacağımız şey de soyadı kanununun ayrımcılığı ırkçılığa kadar vardıran 3.maddesi olacak, bu madde "Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz." hükmünü içeriyor.
Türkiye'de bu kanunu yapanlar her ne kadar istemese de hala bu ülke'de Müslüman ve Türklerin dışında vatandaşlık bağlarıyla bu ülkeye bağlı farklı inançlara ve farklı halklardan olan insanlar yaşamaya devam ediyor. O zaman bizler de hala burada yaşamaya devam ettiğimize göre Anayasa'nın eşitlik maddesini düzenleyen kanuna muamele görmek ana sütü kadar hakkımız olması gerekiyor. Hükümet yetkilileri ve onlara yakın yazar-çizerlerin her fırsatta savunduğu gibi yasalar, kanunlar ve özgürlükler acaba gerçekten Avrupa'dan ileride mi ? Bu soruya sadece soyadı kanunu üzerinden cevap arayacağız. 
Eğer bu konulara duyarlıysanız 2009 yılında Mardin'de yaşayan Süryani Favlus Ay'ın ad ve soyadı değişikliği istemiyle açtığı davayı bilirsiniz ya da duymuşsunuzdur. Açıkca ifade etmek gerekirse bende bir ihtiyaçtan dolayı araştırıken karşılaştığım davalardan biridir. Beni takip edenler bilirler ama takip etmeyenler için kendimle ilgili bir küçük hatırlatma yapıp,bu makaleyle ilgimi de açıkladıktan sonra Mardin'li Süryani Favlus Ay'ın soyadı değişikliği davasını ve kanunların nasıl Türklük üzerine inşaa edildiğini, Türk olmayanlara karşı nasıl iki çifte standart uygulandığını bir nebze de olsa sizlerle paylaşmak istiyorum. Ben Karadeniz'li azılı bir faşist gençken,90'lı yılların ortasında askerlik çağının gelmesiyle başka seçeneği varken kendi isteğiyle komando askeri olarak Kürtlere karşı savaşmak için Kürt illerine gelen birisiyim.Şırnak'ta bir çok bölge de Kürtlere karşı verilen savaşın parçası oldum. Cudi,Gabar ve Kelle Mehmet gibi Türkiye'nin Güney Kürdistan'a sınır bölgesi olan dağlarda Kürtlere karşı savaştım.Bilerek PKK demiyorum, çünkü Türkiye devleti PKK'yi sadece Kürtlere karşı başlattığı savaşa bahane olarak kullanıyordu.O dönemi uzun uzun anlatmayacağım, araştırmak isteyenler için daha önce bir çok kez bu konu üzerine yazdığım için googleden taratma yaparlarsa rahatlıkla bulabilirler. Neyse savaşların birçok sonuçları vardır ,ya vurursunuz,ya vurulursunuz, ya ölürsünüz,ya sağ sağlim eve dönersiniz ya da benim de hiç düşünmediğim gibi savaş esiri olarak savaştığınız gücün eline düşersiniz. Yine uzatmadan devam etmem gerekirse ,kim derdi ki düşmanın eline esir düşmüşken özgürleşeceksin, buna asla mı ,asla inanmazdım. Önce ilk sekizinci ayımda Kürt halk gerçekliğini görme fırsatı yakaladım.Bu yüzleşme bana kendi halk gerçekliğimi de beraberinde getirdi. Kürt dağlarına Karadenizli azılı bir faşist olarak gelmiş,yüzleşme sonrasında ise Pontoslu antimilitarist bir aktivist haline dönüşmüştüm.Yüzleşmenin doğal sonucu olarak kendi değerlerime ait isim iadesi için harekete geçme kararı aldım. İşte şimdi ele alacağım Mardinli Süryani Favlus Ay dosyası ile o süreçte tanıştım.
Mardin'li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını 'Paulus Bartuma' olarak değiştirmek için 2009 yılında Midyat Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yapmıştı.Davayı kabul eden Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi , Soyadı Kanunu’ndaki “… yabancı ırk ve millet isimleriyle…” ibaresinin anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.Anayasa mahkemesinin nasıl bir karar vereceği ise hepimiz açısından merak konusu olmuştu. Verdiği kararla acaba statükoyu mu tekrar edecek,yoksa böyle bir kanuna karşı özgürlükçü bir karar mı verecekti. Çok da uzun beklemeden Anayasa Mahkemesi 2011 Temmuz'unda kararını açıkladı. Mahkeme özgürlüklerin önünü açmak yerine statükoyu korumak adına bir tekrarı yineleyerek, 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun 'yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı' olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddetti.
Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararında  ise "Soyadının, bir kimsenin kimliğini belirleme işlevi yanında ailesini ve soyunu belirleme, kişiyi başka ailelerin bireylerinden ayırt etme ya da kişinin hangi kökene, topluluğa veya ulusa ait olduğunu belirleme işlevi de bulunmaktadır. Bu işlevleri nedeniyle yasa koyucu (...), ulusal birliğin sağlanması, dil ve dil kimliğinin korunması gibi sebeplerle soyadı kullanımını yasal düzenlemelerle kural altına almaktadır (...) Kural, yeni alınacak soyadını yabancı ırk ve millet ismi olarak almak isteyen herkese ayrım gözetmeksizin uygulanmaktadır." 'Gerekçenin devamında ayrıca AHİM'in de soyadı kullanımıyla ilgili başvuruları AHİS'in 8. maddesinde yer alan “özel hayatın ve aile hayatının korunması” ilkesi kapsamında incelediği ve aldığı kararlar da “nüfusun eksiksiz olarak kaydedilmesi, kişisel kimlik saptaması veya belli bir ismi taşıyanların belli bir aile ile bağlantılarının kurulabilmesi gibi kamu yararının gerekleri uyarınca soyadı değiştirme imkanına yasal sınırlamalar getirilebileceği, ulusal yasa koyucunun bu sınırlamaları da kendi devletiyle ilgili tarihi ve siyasal yapısına bağlı kalarak seçmesinde takdir hakkının bulunduğunu” belirttiği hatırlatıldı.
Bu kararı gördüğümüzde bir kere daha beklentilerimiz karşılıksız çıkmıştı, neresinden tutsanız elinizde kalacak bir kanun ve karar ile karşı karşıyaydık. Bu aslında yıllarca siyaset alanının tartışma konusu olan 'Türk milleti' kavramını da ele alan bir karardı.Karara muhalefet eden Anayasa Mahkemesi başkan vekili olan Osman Paksüt'ün aşağıda daha da ayrıntılı paylaşacağım itiraz gerekçesinin girişinde 'Türk milleti' kavramının ırkçılığa dayanmadığını “Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ şeklindeki veciz sözünün anlamı Türk milleti kavramının Türk ırkı ile eş anlamlı olmadığıdır”  sözleriyle ifade etse de Anayasa Mahkemesi'nin kararına baktığımızda.ayrıca 2525 sayılı soyadı kanunun 3.maddesinde ki "yabancı ırk ve millet isimleriyle soyadı alınamaz" hükmüne baktığımızda biz o dediği şeyi göremiyoruz. Eğer başkanvekili Paksüt'ün dediği gibi bir durum söz konusu olsaydı zaten bunca hukuk savaşını vermemize gerek de olmazdı. Aslında başkanvekili Paksüt yaptığı açıklamanın devamında ''Dünyada ırkçılık uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış ve insan haklarına dayalı çağdaş ülkelerin hepsinde yasaklanmıştır. Bu nedenle çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesi olanaklı değildir.'' diyerek kanundaki ırkçı yaklaşımı da itiraf etmiş oluyor. Söz konusu Müslüman ve Türk olmayan unsurlar olunca burada olduğu gibi ırkçılık her yerde karşımıza çıkıyor. Dediğim gibi kafamızdaki şeyler ile işleyişte olan şeyler arasında tam 180 derece farklılık olduğunu bu söylem ve uygulayışta da olduğunu açıkca görüyoruz. Konuşan kişiler siyasetçi de değil birinci derecede yer alan en üst mahkeme yetkilileri ama buna rağmen Anayasa Mahkemesi var olan kanunla “milli birlik ve bütünlüğün sağlanmasının amaçlandığına” dikkat çekerek kanunu “hukuka uygun” buldu. Daha anlayacağımız dille ifade edersek hakkını aradığı için yine bölücü durumuna düşen Favlus Ay oldu. Yüksek Mahkeme Anayasa'da yer alan eşitlik ilkesi ile ilgili öyle bir okuma yaptı kı bu ülkeye vatandaşlik bağlarıyla bağlı olan ama Türk ve Müslüman olmayan kişilerin kendi inancına,kendi kültürüne,kendi halkına ait soyadı değişikliği istemi Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırılık içerir dedi.Hükümet çevresinin değişiyle özgürlükler ülkesinde  Bir kere daha yasalardaki ırkçılık böylece tescillenmiş oldu.
Anayasa Mahkemesi'nde 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddedilmişti. Anayasa Mahkemesi'nin 9 üyesinin aldığı ret kararına Başkan Haşim Kılıç ve 7 üye farklı gerekçelerle katılmadı.Şimdi Anayasa Mahkemesi başkanı ve başkanvekili Osman Paksüt'in itiraz gerekçelerini de sizlerle paylaşmak isterim ki söylediklerimizin subjektif bir  yorum olmadığını , neyle karşı karşıya olduğumuz objektif şekilde daha açıkca görünür.Anayasa mahkemesinin kararına mufalefet ederek karşı oy kullanan Anayasa Mahkemesi'nin de  başkanı olan Haşim Kılıç karşı oy gerekçesinde "1934 yılında anlaşılabilir olan bu kural, günümüzde bütünleştirici ve birleştirici olmak bir yana, vatandaşların bir kısmında, özellikle çoğunluğu oluşturanlardan farklı etnik ve/veya dini kimliğe sahip olanlar arasında haklı olarak ayrımcılığa uğradıkları kanısını doğurmakta. Bu da milli birlik ve beraberliğe zarar vermektedir. Kişinin kendisini ve kimliğini biçimlendiren soyadına müdahalenin kendisi, ayrımcılığa neden olan bir hak ihlalinin türevi olarak değil, başlı başına bir insan hakları ihlali olarak nitelendirilebilir. Bireyin yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir öğesi olan soyadını özgürce seçebilmesi kendisine tanınmış temel bir kişilik hakkı olup, soyadları onu taşıyanların kişiliğinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır" dedi .
Karşı oy gerekçesinde Dünya'da ırkçılığın uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış olduğunu söyleyen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesinin olanaklı olmadığını söyleyen Anayasa mahkemesi başkanvekili Osman Paksüt, açıklamalarına şu şekilde devam etti “Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ şeklindeki veciz sözünün anlamı Türk milleti kavramının Türk ırkı ile eş anlamlı olmadığıdır” ifadesini kullandı.Paksüt, “Esasen, soyadının resmi dil olan Türkçe'de ve Türk alfabesiyle yazılabilir, okunabilir ve anlaşılabilir olması dışında, soyadının kamu düzenini ilgilendiren bir yönü bulunmamaktadır. Dünyada ırkçılık uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış ve insan haklarına dayalı çağdaş ülkelerin hepsinde yasaklanmıştır. Bu nedenle çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesi olanaklı değildir. Soyadı Kanunu’nun kabulü sırasında toplumsal bütünlüğü sağlama kaygısıyla ve o gün dahi amacını aşan şekilde yasalaştığı anlaşılan kuralın mevzuatımızdan temizlenmesi için iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmıyorum.”
Anayasa Mahkemesi aslında bu kararıyla Türkler hariç diğer yurttaşlarının varlığını da 'milli birlik'e aykırı olacağı gerekçesiyle kabul etmemiş ve bu kararla 86 yıllık inkar da devam etmiş oldu . Karara muhalefet eden yargıçların dışında da bir çok tepkiler vardı. Midyat Süryani Kültür Derneği Başkanı Yuhanna Aktaş'ta tepki gösterenler arasındaydı. Yasaların kendilerini ötekileştirdiğini söyleyen Aktaş  "Bu bir insan hakkı ihlalidir. Yıllardır sürdürdüğü üvey evlat muamelesinin bir tezahürüdür. Aynı zamanda asimilasyoncu, ötekileştirici, çağdışı ve yasakçı bir zihniyet olarak görüyoruz. Mevcut yasaların bu ülkede yaşayan sadece Türk ve Müslüman olanlar için var olduğunu bir daha ortaya çıkmıştır. Bu yasaların çağımıza uymadığını ve bir an evvel değişmesi gerektiğine inanıyoruz." dedi.
Yukarıda soyadı kanununun ilgili 3. maddesinin değişimi ya da iptali nedeniyle ilgili Anayasa mahkemesinin aldığı karar da karara karşı olan hakimlerin tutumu da bir kere daha bize gösteriyor ki bu ülkede ırkçılık yasalar ile koruma altında,bu karar korkunç bir karar mı , evet korkunç ve kabul edilecek bir karar değil. Peki bu kadar korkunç olan bu karar bizi korkutmalı mı ve kararı kabul edip sessizce oturmalı mıyız ? Karar bir gerçekliği ifade etse de ucu ucuna çıkabilmiştir. Bu da bize temel haklar ile ilgili verdiğimiz mücadelemize bırakmak bir yana dört kolla sarılmamızı gerektirir. Bu ırkçı soyadı kanunu önce biz müslüman olmayan halklar ve inançları mağdur etsede, Türk olmayan müslüman halkları da mağdur etmiştir. Bu halkların başındada bugün yine soykırım operasyonlarına maruz kalan Kürt halkı gelir. Bu ülkede yaşayan Halklar ve inançlar kendilerini yok sayan başta soyadı kanunu'nun 3.maddesi olmak olmak üzere tüm ayrımcı yasaların ortadan kaldırılıncaya kadar birlikte mücadele etmeyi sürdürmelidir.
Ben de yüzleşmemi tamamladıktan sonra kendi inancıma,kendi halkıma ait isim ve soyisim değişikliği için ne yapabilirim dediğimde karşıma çıkan bu karar mücadeleye inancımı törpüleyeceğine tam tersi bir etki yaptı.Ben de gittim bu sistem adına başka halklara (bugün ki aklım olsa asla yapmazdım) karşı savaştım ve benim gibi bir çok Türk olmayan vatandaşlar da benzer şeyi yaptılar,vergilerimizi onlar gibi ödedik, bu ilkenin vatandaşı olmaktan kaynaklı  üzerimize yüklenen her şeyi fazlasıyla yapmışken kendi halkımıza ve inancımıza ait olan ismimizin ve soy ismimizi taşıdığımızda bu ülkenin milli birlik ve bütünlüğüne zarar vereceğimizi iddiası sadece be sadece deli saçmalığı olarak görürüm. Anayasal eşitlikten bahsediliyorsa Türklerin ismi ve soy ismi bu bölmüyor ve bütünlüyorsa aynı hak bizim için de geçerlidir. Anayasal eşitliği Türklük üzerinden okumaya çalışırsanız bunun dışında kalan her alan bölücü ve yıkıcı olarak karşınıza çıkar ama tam da Anayasa mahkemesi başkanının itiraz yazısında olduğu gibi asıl bölücü olan bu okuma tarzıdır. Zaten bugün yaşanan sıkıntının kaynağı bu tarz güvenlikçi ve ırkçı okumalar oluşturmaktadır. Bir devlet ya da onun kurumlarının işi bir halkı kayırıpdiğerierini de bölücülüğün, yıkıcılığın kaynağı olarak görmek degildir, tam tersine vatandaşlik bağıile kendisine başlanmış olan vatandaşlarına  hiç ayrım gütmeden eşit şekilde bakıp, ona göre hareket etmesi gerekmektedir.

Hani derler ya  tüm bu okumalardan sonra soyadımı değiştirebilmek için kısa, orta ve uzun vadeli planlamalar yaptım. Tam da Kobani'nin İşid çeteleri tarafından kuşatması başlamadan bir kaç ay önce isim değişikliği için Bafra'da mahkemeye başvuru yaptım. Mahkemeye başvurmamın hemen bir kaç ay sonrasında isim değişikliğim kabul edildi.Bu zamana kadar İbrahim Yaylalı olan ismim mahkeme kararıyla Yannis Vasilis Yaylalı olarak değişti. Bu temel hak mücadelemizde ilk adım olmuştu , ikinci adımı atmayı düşündüğüm süreçte çözüm süreci bitirildi ve oldukça bir karmaşanın yaşandığı sürece girdik.O dönemde avukatımla gelecekte yapacağımız hamleler üzerine doneler toplama süreci olarak değerlendirdik. Yukarıda da paylaştığım gibi asıl mesele Anayasa Mahkemesinin dediği gibi sözde 'milli bütünlüğü' tehdit eden soyadı değişikliği için start verecektik. Yaylalı olan soyadımı Helence'de 'Parcharidis' olarak değiştirecektim. Bu işin uzun vadeli süreceğini bildiğimizden biraz daha rahat bir sürecin gelmesini bekledik ama daha rahat bir süreci beklerken darbeler ve karşı darbeler sürecinde kendimizi bulduk.Roboski'de uzunca süredir verdiğimiz adalet mücadelesinden dolayı anında kara listeye alınıp hapishaneye götürülen muhaliflerden oldum.bir süre yatıp çıktıktan sonra tekrar hapishaneye girmem söz konusu olunca ata toprakları olan Yunanistan'a çıkmak durumunda kaldım. Yunanistan'da hayatım biraz normale girince tekrar avukatımla neler yapabiliriz bu konuda konuşmaya başladık. Hapishaneler de söylenen bir söz var, büyük ihtimal ile Nazım Hikmet'e ait olan bir söz, mesele diyor  esir düşmekte değil , asıl mesele teslim olmamakta, yani şu an var olan gücüyle Türkiye Cumhuriyeti devleti halkları ve inançları açık cezaevinde esir gibi tutuyor ve esir muamelesi yapıyor. Bizler teslim olmadığımız sürece asla yenilmeyeceğiz. Eğer dayanışma içerisinde de mücadelemizi sürdürürsek çok da uzak olmayan zamanlar da halkların ve inançların içerisinde tutulduğu açık cezaevlerini yüzlerce ,binlerce çiçeğin bir arada yaşadığı bahçelere çevirebiliriz
........................................



13 Haziran 2020 Cumartesi

SEÇİMLER İÇİN YİNE ,YENİDEN , AYASOFYA PROVAKASYONU MU?


Yannis Vasilis Yaylalı

Anlaşılan o ki hükümet ve taraflı  Cumhurbaşkanı önümüzde zamanda yeni seçimlere hazırlık çalışmasının startını verdi.  Türkiye'de bir süredir inanılmaz şekilde toplumun bir kesimini  provoke edecek çabaları gözlemliyoruz.
Tabi toplumun bir kesiminde infaala sokacak bu karar,  toplumun diğer kesimin de özellikle milliyetçi-muhafazakar kesimde memnuniyet yaratıyor.Özellikle pandemi sürecini de iyi yönetemeyen hükumetin bu kesimden gelecek tepkileri önlemek ve kendilerini tekrar desteklemesi için Kürtlerden başlayarak yeni yönelimlerin devreye sokulduğunu görüyoruz.  

Hükümetin Kürtlere ait belediyelere kayyum atamalarını tekrar başlatması, yine aynı süreçte Kürt mezarlarına saldırıların artması ve ardından Kürtlerin simge isimlerinden Leyla Güven'in de aralarında bulunduğu, CHP'li Berberoğlu'nun da içerisinde dahil edildiği 3 milletvekillerin yargıtay kararlarının kesinleşmesiyle hızlı şekilde kararın TBMM'ye getirilip okutulmasıyla milletvekillkleri düşürüldü ve hepsi TV şovlar eşliğinde tutuklandı. Yine aynı günlerde İstanbul'un Osmanlı tarafından ele geçirilisinin 567.yılı dolayısıyla yeni bir Ayasofya provakasyonuna da start verildi. 

AYASOFYANIN TÜM INSANLIĞA AİT BIR DEGER OLDUĞUNU BELİRTEN YUNANİSTAN DEVLETİ: 'TÜRKİYE'Yİ BIR KEZ DAHA ULUSLARARASI YÜKUMLÜLÜKLERİNE SAYGI GOSTERMEYE ' DAVET ETTİ 

Yunanistan, Konstantinopolis'in Osmanlı tarafından  ele geçirilisinin 567.  yıldönümü dolayısıyla Türkiye devletinin yaptığı kutlamalara Ayasofya'yı  da dahil ederek Kur'an'da yer alan fetih süresinin okunmasıyla ilgili gecikmeden tepki verdi.Yunanistan devleti “Bugün, UNESCO tarafından 1935’ten beri müze olarak işlev gören, dünya mirası alanı olarak korunan ve küresel bir anıt olan Ayasofya’nın içinde Kur’an’dan pasajların okunması, sadece buranın anıt olarak tanımlanması adına kabul edilemez bir girişim değil, aynı zamanda dünyadaki Hristiyanların dini duygularına da bir hakarettir. Bu eylem uluslararası topluma hakarettir ve bir kez daha Türkiye’yi ifşa etmektedir. Türkiye, hem Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesine hem de üyesi olduğu UNESCO’ya saygı göstermekle yükümlüdür. Türkiye’yi bir kez daha uluslararası yükümlülüklerine saygı göstermeye ve iç menfaatleri, Ayasofya kadar önemli bir anıtın çok ayrıcalıklı olan koruyucusu olma rolünün önüne koymayı bırakmaya çağırıyoruz. Ayasofya tüm insanlığa aittir” dedi

Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 24 TV'de gündeme ilişkin açıklamalarda  bulundu . Çavuşoğlu, Yunanistan'ın,Konstantinopolis'in ele geçirilişinin  567. yıl dönümü kapsamında  Ayasofya da 'fetih süresi'nin okunması etkinliğine yaptıgı eleştirileri değerlendirdi. 

Bakan Çavuşoğlu Yunanistan'dan gelen tepkiler üzerine 'hoşgörülü' olduklarını bakın nasıl da anlatıyor. "Ayasofya Yunanistan'a bağlı değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir mülküdür. Yunanistan'ın Ayasofya'da Kur'an-ı Kerim okundu diye sesini çıkarması saçmalık ve haddini aşmaktır".  Pes doğrusu yani böyle hoşgörü Amerika da bile yoktur. Farklı inançlara saygıdan bahset sonra " Ayasofya Yunanistan'a bağlı değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir mülküdür." Hoşgörü deryasına düşmüş olan Turkiye kesiminin bununla yetinmesini beklemek oldukça ayıp, bakın sonra Çavuşoğlu sözlerine nasıl devam ediyor.  "Bu kadar yüzsüzlük nasıl yapılabilir, nasıl açığa vurur inanamıyor insan. Türkiye toprakları içinde ezanın ya da Kur'an-ı Kerim'in nerede ne zaman okunacağını başkası, Yunanistan belirleyemez" diye de açıklamalarını sürdürdü. Sayın Çavuşoğlu'nun  genel yaklaşımına  baktığımızda dışişleri bakanı gibi değil de sanki propaganda bakanı gibi hareket ettiğini görüyoruz.Yapılan durumun bir açıklaması yok ama hadi Kuran'ı okuduğunuz yer 567 yıl önce  ele geçirilmiş bir yer olmasa, Kuran da o kadar barışçıl bölümler varken Fetih suresi okunmasa ve resmi yalanların dışında zaten çökmek üzere olan bir kentte (567 , Konstantinopolis)katliam, yağma ve tecavüzler olmamış olsa belki kısmen anlayış gösterilebilir ve yaptığınız şey üzerine konuşma dahi  yapmazdık,lakin Helenler de derin izler bırakan bir dönemdi.

Yunanistan'a gelince hiddetiniz o kadar çok ki Yunan hükümetinin verdiği barışçıl mesajı ve koruma isteğini dahi duymuyorsunuz, ya da duymak istemiyorsunuz.Ayasofya'nin insanlığa ait bir yer, değer olduğunu belirtiyor ve  ' Türkiye, hem Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesine hem de üyesi olduğu UNESCO’ya saygı göstermekle yükümlüdür. Türkiye’yi bir kez daha uluslararası yükümlülüklerine saygı göstermeye ve iç menfaatleri, Ayasofya kadar önemli bir anıtın çok ayrıcalıklı olan koruyucusu olma rolünün önüne koymayı bırakmaya çağırıyoruz. ' diyor. Yunanistan devletinin  bu söylediklerinde tek hiddetlenecek yer var Ama Çavuşoğlu siyaseten deneyimli biri olarak bu söylenenleri manipüle ediyor ve ondan dikkatleri uzaklaştırmaya çalışıyor. Yunanistan aslında ' iç menfaatleri, Ayasofya kadar önemli bir anıtın çok ayrıcalıklı olan koruyucusu olma rolünün önüne ' koymayın diyor. Bence kızdıkları yer burasi ,onları dedirten şey yaptıkları çirkin oyunun ulusal ya da uluslararası kamuoyunda deşifre olmasındandır.Yoksa Yunanistan devletinin Ayasofya için için yaptığı açıklama oldukça olgun ve anlaşılır tabi onlar başka anlamak istiyor 

TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN AYASOFYA'NIN CAMİİYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ İÇİN 'ÇALIŞMA YAPIN ' TALİMATI VERDİ

Kontantinopolis'in Osmanlı tarafından ele geçirilisinin 567.yılı vesilesiyle Ayasofya ile ilgili tüm  bu süreçleri başlatan Turkiye'nin taraflı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan AK Parti Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısında, son günlerde ibadete açılması tartışılan Ayasofya da gündeme geldi. Erdoğan'ın gerilimi iyice arttıracak bir kararı bu toplantıda şu şekilde "Ayasofya'da namaz da kılınır, Fetih Suresi de okunur. Buna ancak ve ancak aziz milletimiz karar verir" değerlendirmesini yaptığı belirtildi. Edinilen bilgiye göre Erdoğan, Fatih Sultan Mehmet Vakfı'na ait olan ve İstanbul'un fethinin sembolü niteliğindeki Ayasofya'nın 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürüldüğünü anımsattı. Erdoğan, kurmaylarına "Ayasofya için bir çalışma yapın, değerlendirip konuşalım" açıkladı.

Hürriyet'ten Gizem Karakış'ın haberine göre; Erdoğan, "Ayasofya cami olarak turistler tarafından ziyaret edilmeye devam edilebilir. Sultanahmet'te olduğu gibi. Buna milletimiz karar vermeli" değerlendirmesini yaptı. Erdoğan toplantıda ayrıca "Bu konuda çok hassas olun" talimatını da vererek, acele edilmemesini, konunun iyi araştırılmasını istedi. 

ERDOĞAN'IN KURMAYLARI ÇALIŞMALARA DEVAM EDIYOR..

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Sözcüsü Ömer Çelik, AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısı devam ederken, parti genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Yapilan toplantıda Ayasofya'yı  camiileştirmeyle ilgili  de şu açıklamaları yaptı. 
“Türk siyasetinde 1934'ten beri bu konuda pek çok tartışma yapıldı. İnsanlığa ait bu miras, abidevi eser kilise olarak hizmet verdiği dönemlerden sonra cami haline dönüştürüldü ve milletin gözünde muazzam bir yeri bulunuyor. "Hem insanlık için son derece önemlidir hem de Ayasofya Camii olarak her zaman kalplerde, gönüllerde özel bir yere sahiptir. Çeşitli aşamalardan geçti bu süreç, çeşitli siyasi tartışmalar yapıldı.“Kuşkusuz Cumhurbaşkanımızın daha önceki açıklamaları da var; 'biz çalışırız, hangi karara vardığımızı yeri geldiği zaman açıklarız.' Halen o noktada olduğumuzu söyleyebilirim. Bu çalışmalar belli bir karar noktasına vardığı zaman Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından tabi ki açıklanacaktır'

KÜÇÜK ORTAK : “AYASOFYA’DAN ÇAN DEĞİL EZAN SESİ YÜKSELECEK

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, gündemle ilgili yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamaları arasında Ayasofya da vardı.Küçük ortaktan  Erdoğan'a destek açıklaması gecikmedi . 
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ayasofya ile ilgili süren tartışmalar için “Son günlerde Yunanistan’ın sivil ve askeri yöneticilerinden gelen tehditvari açıklamalar milli tahammülü zorlamaktadır. Herkes hesabını buna göre yapmalıdır Ayasofya’dan çan sesi değil Allah’ın izni ile ezan sesi yükselecektir.” dedi.

 CHP : '18 YILDIR İKTİDARSINIZ ,TEK ADAMIN KARARINA BAKAR İŞ ' 'AÇACAKSANIZ AÇIN '

CHP'nin Ayasoyfa tavrı ise CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak tarafından parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalar esnasında ifade edildi. Toplantının sonunda gazetecilerin Ayasofya'nın 'yeniden ibadete' açılmasıyla ilgili sorusuna  CHP Parti sözcüsü Öztrak  AKP'yi kastederek "18 yıldır iktidardasınız, tek adamın kararına bakar iş. Bunu istismar etmeyin, bunun üzerinden siyaset yapmayın, açacaksanız açın" dedi. AKP'nin 18 yıldır ne zaman başı sıkışsa Ayasofya'yı ortaya attığını savundu.

ERDOĞAN'IN TALİMATI SONRASINDA İLK FİİLİ HAREKETE GEÇEN 'SÜREKLİ VAKIFLAR TARİHİ ESERLERE VE ÇEVREYE HİZMET DERNEĞİ OLDU 

AKPli Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Konstantinopolis'in ele geçirilisinin 567. yılı etkinlikleri sonrasinda "Ayasofya'da namaz da kılınır, Fetih Suresi de okunur. Buna ancak ve ancak aziz milletimiz karar verir" demesinin hemen ardından kurmaylarına Ayasofya kilisesinin  camiiye dönüştürülmesi için çalışmalara başlayın talimatı vermişti. Bunun üzerine sağ ve muhafazakar parti, dernekçe vakıflar kendi aralarında bir yarışa girdiler. 

AYASOFYA KARARI İÇİN DANISTAY KARAR İÇİN 2 TEMMUZ 2020 TARİHİNİ GÖSTERDİ 

İlk önce bu durumdan kendine vazife çıkaran  'Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği' Ayasofya’nın camiye  döndürülmesi için başvuru yaptı. Danıştay 10. Dairesi yapılan başvuru dilekçesini ele almak için 2 Temmuz 2020 tarihini verdi. Unutmadan ekleyelimki 'Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği'  Ayasofya hakkında 2005, 2008, 2012, 2015 ve 2016 yıllarında çeşitli başvurular yapmıştı.

 İYİ PARTI'NİN 'AYASOFYA CAMİ'NİN MÜSLÜMANLAR İÇİN TOPLU İBADETE AÇILMASI ' ÖNERGESİNE AKP GECİT VERMEDİ 

Ardından IYI parti de bu kapsamda meclise "Ayasofya Cami’nin Müslümanlar için toplu ibadete açılması" amacıyla araştırma önergesi vermişti. Bu araştırma önergesinin sonucunu ise  IYI parti sosyal medya hesabından şu şekilde duyurdu: "Grup Başkanvekilimiz ve İzmir Milletvekilimiz Sayın D.Müsavat Dervişoğlu tarafından "Ayasofya Cami’nin Müslümanlar için toplu ibadete açılması" amacıyla Meclis Başkanlığına sunulan Araştırma Önergesi Ak Parti'nin ret, MHP ve HDP'nin çekimser oyları neticesinde kabul edilmemiştir.

HÜKÜMET ADINA SON NOKTAYI CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN KOYDU: 'DANIŞTAY'IN VERECEĞİ KARARI BEKLİYORUZ '

Recep Tayyip Erdoğan 8 Haziran Pazartesi günü TRT'de yaptığı açıklamada, "Bu sefer de kalkıyorlar sakın ha Ayasofya ile ilgili orayı camiye çevirmeyin diyorlar. Türkiye'yi siz mi idare ediyorsunuz? Böyle bir adım atılacaksa bunun yetki sahipleri bellidir. Bu ülkenin dinamiklerinde yanan bir şey var. Şu anda biz bir hukuk devleti olarak Danıştay'ın vereceği kararı bekliyoruz. Kararı verdikten sonra atılması gereken neyse o adımlar atılır" dedi

CHP ADINA KONUŞAN OLSA DA UZUN SÜRE SESSİZLİĞİNİ KORUYAN KILICDAROĞLU: 'YETKİ CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'DA '

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin MYK toplantısında gündeme ilişkin kritik başlıkları kurmaylarıyla birlikte masaya yatırdı. Ve sonunda Kılıçdaroğlu Ayasofya ile konuşma kararı verdi. Ayasofya için Kılıçdaroğlu:"Yetki Cumhurbaşkanı Erdoğan'da. 18 yıldır yapılmayan şey şimdi neden yapılmaya çalışılıyor" dedi. Kılıçdaroğlu kurmaylarının açıklamasını ve imasını tekrarladı. 

MİLLI GÖRÜŞ HAREKETI: 'AYASOFYA'YI POLEMİK KONUSU YAPMAYIN, BIR ADIM ATACAKSANIZ SAADET PARTISI OLARAK SIZE EN BÜYÜK DESTEĞİ VERMEYE HAZIRIZ '

Saadet partisi Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kaya’dan iktidara şu çağrı yapıldı “Emin olun ki halk artık iktidardan Ayasofya’yı konuşmasını değil, atacağı adımı bekliyor. Gerekli siyasal çoğunluğu da var. İktidara tavsiyemiz; Ayasofya’yı bir polemik konusu yapmayın, siyasi rantlarınıza alet etmeyin. Bir adım atacaksanız başta Saadet Partisi olarak size en büyük desteği vermeye hazırız.”

GELECEK PARTİSİ LIDERI AHMET DAVUTOĞLU : KUTSALLARIMIZLA , ORTAK SEMBOLLERIMIZE SIKIŞTIĞINIZDA KULLANACAĞINIZ BİR KART MUAMELESI YAPMAKTAN VAZGEÇİN.  

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet  Davutoğlu, haftalık değerlendirme toplantısında konuştu. Ayasofya’nın muslümanların ibadetetine  açılabileceği yönündeki açıklamalarla ilgili  “Kutsallarımıza, ortak sembollerimize sıkıştığınızda kullanacağınız bir kart muamelesi yapmaktan vazgeçin” dedi. 

Davutoğlu “Kutsallarımıza, ortak sembollerimize sıkıştığınızda kullanacağınız bir kart muamelesi yapmaktan vazgeçin. Öncelikle şunu açıkça ifade edelim, Ayasofya sizin elinizde bir malzeme, bir araç veya bir pazarlık kartı değildir” ifadelerini kullandı. 

Davutoğlu , Ayasofya’nın fethin sembolü olduğuna dikkati çekerek “Cumhurbaşkanı çıksın, Ayasofya’nın açılmasının niçin tezgah olduğunu millete açıklasın. Ardından bu tezgahın nasıl bozulduğunu da bizlere bir anlatsın. Sonra oturur, Ayasofya’nın açılmasını beraber konuşuruz” görüşünü paylaştı.

Elbette Ayasofya kilisesi uzun süredir Türk politikacıların gündeminde, 60 yılların ortasından itibaren Ayasofya'nin statüsü ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Bugün yine Ayasofya'nin statüsünü  kamuoyunun gündemine taşıyan Türkiye Cumhûriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk olarak Ayasofya ile ilgili 2013 yılında konuşuyor . Cumhurbaşkanı Erdoğan 2013'te, Konstantinopolis'in ele geçirilişinin 560. yıldönümünü vesilesiyle  bazı muhafazakar-milliyetçi  sivil toplum kuruluşlarının "İstanbul'un fethinin imzası olan Ayasofya yeniden ibadete açılsın" çağrılarına da, bunun "bir oyun" olduğunu belirterek, neyi ne zaman yapacakların bildiklerini söyleyerek yanıtı vermişti. Tabi o dönem de başbakan olan Erdoğan yine aynı senenin Mayıs ayında partisinin Kızılcahamam'daki kampında milletvekillerinin konuyla ilgili soruları üzerine "Sultanahmet çok boş. Sultanahmet dolarsa Ayasofya'yı da gündeme alabiliriz" yanıtını vermişti. Erdoğan'ın en son konuşması ise 31 Mart yerel seçimleri öncesi TGRT de yayınlanan seçim özel programına konuk olan Erdoğan  Ayasofya müzesinin ücretsiz olmasıyla ilgili gelen soruya  "Olmayacak şey değil. Adını artık müze değil, Ayasofya Camii koyarız. Müze statüsünden çıkar" diyerek cevap vermişti. 

SON SÖZ YERİNE 

Türkiye devletinin muhafazakar  Cumhurbaşkanı Erdoğan Ayasofya konusunda  bu sefer oldukça ciddi gibi gözüküyor. Türkiye'deki muhalefetin söylemini de olduğu gibi yansıtmaya çalıştım. IYI parti daha ırkçı-milliyetçi söyleme sahip bir parti ve Erdoğan'ın siyaseten blöf yaptığını düşünerek, onu boşa çıkarmak için TBMM'ye Ayasofya'nin müslümanlar için ibadete açılması için  araştırma önergesi dahi verdi.Fakat ilginç olan ise Türkiye'de Ayasofya ile tartışmayı başlatan hükümet okan AKP mecliste bu araştırma önergesine hayır dedi. Bu oylamaya MHP ve HDP ise çekimser oy kullandi. Tepkisinin nedenini ise biz 2 temmuz'da ki Danıştay kararını bekleyeceğiz diye açıkladı.

IYI parti blöf olarak gördüğü bu karar için harekete geçen muhalif partiyken , CHP ve GELECEK partisi de AKP'nin Ayasofya üzerinden duygu sömürüsü yaptığını ve Ayasofya'yı siyasete alet etmemesi gerektiğini ifade ettiler. CHP "Yetki Cumhurbaşkanı Erdoğan'da. 18 yıldır yapılmayan şey şimdi neden yapılmaya çalışılıyor" diyerek önümüzde  seçim olabileceği ve Erdoğan'ın bu hareketinin nedeninin seçimler olduğu düşüncesi var.  Ayasofya ile ilgili  milliyetçi-muhafazakar oyların olduğu gibi AKP hanesine gitmesini böylece önlemek istiyor. Çok açık söyleyeyim bu iş blöf  olmaktan çıkarsa CHP AKP hükümetine destek verecek. Bunun yegane nedeni ise yine oy, yine siyasi rant olarak söyleyebilirim.

Davutoğlu ve GELECEK partisi AKP'ye seslenerek 'Kutsallarımıza, ortak sembollerimize sıkıştığınızda kullanacağınız bir kart muamelesi yapmaktan vazgeçin.' Dedi.  Erdoğan'ın son döneme kadar her Ayasofya meselesi açıldığında bu soruya karşı Ayasofya'nın müslümanlar için ibadete açılma  isteğinin aslında  'tezgâh ' olduğunu  söylüyordu.Bir çok boş cami var, siz önce Sultanahmed camini doldurun sonra ona da bakarız diyerek konuyu kapatıyordu. İşte Davutoğlu bu tezgâhı “Cumhurbaşkanı çıksın, Ayasofya’nın açılmasının niçin tezgah olduğunu millete açıklasın." sonra da ''Ayasofya’nın açılmasını beraber konuşuruz” dedi. Elbette Erdoğan'ın siyaseten demogoji yaptığını en iyi bilebilecek  insanlardan biri Ahmet Davutoğlu olsa gerek, çünkü Erdoğan'a siyasette uzun süre arkadaşlık etmiş birisidir. CHP gibi  GELECEK partisi lideri Ahmet Davutoğlu da blöf değilde TBMM'de Ayasofya'nın ibadete açılması dosyası  önlerine gelirse seve seve destek verecektir. SAADET partisi de GELECEK Partisi gibi Ayasofya'nın  istismar malzemesi olarak kullanılmasının karşısında fakat SAADET partisi de bu karar TBMM'ye geldiğinde destekleyerek partilerden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 

IYI partinin araştıma önergesine verilen tavırlara bakılınca beni oldukça  şaşırtan HDP'nin çekimser oy kullanmasıydi . Özellikle partinin internet sitesi olsun,gazeteler olsun neyi taradıysam bir sonuç alamadım. HDP Ayasofya ile tek bir söz dâhi etmemişti. IYI partinin Ayasofya'nın Müslümanlar için ibadete açılmasına hayır değil de çekimser oy kullanmasının bir açıklamasını açıkça ben bulamadım. Biz Rumlara ilişkin bir süredir sanki bilerek bir tavır sergileniyor,yada üst üste gelen şeyler bizi öyle düşünmeye sevk ediyor . Biliyorsunuz ki Nisan,Mayıs ve Haziran ayları Türkiye'de soykırım  aylarıdır.Bu sene HDP ve HDK bu aylar için çeşitli bildiriler ele alındı..İşte hazırlanan bildiriler ile Süryani, Ermeni ,Çerkez halkına yapılan soykırımlar  kınandı ve devleti soykırımlarla ile yüzleşmeye çağrıldı.Fakat HDP-KDK bu sene ki 19 Mayis 1919 Pontos Rum soykırımını görmezden geldi, tepkiler gelmeye başlayınca da ilerleyen saatlerde bildirisiz şekilde twiter hesabından Halklar ve İnançlar komisyonu attığı bir twitle soykırımı kınadı. Ve Kürtlere karışı devlet soykırım politikalarını tüm hızıyla yürütürlürken bizler ile olmak yerine HDP TBMM'de 23 nisan güzellemesi yapıyordu.Ne diyelim canları sağolsun , maalesef sözkonusu bizler olunca böyle ayrımcılıklar da normal oluyor.Neyse Ayasofya'ya dönecek olursam günlerdir medya taraması yapmama rağmen Ayasofya ile ilgili tek bir paylaşımdahi bulamadım.Elbette sevgili Garo Paylan twitter hesabından duyarlılık çağrısı yapan bir mail atmış, bizler Garo Paylan'ı kendisini çok iyi ifade etmesiyle de tanıyoruz.İsterdik ki üstü kapalı şekilde konuşmak yerine TBMM'de bu duruma ilişkin HDP ve kendisi ne düşünüyor anlatabilirdi, fakat böyle bir yol izlenmedi.Bu tavrın nedenini umarim birgün kendileri bize anlatır, hem biz Ortodokslar açısından hem de insanlık mirası olan Ayasofya'ya bu şekilde bir saldırı söz konusu iken bu sessizlik HDP için oldukça manidar olduğunu söylemeliyim. Umarım HDPli dostlarımız  bu ataleti üzerlerinden bir an önce atarlar ve geçmişte olduğu gibi yanımızda olmaya devam ederler. Ne olursa olsun bizler HDP'nin, Kürt halkının yanında durmaya devam edeceğiz. Faşizme, ırkçılığa, inkarcılığa karşı karşı ancak birlikte mücadele edersek başarılı oluruz. Küçük hesaplarla, günlük politikalar yüzünden birliğimizi tehlikeye atacak şeyler yaparsak geçmişte olduğu gibi bundan kazançlı çıkacak tek güç sadece soykırımcılar olacaktır. 

Ayasofya üzerinden geliştirilen şey sadece seçim blöfü mü? Bu hükumetin icraatlarına bakarsak her şeyin olabileceğini görüyoruz. Amberin Zaman bu konu hakkında 'Başka Bir Bizans Kilisesi Türkiye'de Cami Oluyor' adlı makale yayınladı. Iznik ve Trabzon da bulunan iki Ayasofya kilisesi üzerinden bir değerlendirme yazısıydı.Iki kilisenin de zamanla nasıl camiye dönüştürüldüğü anlatılıyordu. Bahse konu olan Iznik Ayasofyasi erken dönem Hıristiyanlığı sırasında yapılmıştı.Roma İmparatorluğu'nun dört bir yanından gelen din adamları , 325 yılında Birinci Ekümenik Konsey'de Hıristiyan inancı hakkında fikir birliğine varabilmek için Iznik Ayasofya kilisesinde  toplanmıştı .  Hıristiyanlık tarihi için çok ayrı yeri olan bir kiliseydi.Diğer bir çok kilise'de olduğu gibi uzun yıllar camii olarak kullanılmış, daha sonra müzeye dönüştürülmüştü. Bu konular ile ilgilenen Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, 2012 senesinin Temmuz ayında bu konuda şu açıklamayı yapmıştı  “İznik Ayasofya camisini ibadet etmek için açtık. İnşa'allah, Trabzon'daki Ayasofya camisinin açılışını da teslim edeceğiz. Cami müzeye dönüştürülmüştür, böyle şeyler kuralımız sırasında gerçekleşemez. Camiler Allah'a ibadet yeri ”dedi.Aynı sene Trabzon Ayasofya'nın da camiye dönüştürüldüğünün haberini yine müjdeyle verdiler 

Amberin Zaman iki Ayasofya kilisesinin dönüştürülme sürecindeki mahkeme kararları belki emsal teşkil edebilir dese de yazının sonunu ise şöyle bitiriyor. 'İstanbul'da Ayasofya'yı dönüştürmek çok zor görünüyor. Ünlü bazilika üzerinde restorasyon çalışmaları AKP yönetiminin on yılı boyunca devam etti ve yeni freskler ortaya çıkarıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya'nın geleceği hakkındaki spekülasyonları reddetti.  2012 yılında yaklaşık 3.3 milyon ziyaretçi alan müze, Bizans tarihçisi Kalas'ın “para üreten bir makine” sözleriyle. Kalas, Ayasofya'nın “tam da bu nedenle camiye dönüştürülmeyeceğine inanıyor..[hükümet] bunun olmasını istemediği için değil” dedi.' HDP hariç yukarıda görüşlerini aktardığım çoğu siyasetçi ve partiler de aslında bu sürece demogoji olarak bakıyorlar. Siyaseten hükümet partisi olan AKP'nin Ayasofya üzerinden rant devşirmenin peşinde olduklarını ifade ediyorlar. Bende aslında siyaseten bu süreci AKP'nin kullandığını düşünüyorum. Ayrıca Ambarin Zaman'in Bizans tarihçisi Kalas'tan alıntıladığı belirlemeye ek yapmak isterim.'Para üreten makina' iktidar olmadan hiç bir işe yaramaz, yani para kendisine gelmeyecekse hiç bir anlamı yok, Erdoğan'da iktidarı kaybedeceğini düşünürse şeytanla  bile yatağa girebilir. Çözüm sürecinin bitirilme tarzı, darbe girişimi fırsatçılığı ve Kürtlere karşı başlatılan soykırım,Suriye,Rojava ve Libya operasyonları bunu açıkca gösterdi. İki Ayasofya örneğinde olduğu gibi şu an ki iktidar ve ortakları eğer fırsatını bulursa Ayasofya'yı camiiye dönüştüreceklerinden hiç kuşkum yok, ha o fırsatı bulacaklar mı onu bilmiyorum, onu hep beraber göreceğiz

Şimdi ayakta duran,Ortodoks dünyası için çok büyük öneme sahip olan, ayrıca insanlık mirası olan ve Unesco tarafından koruma altına alınan Ayasofya I.Justinianus'a karşi dini bir yaklaşımı olan Nika ayaklanması sırasında imparatora tepki olarak yakılan II.Ayasofya'nın yerine yine aynı yerde 532-537 tarihinde Bizans imparatoru Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Şimdiki Ayasofya'ya göre ilk iki Ayasofyadaha mütevazi yapılardı. II. Ayasofya'nın 23 şubat 532 yılında yıkılmasından hemen bir kaç gün sonra kendinden önce gelen tüm imparatorlardan daha görkemli bir kilise yaptırmak için talimat verdi. Kilisenin yapımı için mimarlar olarakfizikçi Miletli İsidoros ile Matamatikçi Trallesli Anthemius'u görevlendirdi.Bir anlatıya göre imparator Ayasofya için yapılan hiç bir planı kabul etmez. İsidoros tabi çalışmalara gece gündüz devam eder, iyice yorulan İsidoros taslakları hazırlarken uyuya kalır, uyandığında ise Ayasofya'nın hazırlanmış planını önünde bulur. Hızlı olması açısından da inşaatta kullanılacak malzemelerin üretilmesi yerine imparatorluk toprakları dahilinde yer alan tapınaklardan yontulmuş hazır malzeme kullanılma yoluna gidilmiştir. 'Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan, Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan (Heliopolis), Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşınabildiği ilginç bir konu oluşturmaktadır. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır.'(helenhaber) '23 Aralık 532'de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537'de tamamlandı. Kilisenin açılışını Justinianus ve patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman'ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator I. Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında "Ey Süleyman! Seni yendim" demiştir.'(helenhaber)

Ayasofya kendi yerinde kendisinden önceki iki Ayasofya ile birlikte tam 1483 sene boyunca bir çok gücün egemenlik mücadelesine şahit oldu.Önce Bizans içerisinde ki egemenlik savaşlarına, daha sonra ise Bizans'a(Doğu Roma'ya) karşı egemenlik savaşlarına şahit oldu. Sırasıyla önce Latinler, sonra Osmanlı Konstanrinopolis'i alınca bu paha biçilemez olan insanlık abidesi güçlerinin simgesi haline geldi.Bizans ya da Doğu Roma için söylemek gerekirse Krallar ilk defa krallık taçlarını burada giydiler. Latinler haçlı seferlerinde Konstantinopolis'i alınca tüm  şehir yağmalandığı gibi Ayasofya'yı da yağmaladılar. Ayasofya'yı Rona Katolik kilisesine bağlı Katedral haline getirdiler ve yine Latin krallar burada kaldığı müddetçe krallık taçını burada giydiler. Osmanlı da benzer bir şeyi yaptı ve Konstantinopolis'in ele geçirilmesinin simgesi olarak bu mimarı harikası Ayasofya'yı seçti. Ayasofya'yı her ele geçirenin yaptığı gibi Osmanlı'da kendi ibadet anlayışına göre Ayasofya'yı camiiye dönüştürdü.Osmanlı tarihteki yerini aldıktan sonra ortaya çıkan Cumhuriyet ise 1934-35senesi itibarıyla Ayasofya'yı müze haline getirdi. Unesco'nun dünya mirası listesinde de yerini alan Ayasofya nasıl ki 1483 senedir egemenlerin ulusal ve uluslararası güç savaşimlarına karşı direnmişse,bundan sonra da direnmeye devam edecektir.

Coğrafyamız özelinde söylemem gerekirse insanlık maalesef yine sınıfta kaldı.Ayasofya bir anlamıyla da insanlığın kendisini test ettiği mihenk taşı özeliğine de sahip olduğunu düşünüyorum. Ayasofya öncelikle Ortodoks dünyası için, ayrıca insanlık mirası olarak çok büyük öneme sahiptir, Yaşadığımız coğrafya da Ayasofya ile birlikte 1500 yıllık insanlık deneyimi sonrasında bile hala bunları yapabiliyorsak, yada yapanlara karşı neredeyse hiç ses çıkaracak gücümüz yoksa, insanlığın karınca misali gibi dahi yol alamamış olduğunu üzülerek görüyoruz.Umarım ulusal ve uluslarararası kamuoyu harekete geçer de hükümetin ve ortaklarının hatta sessizliklerinden dolayı muhalefeti de katabiliriz ki böylesi bir mirası yok etmesine izin verilmez. Ayasofya'ya utancımızdan dolayı başımız aşağıdadır, bu utançtan ancak Ayasofya'ya olan görevimizi yerine getirerek kurtulabiliriz.Herkesin aklını kaybettiğini düşünmüyorum. Sağ ya da sol, aşağı ya da yukarısını ayırmadan, duyarlı olan her kesim elini taşın altına koyarak bu barbarlığı durdurmak için çaba sarf etmesini istiyorum

24 Mayıs 2020 Pazar

Ο ΑΣΣΥΡΙΟΣ ΒΟΥΛΕΥΤΗΣ ΤΟΥ HDP ΤΟΥΜΑ ΤΣΕΛΙΚ (TUMA ÇELIK) ΡΩΤΗΣΕ ΣΤΗ ΜΕΓΑΛΗ ΕΘΝΟΣΥΝΕΛΕΥΣΗ ΤΗΣ ΤΟΥΡΚΙΑΣ (TBMM) ΣΧΕΤΙΚΑ ΜΕ ΤΙΣ «ΚΑΤΑΣΧΕΘΕΙΣΕΣ» ΠΕΡΙΟΥΣΙΕΣ ΤΩΝ ΡΩΜΙΩΝ



Νεα: Γιάννης-Βασίλης Γιαϊλαλί

Ο Ασσυρίος βουλευτής του HDP στο Μάρντιν Τουμά Τσελίκ (Tuma Çelik), ανακοίνωσε στο λογαριασμό του στα κοινωνικά μέσα μαζικής ενημέρωσης ότι ζήτησε από την Μεγάλη Εθνοσυνέλευση της Τουρκίας μια «Κοινοβουλευτική Έρευνα» σχετικά με τις «κατασχέσεις» των ελληνικών περιουσιών που έγιναν από το κράτος μεταξύ 1914 – 1923 κατά τη Γενοκτονία στον Πόντο.

Ο βουλευτής του HDP Τουμά Τσελίκ , με την ευκαιρία της 101ης επετείου από τη Γενοκτονία του Πόντου, ανακοίνωσε στον λογαριασμό του στα μέσα κοινωνικής δικτύωσης: «Ζητήσαμε μια Κοινοβουλευτική Έρευνα για να ερευνήσουμε τις σφαγές που ξεκίνησαν το 1914 και συνεχίστηκαν μέχρι το 1923, καθώς και για να ερευνήσουμε τα πολιτιστικά περιουσιακά αγαθά και τα αγαθά που ανήκαν σε ιδιώτες, και τα οποία με εντολή του δημοσίου κατασχέθηκαν ή επιτάχτηκαν!» Είπε.

Ο βουλευτής του HDP Mardin,Τουμά Τσελίκ , μοιράστηκε την πρόταση «Κοινοβουλευτική Έρευνα» σχετικά με τα εμπορεύματα που ανήκουν στους Έλληνες που «κατασχέθηκαν» κατά τη διάρκεια της Ελληνικής Γενοκτονίας του Πόντου.

ΠΡΟΕΔΡΙΑ ΤΗΣ ΜΕΓΑΛΗΣ ΕΘΝΙΚΗΣ ΣΥΝΕΛΕΥΣΗΣ ΤΗΣ ΤΟΥΡΚΙΑΣ(TBMM)

"Μια από τις πιο σκοτεινές σελίδες της πρόσφατης ιστορίας της Τουρκίας την έζησαν οι Ρωμιοί του Πόντου. Μεταξύ 1914-1921, δολοφονήθηκαν πολλοί Έλληνες στην Αμάσεια, στη Σαμψούντα, στην Κερασούντα, στη Νεοκαισάρεια, στην Τραπεζούντα, στην Τοκάτη, στη Ματσούκα, στο Σεμπίν καραχισάρ. Μεταξύ 1921 και 1923, με την ανταλλαγή των πληθυσμών, ένας μεγάλος αριθμός Ρωμιών πέθανε στο δρόμο. Κατά τη διαδικασία που διήρκεσε από το 1916 έως το 1923, εκτοπίστηκαν περίπου ένα εκατομμύριο Έλληνες ."

Τουμά Τσελίκ 
Βουλευτής του Μαρντίν


"Οι πολιτικές αυτές, που σκοπό τους είχαν να καθαρίσουν την περιοχή από τους χριστιανικούς πληθυσμούς, ξεκίνησαν το 1914 με τους Αρμένιους και τους Ασσύριους και που στη συνέχεια έβαλαν στόχο και τους Ρωμιούς, προκάλεσαν τον εκτοπισμό πολλών ανθρώπων. Αποτέλεσμα αυτών των συνεχιζόμενων πολιτικών, ήταν να κατασχεθούν ή να επιταχθούν με εντολή του δημοσίου, πολλά πολιτιστικά αγαθά, όπως μοναστήρια, εκκλησίες, σχολεία, καθώς και ιδιωτικές περιουσίες. Τα γεγονότα προκάλεσαν ανεπανόρθωτες συνέπειες στη γεωγραφία. "

"Η Γενοκτονία του 1915, που έγινε επίσημα αποδεκτή από σχεδόν όλα τα κράτη του κόσμου, ακόμα δεν μπορεί να συζητηθεί στην Τουρκία. Το να μην αντιμετωπίζουμε το παρελθόν δημιουργεί σοβαρά τραύματα στην κοινωνία."

"Το μέρος όπου θα συζητηθούν όλα αυτά τα γεγονότα και θα ξεκινήσει η αντιπαράθεση, είναι σίγουρα η Μεγάλη Εθνοσυνέλευση της Τουρκίας. Σε αυτό το θέμα κάθε βήμα που θα κάνει η Μεγάλη Εθνοσυνέλευση της Τουρκίας, έχει μεγάλη σημασία για το μέλλον της."
....................

Μετάφραση: Β. Αλατζίδου

19 Mayıs 2020 Salı

Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü konferansı- 27-28 Ekim-2018

Diyarbakır'da Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) öncülüğünde düzenlenen ve iki gün süren “Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü” konulu konferansın sonuç bildirgesi açıklandı.

27-28 Ekim tarihlerinde Diyarbakır’da DTK ve HDP’nin öncülük ettiği “Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü” konferansının sonuç bildirgesi yayımlandı.

Konferansın sonuç bildirgesi:

“27-28 Ekim 2018 tarihleri arasında yaptığımız “Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü” temalı konferansımız; Demokratik kitle orgütleri, demokratik kongreler ve siyasi parti temsilcilerinden, akademisyen, düşünür ve yazarlardan, kanaat önderlerinden, Emek- ekoloji, kadın ve gençlik örgütlerinden, gazeteci ve yazarlardan iki yüzden fazla delegenin katılımıyla Diyarbakır’da gerçekleşmiştir.
‘Ne yapmalı, Nasıl yapmalı, Nereden başlamalı?’ gibi can alıcı soruları tartışan konferansımız; ‘Ortadoğu'da modernite savaşları ve olası sonuçları’, ‘İmralı tecrit sisteminin hukuk politiği’, “Türkiye'de kurumsallaşan faşizmin soykırım dayanakları’, ‘Krizden çıkışın çözümü’, oturumlarıyla iki gün boyunca devam etmiştir.

Ortadoğu’da uzun bir süredir devam eden, küresel hegomonik güçlerin dahil olduğu 3. Dünya Savaşı olarak da tariflenen kriz ve kaos halini tartışan konferansımız;

• Toplumların varlık ve yokluk sorunuyla karşı karşıya kaldığına dikkat çeker.

• Kapitalist modernitenin sistem krizinin bir yansıması olarak yaşanan bu kaos halinin coğrafyamızda da politik, ekonomik, ekolojik, soysyal alanlar ve kadın alanı başta olmak üzere bir çok alanda büyük yıkımlara ve talanlara neden olduğunun altını çizer

• Kaosun nedeni olarak görülen Ortadoğu'daki ulus devlet krizini derinlikli tartışan konferansımız; bu krizin coğrafyadaki tüm aktörleri dönüşüme zorlarken, halkları da bir çıkış ve var oluş arayışına yönlendirdiğini tespit eder.

• Kürt sorununun çözümünü bu çıkış ve arayışın bir parçası olarak değerlendiren konferansımız; ilgili aktörler arasında şimdiye kadar çözüme dönük sağduyulu, yapıcı ve gerçekçi öneri ve perspektiflerin Sayın Öcalan'dan gelmesine karşın, adeta kendisinden intikam alınırcasına mutlak tecrit altında tutulmasını kabul edilemez bulur.

• İmralı tecrit sisteminin Türkiye’nin hukukunu ve demokratik geleceğini de tecrit altına aldığını, Türkiye'de faşizmin hızla kurumsallaşmasına hizmet ettiğini; Uluslararası sonuçları itibariyle bu tecritin Ortadoğudaki yansımalarının Suriye ve Rojava’da görüldüğü üzere halklara büyük bedeller ödettiğini  önemle belirtir.

• Aynı gün İstanbul’da Türkiye, Fransa, Rusya ve Almanya’nın katılımıyla yapılan 4’lü zirve türü toplantıların krizi derinleştirerek ve krizden beslenerek hegemonyayı güçlendirme çabalarına karşı; Öcalan’ın halkların barışına ve demokratik birliğine dayalı demokratik ulus  çözümünü esas çözüm olarak değerlendirir.

• Ortadoğu’daki kriz ve savaş halinin halkların barışçıl demokratik geleceği lehine sonuçlanması için Sayın Öcalan’ın oynayacağı  rolü önemli gören konferansımız , mutlak tecritin kaldırılmasını, Öcalan'ın özgür yaşam ve özgür çalışma koşullarının sağlanmasını zaruret olarak görür.
Bu bağlamda konferansımız ;

*Ortadoğu halklarına dayalı ve halkların iradesiyle gerçekleşecek demokratik çözümü ve barışı benimser.

*Kürt sorununun çözümü ve Kürt mücadelesiyle ilgili aktör, yapı ve süreçlerin kriminalize edilmesini red eder.

*Ortadoğu’da Barış ve demokratik ulus çözümü paradigmasını geliştiren Sayın Öcalan'ın özgür koşullarda çalışmasını sağlayacak bir inisiyatifin oluşumunu önemser ve tavsiye eder.

*Kürt sorununda kalıcı çözüm ve yeni sömürgecilik hallerine karşı, Kürtler arasında Ulusal Birliği zorunlu  görür.

*Tüm politik Kürt aktörlerini Kürt ulusal birlik konferansını toplamaya çağırır.
*Krizin halklar lehine çözümü ve faşizmin geriletilmesi için Türkiye ve Ortadoğu nezdinde Demokratik Birlik cephesinin kurulmasını  önemser.

* Kadın özgürlük mücadelesine karşı inşa edilen cinsiyetçiliği sadece kadın sorunu olarak görmeyen konferansımız; tüm demokratik kitle örgütlerini cinsiyetçilikle mücadeleye çağırır.

*Ortadoğu’daki ulus devlet sistemine karşı mücadele yürüten ve ezilen halklarla birlikte mücadele etmeyi benimser.

*Faşizmin soykırım dayanaklarından olan milliyetçilik ideolojisinin kıyımına uğrayan, Ermeni Alevi, Pontus Rum ve tüm farklılıkların soykırımına karşı hakikati savunmayı benimser.

*Konferansımız; dinin iktidarlar tarafından  araçlaştırılmasını ret eder…”

Kaynak

21 Nisan 2020 Salı

YÜZYILLIK SOYKIRIM POLİTİKALARINA KARŞI YÜZYILLIK DAYANIŞMA RUHU GEREKİR


Yannis V Yaylalı 

Ermeni soykırımını 1915 senesinde gerçekleşti. Ermeni halkı  her 24 Nisan'da  yaşanan soykırım için anma gerçekleştiriyor .  Ermeni soykırımın üzerinden 105 yıl geçmesine rağmen soykırımı yapanlardan hesap sorulmadığı gibi, soykırımı yapan irade  ise bugün hala iktidardadır .Soykırımcıların bügun ki temsilcileri olan güçler  yüzyıllık projeleri olan coğrafyamızın tümüyle Türkleştirilmesi için geride derli toplu kalan son halka olan Kürt halkına ve Alevî kesimine karşı görülmemiş soykırım politikalarına devam ediyor. 

Ayrıca yüzyıl önce yaşadıkları soykırım ile coğrafyamızdaki varlıkları yok olma eşiğine gelen Süryani halkına yönelimleri de unutmamak gerekir. Sudan nedenlerle gözaltına alınan Süryani din adamlarını, toprakları zorla ellerinden alınmak istenen Süryani ailelerini ve son olarak da kaçırılan Diril ailesini, katledilen Şimoni Diril'i ve kaçırıldıktan sonra hala haber alınamayan Hurmüz Diril ile var olma ,yok olma mücadelesi veren Süryani halkına karşı yapılanlar da bu acımasız  politikaların sonucu olduğunu söylemek isterim . Ben de Pontoslu Rum halkının bir parçasıyım. Türkiye'den ayrılmadan önce son dönemde Süryani halkına olan yönelimlere benzer deneyimleri sahip olduğumu da aktarmak isterim.Elbette bu yönelim sadece bana değil, Pontos'da olsun  ya da Pontos dışında olsun, Pontos Rumlarının temel demokratik hakları için mücadele yürüten herkes için böyledir.İşte son dönemlerde  Romeika/Pontiaka  diline dönük çalışmalar yapan sanatçılar ve aktivistler de hedef tahtasına oturtulmuş durumdalar. Tekrar kendi öznel durumuma dönüp de devam edecek olursam , Şırnak'ta 22 Nisan 2017  tarihinde yakalanıp da hapishaneye gönderilmeme neden olan sürecin basamakları Nisan ayının son iki haftasına girdiğimiz günlerde Ermeni ve Pontos soykırımıyla ilgili yazdığım iki yazı ile tamamlanmıştır . 

Zaten Pontoslu bir Rum /Elen olarak Kürt halkı ile dayanışmam yüzünden daha önce çok sayıda hakkımda dava ve dosya açılmıştı. Gülenci darbe girişiminin ardından hükümet tüm ülkede ohal ilan ettikten sonra bu durumu fırsata çevirdi ve ülkede tüm muhaliflere karşı yöneldiler.Roboski katliamının 6. Yıldönümüne sayılı günler kala bizlerde yönelime maruz kalanlardandık. O gün gözaltı marifetiyle  esir alınmamız da, o süreçte hakkımızda açılan dosyaların davalara  dönüştürülmesi de  aslında bize verilen göz dağıydı. Hakkımda açılan soruşturmalar, 1) Kürt halkı ile dayanışma için yaptığımız şeyler 2) vicdanı retçi olduğum için yaptığım çalışmalar üzerinden açılan şeylerdi. O dönemde yeni olan ve ohal ile ortaya çıkan şey ise  3) Pontos Rum'u olarak yaptığım çalışmalar ve paylaşımlardı. Soykırım sürecinden sonra geride kalan biz Pontos Rumları sessiz kalırsak, kimliğimize dâhil demokratik, anayasal mücadele yöntemlerini kullanmayı tercih etmesek hiç bir sorun yoktu.Bunu yapmayıp da demokratik, anayasal yöntemler ile kendimize, halkımıza karşı olup bitenleri yüksek sesle dillendirmeye başladığımda , ohal'i fırsat olarak gören güç tarafıma karşı acımasızca bir yönelime  başladı.Süryani halkı şahsında olduğu gibi, tek tük bile kalsak yüzyıllık ırkçı Türkleştirme politikalarını günümüzde yürütenler için bu durum dahi engel olarak görülüyordu. Ne kendi halkına, ailene ne okduğunu soracaksın, ne de kültürümüze, dilimize, tarihimize ilişkin bir çalışma yapacaksın, eğer böyle çalışmalar yaparsınız şahsım örneğinde olduğu gibi  ülkeyi terk etmeye kadar varan cezalandırma yollarına mâruz kalırsınız. Yukarıda değindiğim  gibi bu cezalandırma şahsi değil, benzer yönelimlere maruz kakan aktivist ve sanatçılarımız da var. Aslında tüm bu yönelimler 1914 ile 1923 arası süreçte Pontos'da soykırıma maruz kalmış halkımızın verdiği demokratik hak arama yollarını kapatmak amacını da taşıyor, halkımıza karşı yürütülen soykırım politikalarının da devam ettiğinin bir göstergesi durumundadır. 


Geçmiş soykırımcı güçlerin günümüzdeki temsilcileri sürece göre  politikalar üretmeye devam ediyor. Geçtiğimiz yıl Pontos soykırımının yıl dönemi seçim çalışmaları dönemine denk gelmiş ve o dönem ki politika buz Pontoslu Rumları, Yunanlıları bir kere daha denize dökmek hükümetin seçim vaatleri arasında yer alıyordu. Ayrıca Mustafa Kemal'in muhafiz alayi komutanı ve Ermeni, Pontos Rumlarının, Kürt halkının kanlı katili çeteci milis albay Topal Osman paylaşılamıyordu . Çeteci milis albay'ı aklamaya çalışanlar mı dersiniz, yoksa balmumu heykeli yarışına girenler mi dersiniz , konsept inkar ve savaş konseptiydi, her şey, her kampanya ona uygun ilerledi . Aralik 2019 süreciyle birlikte ilk Çin'de ortaya çıkan #Colvid19 virüsü bugün nerdeyse tüm dünyayı etkisi altına almaya başladı. Türkiye de virüsün en yoğun yaşandığı ülkelerden biri ve maalesef İtalya benzeri gevşek bir politika izliyor. Bu yazının konusu ellbette virüs değil ama tam bu sürecin ortasında hükümetin başı olan kişi yine bir zor durumu 'fırsat' olarak gördüğünü açıkladı. 24 Nisan yaklaşırken Covid-19 ile ilgili ilginç bir yaşandı. Hükümete yakın medya da Ermenistan'ın Covid-19 yüzünden Türkiye'den tıbbı yardım istediği yazılıp çiziliyordu. Herkes bir anda şok oldu. Tabi bu haberin doğrulanması için gözler Ermenistan'a çevrildi.Neyse ki bir süre sonra  Ermenistan yetkilileri açıklama yaparak böyle bir şeyin söz konusu olmadığını açıkladı. Peki resmî olarak böyle bir sey söz konusu değilse bu durumun açıklaması ne olabilirdi. Daha önce de  bir çok kez benzeri durumda yaşandığı gibi ,Türkiye devletinin en hayati tehlikeleri yaşadığı dönemlerde, AKP hükümetleri bu dönemleri kendinden yana kazanca dönüştürmek için süreci istismar eder. Hükûmetin başı olan  taraflı cumhurbaşkanı RTE  bizi şaşırtmayarak Covid-19 virüsüyle ilgili  bu durumu 'fırsata' çevirebiliriz demişti. Hazır 24 Nisan yaklaşırken de fırsatlardan yararlanma  için  bir algı operasyonu  için start verildi. Bu algı oyununu seçimlerinde oldukça etkili olduğu Ermeni kilisesi ve din adamları üzerinden yaptı. Bu sefer geçtiğimiz seneden farklı bir yol izlendi, bu süreçte sözde Iyi polisi oynuyorlardı. Fırsatta ele geçmişken bu adımla ulusal ve uluslararası kamuoyu manipüle edilerek , 24 Nisan anmaların etkisi kırılmak isteniyordu . 

Bu soykırımcı güçlerin neler yapabileceğini, yukarıda izledikleri bazı politikaları irdeleyerek göstermek Istedim.Bu hastalıklı yapının ne kadar tehlikeli olduğu gün gibi ortada, şimdi bu modern Abdulhamitlerin , Enverlerin , Talat'larin, Mustafa Kemallerin politikalarına karşı çıkmayanların Ermeni soykırımına karşı dayanışması da sahtedir, yalandır ve iki yüzlüdür.Yüzyıllık soykırım ve politikalarına karşı, yüzyıllık soykırım politikalarını boşa çıkaracak bir dayanışma ruhu gerekmektedir. Ancak o zaman ilk etapta Ermeni halkına, Pontos Rumlarına, Süryani halkına yapılan soykırımlar ile hayata geçirilen  ve ikinci etapda Kürt halkı ve Alevî kesimiyle bugün devam eden yüzyıllık proje olan bu coğrafyanın ırkçı mana da Türkleştirme politikaları boşa çıkarılmış olur. Ermeni soykırımın 105. yıldönümü vesilesiyle soykırım mağduru olan mazlum Ermeni halkının acılarını paylaştığımı bir kere daha belirtirken, dayanışma duygularımı da paylaşmak isterim. 

#24NisanErmeniSoykırımı

15 Nisan 2020 Çarşamba

YUNANİSTAN COVİD-19 İLE MÜCADELESİNDE ZAFERİNİ İLAN ETMEYE HAZIRLANIYOR


Yannis Vasilis Yaylalı


Koronavirüs- Covid-19  ilk olarak Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıktı. Dünyanın gündemine ise 31 aralık 2019'da nedeni tesbit edilemeyen bir zature vakasının DSÖ'ne bildirilmesi ile oldu. Dünyaca  ünlü  bilimsel yayımlar yapılan [¹]Lancet'te yayınlanan bir makale de ilk hastaların  hikayelerine bakıldığında Wuhan şehrindeki deniz ürünleri toptan pazarı teması olan kişiler olduğu ortaya çıkıyor. Bu pazarda aynı zamanda canlı olarak yaban hayvanlar da satılıyor.Yine aynı makale de hasta hikayelerinden anlaşıldığına göre Koronavirüs ile ilk temas tarihi 10 aralık 2019 tarihi olduğunu görüşürüz .

Johns Hopkins Üniversitesi vaka
verileri tablosu 

Johns Hopkins Üniversitesi'nin düzenli olarak açıkladığı vaka verilerilerine bakıldığında[²] dünya da Covid-19 virüsünün ilk görüldüğü tarihten 11 Nisan 2020 tarihine kadar vaka sayısı  1.883.128 iken, yaşamlarını yitirenlerin sayısı ise 117. 569 olarak gözüküyor. Covid-19 virüsü ilk olarak Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıksada Johns Hopkins Universitetinin aynı veri kaynağına baktığımızda en çok Covid-19 vakası  559.794 kişiyle ABD'de görüldügü gözüküyor. Yine bu ülkede Covid-19 virüsü yüzünden 22.808 kişi yaşamını yitirdi. Yoğun vaka sayısı acısından Amerika'yı sırasıyla Ispanya, Italya,Fransa,Almanya ,Büyük Britanya, Çin, Iran, Türkiye izliyor. 

Çin'den sonra en yoğun vakaların görüldüğü ülkelerden biri de  Yunanistan'ın da komşusu olan Avrupa ülkesi Italya'dır. Italya'da 11 Nisan 2020 tarihiyle vaka sayısı 159.516 kişiyken, yaşamlarinı kaybedilenlerin sayısı 20.465 kisidir. Covid-19 vakalarında Amerika'dan sonra ölümlerin en yoğun yaşandığı ikinci ülke İtalya'dır . İtalya'da Covid-19 vakalarının ve ölümlerin  bu kadar yüksek olmasının nedeni Covid-19 virüsüne karşı tedbirlerde çok gevşek davranmasından, geç tedbir uygulamasından dolayıdır.

KRİZDEKİ YUNANİSTAN DAHA 11 COVİD-19 VAKASI GÖRDÜĞÜNDE OKULLARDA EĞİTİME ARA VERDİ

Yunanistan'da ilk Covid-19 vakası 26 Şubat'ta ortaya çıktı . Italya ziyaretinden Yunanistana dönen bir kadının kendi isteğiyle Selanikte hastaneye gidip kontrol olmasıyla ortaya çıktı. Iki gün sonra kendi isteğiyle doktora giden kadının çocuğunda da Covid-19 virüsü tesbit edildi. Daha sonra Italya, Mısır, Israil'den Yunanistan'a dönen kişilerde virüs'e rastlandı. Yunanistan'da 8 mart itibarıyla 11 kişiye ulaşınca Eğitim bakanı Niki Kerameos tüm okulların kapatılmasına karar verdi. Yunanistan hükümeti komşusu olan  İtalya'nın yaptığı aynı hataya düşmeyerek ülkesinde daha vaka sayısı iki haneli rakamların en altındayken okulları kapatarak Covid-19 virüsü için tedbirlerin başlatıldığını da ilan etmiş oldu. Ülkelerin  Covid-19 virüsüne karşı aldığı tedbirler o ülkelerin medeniyet seviyesini ortaya koyar. Aslına bakarsanız Yunanistan devleti neredeyse 10 senedir ekonomik krizler ile baş etmeye çalışan bir ülke durumunda, bu kadar zor durumda olmasına rağmen bir çok ülkenin tersine seçimini rantiyeyi koruma yerine insanından yana yapmıştır. Şu an da iktidar da bulunan Miçotakis hükümeti bir kaç yanlışın dışında dünyaya örnek olacak şekilde bu krizi doğru yürüttü.

İLK COVID-19 VİRÜSÜ KAYNAKLI ÖLÜM 12 MART'TA YAŞANDI . 23 MARTTA İSE SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI İLAN EDİLDİ 

Yunan hükümeti virüse hiç soluk aldırmadı desek yerinde tesbit olur. Covid-19 virüsü eğer bir zarar veriyorsa, Yunan hükümeti on önlem paketi  ortaya koydu . Mesela İlk Covid-19 virüsü nedeniyle  ölüm 12 Mart’ta yaşandığında , Yunan hükümeti buna karşılık , marketler ve eczaneler dışında tüm mağazalar, park yerleri, kiliseleri, kütüphaneleri, müzeleri, lokantaları, barları, kapattı . Yunanistan'da hükümet  tarih 23 Mart’ı  gösterdiğinde Covid-19 virüsü nedeniyle  ölüm sayısı 17''ye  ve vaka sayısı 695’e bulduğunda bu duruma cevap olarak sokağa çıkma yasağı uygulanmaya başladı.

Tüm bunlar yaşanırken halk sürekli bilgilendiriliyordu. Türkiye'de 10 Nisan'da olduğu gibi yangından mal kaçırır gibi sokağa çıkma yasağı ilânı olmadı. Alınan tüm önlemler  ya da alınacak tüm önlemler sırası geldikçe hükümet sözcüsü de olan bulaşıcı Hastalıklar Uzmanı Prof. Sotiris Tsiodras tarafından her gün saat 18.00’de Televizyonlar aracılığıyla halk ile paylaşıldı. İnsanlar en çok bilmedikleri şeylerden ve en önemlisi de bu bilmedikleri şeylere karşı ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını bilmediklerinde paniğe kapılırlar. Türkiye'de Covid-19 vakası neredeyse hiç yönetilememiş , bir gece yarısı alınan karar ile insanlar virüsün kucağına itilmiştir. Yunan hükümeti tane tane ,adım adım ne ile karşı karşıya olduklarını, ne tedbirler aldıklarını, halkin bu sürece nasıl katılması gerektiğini olması gerekene en yakın şekilde anlattı. Örneğin sokağa çıkma yasağı daha gelmeden halk hangi nedenler ile sokağa çıkabilecekleri konusunda bilgilendirildi. Yunan halkı iki kişi olmak koşuluyla spor yapabileceğini biliyordu. Evdeki evcil hayvanı varsa onun için dışarı çıkabileceğini biliyordu. Markete , eczaneye, doktora, bankaya, muhtaç kişilere yardıma, boşanmış çiftlerin çocuklarını görmesine vb toplum 6 madde kod haline getirilmiş sms ve internet yoluyla bilgilendirmek suretiyle dışarı çıkabileceğini  biliyordu. Bu yüzden kimse olup bitenler karşısında paniklemedi .

YUNAN HÜKÜMETİ COVID-19 VİRÜSÜNE KARŞI ERKEN ÖNLEMLER ALDI VE MEYVESINI HER ALANDA TOPLADI.

Başta da ifâde ettiğim gibi Yunan halkı cok uzun süredir ekonomik kriz ile baş etmeye çalışıyor. Hatta başka ek nedenler olsa da Syrıza hükümetinin seçimde yenilmesinin nedeni de kriz dönemi hükümeti olması ve kriz dönemi politikalarını, IMF yaptırımlarımı uygulamasında yatar. Bu süreçte tüm bedeli Syrıza hükümeti yaşasa da halk bunu böyle okumayıp krizin faturasını onlara çıkarmıştı. Eski hükümetin uyguladığı politikaların bedeli ağır olsa da Yunanistan bu politikalar sayesinde tam krizden çıkmaya başlamışken bu Covid-19 virüsü yüzünden yaşanacak kriz ile halk yine geçmişe dönüleceği korkusunu yaşamaya başladı.

Yunanistan devletinin başlatmış olduğu
evde oturuyoruz kampanyasi reklamı 

İnsan korkuları sadece dışarı çıkıp market alışverişi yapmakla sınırlı değil, çalışmadıklarında eve kapandıklarında , markete gideceklerinde alışverişi yapacak parayı nereden bulacaklar, çalışanların ve işsiz kalanların en büyük korkularından biri budur. Toplumda bir yanda bu korkular, endişeler yaşanırken, #covid19  virüsüne karşı de en büyük silah ise olabildiğince izolasyon ortamını sağlayabilmektedir .Yunan hükümeti tam böylesi dönemde Türkiye'nin de  kendilerinden sonra başlattığı #evdekal kampanyasina benzeyen #μένουμεσπίτι (evde oturuyoruz kampanyasını başlattı.Yunanistan #covid19  virüsüne karşı tedbirler kapsamında başlattığı  evde oturuyorum kampanyasını elbette fark yaratacak tedbir paketleriyle birlikte başlattı.Halkın haklı korkularinin önüne geçmek ve kaygılarını  gidermek için  kapatılan işyerleri ve çalışanlarının uğradığı zararların karşılanması için ilk paketi açıkladı. Ilk tedbir paketi için  10 milyar euro düzeyinde bir bütçe hazırlandı. Yine tedbirler kapsamında Yunanistan'ın , AB’nin covid-19 virüsüne karşı mücadele kapsamında AB üye ülkelerine dağıtılması beklenen 1 trilyon 500 milyar euro mali yardımı ile birlikte , bütçe fazlası olan 37 milyar euro'yu  da bu amaçla kullanması bekleniyor.

Birinci tedbir paketinde özetle; Öncelikle İşyerlerinden ayrılmak zorunda kalanlara 800 euro maaş bağladı. Beyan şartı ile işletmelerin tüm vergi ödemeleri faizsiz olarak  4 ay olarak ertelendi .Covid-19 virüsü yüzünden kapatılan işyerlerinde geçici olarak çalışma durumları askıya alınmış olan tüm çalışanlar için devlet iki ay boyunca 800 euro'ya varan para ödeyecek.Çalışanların emeklilik ve sağlık sigorta primleri tamamen devlet tarafından ödenecek.Çalışanların vergi ve ödemeleri 4 ay boyunca ötelenecek.İşyerleri geçici kapatılan şahıs şirket sahipleri içinde 800 euro ödenecek.Önlemler kapsamında kapatılan işyerlerinin kirasının %60'ını Mart ve Nisan aylarında devlet ödeyecek.Bankalara bireysel anlamda kullanılan kredi borçları eylül ayına kadar erteleyecek.İkinci tedbir paketiyle  ise ; İşverenler tarafından çalışanlar için Paskalya ikramiyesi verilecek. Kamuda çalışan sağlık çalışanları için de hükümet ek paskalya ikramiyesi verecek .Önlemler nedeniyle kapatılan işyerlerinin serbest çalışanlarına da 800 euro'ya varan ödemeler yapılacak . İşyeri kapanmamışsa bile durgunluk sebebiyle iş kaybı yaşayan serbest çalışanlara da ödeme yapılacağı garantisi verildi.İşyerlerinden ayrılanların ev kiralarının %40'ını devlet ödeyecek .

YUNANİSTAN KENDİSİYLE BENZER ÜLKELERLE KIYAS YAPILDIĞINDA DA VERDİĞİ   BAŞARILI MÜCADELE  ORTAYA ÇIKIYOR

Covid-19 virüsü ile ilgili Belçika, Hollanda, Portekiz ve Yunanistan arasında kıyaslama yapıldı.

Yunan hükümetinin coronavirüs ile ilgili
 hazırlattığı istatistik 

Kıyaslama * 26 Şubat ile 6 Nisan arasını kapsıyordu. Hazırlanan grafiğe göre,  17,1 milyon nüfuslu Hollanda’da  aynı dönemde 17.851 vaka görülürken, 1.776 kişi virüsten hayatını kaybetti. Ikinci karşılaştırma ise 11,1 milyon nüfuslu Belçika’da 19.691 kişi virüse yakalanırken, 1.447 kişi yaşamını yitirdi. Üçüncü karşılaştırma ise 10,3 milyon nüfusa sahip Portekiz’de aynı süreçte  11.278 koronavirüs vakası görülürken, 295 kişi yaşamını yitirdi. Yunanistan’da ise aynı dönemde  1735 covid-19  vakası  görülmüş ve 73 kişi hayatını kaybetmişti.

YENİ DEMOKRASI HÜKÜMETİ ERKEN VE SIKI UYGULADIĞI TEDBİR POLITIKALARI SAYESİNDE ANA MUHALEFET PARTISIYLE ARASINDAKİ FARKI İKİYE KATLADI

Yunanistan Covid-19 virüsüne karşı kriz yönetimimi başından beri sıkı tuttu ve bunun meyvelerini her alanda aldığını söyleyebiliriz. Hatta dediklerimi Pulse araştırma şirketinin SKAİ televizyonu için yaptığı anket de doğruluyor. Pulse [3] araştırma şirketinin SKAİ tv için yapmış olduğu ankette Yeni Demokrasi (ND) hükümetinin Koronavirüs salgını ile mücadele de başarılı olup olmadığı soruluyor. Sonuç ise ankete katılanların %82'si  ND hükümetinin koronavirüs'e karşı verdiği mücadeleyi 'kesinlikle olumlu' olarak görüyor.Hatta SYRIZA seçmeninin  %78’inin ve KİNAL seçmeninin de %89’unun ND hükümetinin yaptıklarını olumlu bulduğu görülüyor. Hükümetin sokağa çıkma yasağı ise  %86 düzeyinde destek buldu. Aynı araştırma şirketi bu dönemde başbakanlığa en uygun lideri sorduğunda Kiryakos Miçotakis %53 desteği bulurken, Aleksis Çipras ise %22'yi ancak bulabildi . Yine benzer şekilde aynı soru partiler açısından sorulduğunda ND %45,SYRIZA %22,KİNAL %5,5,KKE %5 olarak gözüküyor.

BU KAMPANYANIN HANDIKAPLARI DA VARDI. BİRİNCİSİ MÜLTECİLER, İKINCİSİ İSE KİLİSELER VE YAKLASAN PASKALYA

Yunanistan' da Mültecilere ilişkin yaşanan problemler sağcı Yeni Demokrasi  (ND) partisinin iktidara gelmesiyle daha da yakıcı hale geldi.Yunanistan'da herkes  ND'nin iktidara gelmesi durumuda mültecilerin bir çok hakkının askıya alınacağını ve koşulların iyice kötüye gideceğini konuşuyordu. Maalesef ND'nin iktidara yürümesi kadar gerçek oldu herşey ,ND hükümetinin mültecilere karsı bir çok konuda yönelim oldu bir çok hak gaspı yaşandı ama asıl patlama Koronavirüs meselesinden  hemen önce yasandı. Hükümetin Midilli ,Sakız, Kos adalarına mülteciler için kapalı kamplar yapmak istemesi üzerine adalarda yaşayan mülteciler ile polis arasında çok büyük gerginlikler yaşanmıştı. Bu yüzden sadece adalarda değil  tüm Yunanistan da çok büyük gösteriler gerçekleşmişti. Daha bu sorun bitmeden  Rusya ve Suriye tarafından Türkiye'ye Idlip'te ağır sonuçları olan vir operasyon yapılınca, Türkiye bir çok nedeni içerisinde olan mülteci savaşının startını verdi. Avrupa'dan para sızdırmak, en önemlisi de Suriye'deki varlığının kabul edilmesi ve pozisyonunun desteklenmesi için Yunanistan Turkiye sınırına doğru mültecileri yönlendirmeye başladı. Bu durum  Yunanistan'da ki  milliyetçi damarı okşadı . Zaten ND hükümetinin bu konuda ki tutumu da belliydi ve göstericileri  de özendirecek şeyler de yapraktan geri durmadı,  hatta  geçiçi olarak mülteci kabulünü bile durdurdu. Bu tür şeyler  milliyetçi ve faşistleri harekete geçirdi. Ülkemizi işgal ettirmeyecegiz sloganlarıyla  ülkenin dört yanında milliyetçi reflekseler gelişmeye başladi. Hattâ Avrupa'da ki faşistler dahi mültecilerin yogun yaşadığı yerlere akin etmeye başladı, hatta adalar da mülteci kamplarında  gönüllü çalışanlara saldırdılar.

Moria mülteci kampı
Tam böylesi sürecin orta yerinde Çin'den başlayan Koronavirüs Yunanistan da da patlak verdi. Yunanistan'da mülteci kamplarının büyük çoğunluğu Ege denizinde bulunan adalarda, Nisan ayına kadar mülteci kamplarında herhangi bir virüs vakasına rastlanmadı.Nisan ayının hemen başında Yunanistan’ın başkenti Atina’nın kuzeyinde bulunan ve toplam 4 bin 800 kişinin yaşadığı Malakasa ve Ristona sığınmacı kamplarında covid-19 virüsü tespit edildi.Bu iki Kampta ki vaka sayısı 28’e çıktı. Bu gelişmenin hemen ardından her iki kamp karantinaya alındı. Bunun üzerine Göçmenlerden Sorumlu Bakan Notis Mitarakis, parlamentoda yaptığı açıklamada, "Virüsün yayılmasını önlemek için tüm gerekli önlemleri alıyoruz" dedi. Adalar da ki en büyük problemlerden biri de Türkiye'den deniz yoluyla kaçak şekilde mültecilerin gelmeye devam etmesi,Yunanistan hukümeti ve kamuoyu en çok bundan çekiniyor . Sokağa çıkma yasağı ilr birlikte doğal şekilde izole olan adalar kampların tüm kötü koşullarına rağmen öyle büyük vakalar yaşamadı. Virüs açısından en çok korkulan kamlardan biri Midilli adasında bulunan Moria kampıydı, 25 bin mülteci bir arada yaşıyor.Neyseki korkulan olmadı, adada sadece bir vaka ortaya çıktı. Umarim bu şekilde de devam eder. Moria da bulunan kampın mutlaka fiziki yapısı küçültmeli ve adada yaşayan mülteciler Yunanistan'a dağıtmalı. Elbette genel önlemlerin de etkisi var ama şans  faktörü daha fazlaydı. Mültecilerin adalarda bulunması doğal izolasyon alani yarattı. Daha sonra tedbirler kapsamında yasaklar gelince adalara gidip gelmeler durdu. Fakat adalar da bulunan ve  kötü koşullara sahip mülteci kamplarına virüs bir ulaşaydı, çok büyük bir insanlık dramı yaşanırdı. Koronavirüs'e karşı   mülteciler yalnız bırakıldı dersek hiç de yalan olmaz ve bunda da hükümetin büyük payı olduğunu yukarıda da biraz anlatmaya çalıştım. Bu bahaneyle yetkililere bir kere daha sesleniyorum, sizler mülteci bir halkın torunlarısınız, evinize sığınmak zorunda kalmış mültecilerin durumunu iyileştirmek için bir an önce harekete geçin. Bugün bu kamplarda büyük bir insanlık faciası yaşanmamışsa bu sizin aldığınız tedbirlerden değil,  biraz şans, biraz da adaların doğal izolasyon bölgeleri olmasından dolayıdır. Ritsona kampında görülen vakalar Moria kampında görülse inanın bu facianın altından kalkamazdınız

KİLİSELERİN COVİD-19 TAVRI VE YAKLAŞAN PASKALYA ...

Yunanistan,Türkiye ve neredeyse bir çok ülkede bazı din adamları ve fanatik dinciler  covid-19 virüsünü  tanrının, ya da allahın cezası olarak insanlığa gönderildi vaazlarında birleştiler. Ülkelerin Covid-19 virüsüne karşı mücadele için aldıkları tedbirleri adeta tanımadıklarını belirten açıklamalar yaptılar, hatta eylemler dahi gerçekleştirdiler. Türkiye'de geç olsa da diyanet camilerde toplu şekilde ibadet etmeyi yasakladi , fakat bir çok ülkede olduğu gibi bazı fanatikler  camilerde, cami önlerinde, apartman ve müstakil evlerin çatılarında  adeta virüse davetiye çıkaracak şekilde toplu şekilde namaz kıldılar. Hatta o beylik sözleri de bir çok kez duyduk. Tanrı Colvid-19 virüsünü insanları cezalandırmak için gönderdi diye, tabi umreciler fiyaskosu var ki ona değinmek bile istemiyorum, devlet ile umreciler el ele virüsü Turkiye'ye yaymada büyük rol oynadılar. 

Yunanistan'da bir kaç gün sonra Paskalya yortusu (bayram) var. Paskalya'nin doğası gereği bir çok yerde toplu şekilde bir araya geliniyor. Kiliselerde toplu şekilde ayın yapılıyor. Kilislerde ayinler bittikten sonra, evlerde, evlerin bahçelerinde paskalya yortusu devam ediyor. Haliyle insanlar yoğun şekilde bir araya geliyor. Bu yüzden Sağlık Bakanlığı sözcüsü Nikos Hardalias bir açıklama yaptı, yaptığı açıklama da  “ [4]Paskalya tatilinde kentlere ve adalara giriş çıkışların yasaklandığını ve acil durumlar dışında hiçbir ulaşım aracına bilet kesilmeyeceğini” açıkladı. Hardalias, yasaklara rağmen “özel otolarla seyahat edeceklere 300’er euro para cezası kesileceğini ve oto plakalarına 60 gün süre ile el konulacağını” da sözlerine ekledi. Hatta  Yunan Kilisesi Kutsal Sinodu  “Köylere, adalara , kiliselere gitmeyin, ayinleri Radyo ve TV’lerden izleyin, kuzu etlerini fırınlarınızda pişirin, kırmızı yumurtaları kendi aranızda tokuşturun, bu yıl evinizde kalın..” şeklinde çağrıda bulundu. Adalar Belediye başkanları ise “Adalarımıza gelmeyin” [5]kampanyası başlattılar ve adalara yapılan “gemi seferlerinin iptal edilmesini ve yalnız gıda ve ilaç nakillerine izin verilmesini” talep ettiler. Rodos açıklarındaki küçük Tilos adası Belediye Başkanı Maria Aliferi, “Adamıza ayak basacak olanlar 15 gün boyunca kiraladıkları evde karantina altında kalacaklarını bilsinler” uyarısında bulundu.

Neden bir anda hükümet, kiliseler üst kurulu, belediyeler aynı anda çağrı yaptılar. Çünkü Türkiye'de ve benzeri bir çok ülke'de görülen dinci fanatiklerin  itaatsizlik eylemleri  Yunanistan'da da görüldü. Yunanistan her ne kadar modern ülke görüntüsü verse de dinin, din adamlarının kamuoyu üzerindeki etkisini asla küçümsememek gerekir. Bu durumu da şu an hükümet olan sağcı ND partisi en iyi bilir ve bu yüzden ne kadar tepki gelse de asla bu tür girişimlere musahamma gösterilmedi.

Atina'da Agios Nikolaos kilisesinde bir papazın gizlice yapmak 

istedigi ayini  karelere böyle yansıdı .

Çünkü Koronavirüs ile mücadelenin başladığı ama daha yasağın gelmediği bir dönemde Selanik'te bir kilisede yapılan ayinde aynı kaşıktan içilen şarap görüntüleri basina yansımıştı. Yasaklardan sinra da böyle görüntüler çıkmaya devam etti ,örnegin mart ayının sonunda İlioupoli'de bir kilise papazi coronavirüs'ten dolayı alınan tedbirlere karşı adeta itaatsizlik eylemi gerceklestirdi.Ayinler yasak olsa da bir gurup kilise cemaati ile ayin yapıldı.Polis bunun üzerine kiliseye gelince polis içeriye giremesin diye kilisenin kapıları kilitlendi.



YUNAN ORTODOKS KİLİSESİ VİRÜS KUTSAL KOMÜNYON YOLUYLA BULAŞMAZ DEDİ.

Yunanistan Ortodoks Kilisesi, koronavirüs salgınına ilişkin resmi bir açıklama yayımladı. Açıklamada,"Ortak bardakla ekmek şarap ayini ve komünyona katılan kilisenin üyeleri için hastalığın bulaşması söz konusu değildir. Her yaştan inananlar bilir ki, Kutsal Komünyon, hastalığın olduğu durumda dahi yaşayan tanrıya kendini teslim etmenin tasdik edilmesi ve sevginin açıkça ilanıdır" denildi..Patras Piskoposu Hrisostomos da ,"Kutsal komünyona inanan herkes bilir ki, hayatta korkulacak bir şey yoktur, bu bir kader meselesidir. Yüzyıllar boyunca Kutsal Komünyon yoluyla bir hastalık bulaştığı görülmemiştir" dedi.

Yunanistan devleti Covid-19 virüsü ile mücadeleyi  başından itibaren çok sıkı tuttu, başta, yani iktidar da sağcı ND hükümeti dahi olsa kiliselere göz açtırmadı, herhangi bir müsahamma gösterilmedi. Çünkü zaten cok zor koşullarda mücadele söz konusuydu ve neredeyse ülke hazinesini bu virüs için seferber etmişlerdi . Ne olursa olsun , kim olursa olsun Covid-19 ile mücadele de başa dönmek istemiyorlardı. Yunanistan'da ilk Covid-19 vakası görüldükten bir süre sonra günlük Covid-19 vakası ortalaması 70 kişi civarındaydı. Bir aylık sıkı bir mücadelen sonunda son bir hafta baz alındığında bu ortalama 30 kişiye inmiş durumda ve günlük ölüm vakası da 1 kişiye düşmüş durumda. Unutmayın Yunanistan devleti bu mücadeleyi kriz halindeki bir döneminde yaptı, ilk başta popülizm ile bile suçlandı. Kriz hâlindeki Yunanistan'ın bu kadar parayı, geliri bu virüs ile mücadeleye kullanılmamasını söyleyenler bile oldu. Bu popülist politikaların ceremesini yine Yunanistan halkının ödeyeceği eleştirileri oldu. Tabi daha o zaman tüm  dünya da coronavirüsün etkileri tam görülmemiş, 100 binlerce insan bu yüzden ölmemişti. Daha sonra, biraz durum daha anlaşılır olunca , dün savurgan diye hükümeti eleştirenler bu sefer yardım kalemlerinin artırılmasını dahi istedi.

Başından beri Yunan hükümetinin çalışmalarını takip eden birisi olarak Yunanistan hükümeti bu zorlu mücadele de zaferini ilan etmeye hazırlandığını söyleyebilirim. Mayıs ayı, bilemedin haziran ayında hükümetten haklı olarak bu zaferin ilanını hep birlikte duyacağız. Elbette bir çok eksikliğin olduğunu da gördüm. İşte sağlık çalışanlarının haklarımın verilmemesi,  Covid-19 virüsü ile mücadele de en ön saf da olmalarına rağmen  onlar için gerekli tedbirlerin tam alınamaması gibi,mülteciler meselesinde neredeyse sıfır önlem alınmaması gibi eksiklikler vardı. Fakat gün gün covid-19 virüsünün durumuna göre her açıdan alınan önlemler virüs ile mücadele de bu güne gelinmesini sağladı. Yunanistan'da yaşayan birisi olarak  Covid-19 virüsüyle mücadele döneminde neredeyse hiç bir korkuya kapılmadım.Yani aç kalacak mıyım , markete, spora, eczaneye, doktora çıkabilecek miyim diye hiç bir kaygı yaşamadım. Dikkatli olarak sporumu her gün dışarıda yaptım, marketime yasaktan önceki düzenimle gitmeye devam ettim.Devlet sağlamasa da Yunanca dil eğitimimi Uluslararası Kızılhaç aracılığıyla görüyordum, şimdi eğitimim internet aracılığyla devam ediyor. Yunanistan'a sığınmış birisi olarak bir bütün olarak Yunanistan devletinin canını  dişine  takarak verdikleri bu mücadeleden dolayı teşekkür ediyorum. Coranavirus yüzünden yaşamlarını yitirmiş tüm canların ailerine taziyelerimi sunuyorum. Ve şu an hastanelerde hala tedavi gören hastalara da acil şifa diliyorum. Bir kere daha geçmiş olsun Yunanistan. Umarım Yunanistan'ın başarlı şekilde verdiği mücadele diğer ülkelere de örnek olur. Unutmadan bir hatırlatma yapmak isterim. Covid-19 virüsü ınsanlığın kendi seçimleri doğrultusunda yine insanlığa musallat ettiği bir şeydir. Kimse binbir tane komplo teorisi üretmesin. İnsan artık doğanın bir parçası olduğunu kabul edip o şekilde yaşamaya devam etmeli, böyle yaşanmadığında neler olacağını bir kere daha korkunç bir deneyim ile anlamak zorunda kaldık. Umarım insanlık yaşanan bu faciadan ders çıkarır ve öyle yoluna devam eder...

Kaynakça

1)https://www.hurriyet.com.tr/galeri-corona-virusu-hangi-hayvandan-bulasti-corona-virusu-ilk-nerede-ve-ne-zaman-ortaya-cikti-41479650/4

2)https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51861400

*http://barisicinaktivite.org/amp/hangisi-iyi-gidiyor-yunanistanin-belcika-hollanda-ve-portekiz-ile-virus-kiyasi/

3)https://www.azinlikca.net/yunanistan-bati-trakya-haber/item/23105-koronali-yunanistan-da-nd-partisi-syriza-yi-ikiye-katladi.html

4)https://ahval.me/tr/yunanistan/yunanistanda-halk-yasaklardan-memnun-ekonomiden-endiseli

5)https://ahval.me/tr/yunanistan/yunanistanda-halk-yasaklardan-memnun-ekonomiden-endiseli


Bu yazı İlk önce kısaltılmış olarak  yeni özgür politika gazetesinde yayınlanmıştır.