esir asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
esir asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2021 Perşembe

Garé'de katledilen esirlerin son mektupları

 Türk ordusunun Garê’de katlettiği esirlerin, Eylül 2019’da Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve CHP Genel Başkanı’na mektup yazdıkları ve serbest bırakılmaları için hiç çaba gösterilmediğinden yakındıkları öğrenildi.


PKK’nin elinde esirken Türk ordusunun Garê işgal saldırısında kaldıkları esir kampını üç gün boyunca yoğun bir şekilde savaş uçaklarıyla bombalayarak yüksek basınç ve gazla öldürdüğü Türk asker, polis ve istihbarat elemanlarının, Türkiye Meclisi Başkanı Mustafa Şentop’a ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben ortak imzalı birer mektup yazdıkları öğrenildi. Ailelerine ayrı ayrı mektup yazan esirlerden biri ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenen bir mektup kaleme alıyor. Kopyaları HPG kaynaklarından edinilen 6 Eylül 2019 tarihli ortak mektuplar, Sedat Sorgun, Ümit Gıcır, Sedat Yabalak, Vedat Kaya, Hüseyin Sarı, Mevlüt Kahveci, Semih Özbey, Süleyman Sungur, Müslüm Altıntaş, Aydın Köse, Adil Kabaklı ve M. Salih Kanca’nın imzasını taşıyor.



“TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI SN. PROF. DR. MUSTAFA ŞENTOP’A” başlığıyla yazılan mektupta, tüm bilgilerinin, alınış şekillerinin, tarihlerin, yerlerin ilgili kurumlarda mevcut olduğu hatırlatılarak, bir sivil dışında polis, muvazzaf askeri personel ve zorunlu askerlik kapsamında silah altına alınan 4 erin bulunduğu hatırlatılıyor. Bu erlerin askerlik süresinin yıllardır bittiği, üstelik Meclis’in çalışmaları neticesinde askerlik süresinin 6 aya düşürüldüğü, bedeli askerliğin sürekli hale getirildiği anımsatılıyor. “Bu erlerin suçu vatani görevlerini yerine getirmeleri midir?” sorusu yöneltilen mektupta, aynı sorunun aileler tarafından da kameralar karşısında defalarca sorulduğuna ama bir karşılık bulamadığına işaret ediliyor.

600 milletvekiline okuyunuz

Devlet yetkililerinin, kendilerinin hangi koşullarda yaşadığını az çok bildiğini ve tahmin edebildiğini kaydeden esirler, Meclis Başkanı Mustafa Şentop’tan bu mektuplarını, Meclis’te 600 milletvekili önünde okumasını talep ediyor. Esirler, şöyle devam ediyor: “Buradaki kişilerin medyatik veya çok zengin ailelere sahip olmamasından dolayı mı bize gereken önem verilmiyor ve bize sahip çıkılmıyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin asker ve polislerine 4 (dört) yılı aşan yaklaşık 1500 (binbeşyüz) gün boyunca sahip çıkmayacağını tahmin bile demezdik.

Sıra bize de gelecek beklentisi

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan veya olmayan birçok esaret altındaki insana, örneğin; 2014 (ikibinondört) yılındaki Musul konsolosluğunun terör örgütü DAİŞ tarafından işgali ve konsoloslukta bulunanların kurtarılması için yapılanlar, Nijerya’da teröristler tarafından esir alınanlar için yapılanlar, Gabon’daki FETÖ mensuplarının alınması için yapılanlar, Rusya’nın tutukladığı Ukrayna askerleri için yapılanlar, Kırım Tatarlarının serbest bırakılması için yapılanlar, El Kaide’nin elindeki Japon gazetecinin serbest bırakılması için yapılanlar gibi esaret altındaki insanlar için yapılan diyalog ve girişimler neticesinde onlar ailelerine, özgürlüğüne, vatanına kavuşturulmuştur. Bizler ise bu haberleri umut içerisinde sıra bize de gelecek düşüncesiyle yıllarca bekledik.

Başka nereye başvurabiliriz?

Geçen yıllar süresince kimse can güvenliğimizi ve sağlımızı garanti edemezdi, hala da edemez. Hayati güvencemiz yokken cesedimizi bile buradan nasıl alacaksınız? Sağlığımızın peşine düşmeyen cesedimizin peşine düşer mi, onu da bilemiyoruz. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM bizim özgürlüğümüzü sağlamayacaksa başka nereye başvurabiliriz? Sizin de çocuklarınız var, bizim ailelerimizin yerine kendinizi koyun, mesela bayramlarda çocuklarınızın gelip ellerinizi öpmesini dört gözle bekliyorsunuzdur. Biz 9 (dokuz) bayramdır ailelerimizi ne görüyoruz ne de onların ellerini öpebiliyoruz. Sadece bir gün çocuğunuzdan ayrı kaldığınızda onu hemen aramıyor musunuz? Biz 4 (dört) yıldan fazladır ailelerimizden ayrıyız ve onlarla hiçbir iletişimimiz yok. Durum böyle iken ya biz ne yapalım? O kadar da vicdan sahibi olmanızı istiyoruz.

Suçlanıyorsak bilelim

Suçlanıyorsak bilmek hakkımız, hakkımızda verilmiş bir mahkumiyet kararı mı var? Bilmek istiyoruz. Ailelere sabredin demek, sorunu ertelemek ya da görmezden gelmekten ileri gidemiyor. Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmelerin tümü bizi umutlandırmıştı fakat ondan da bir sonuç çıkmadı. Neden biz de bu görüşmelerde konuşulmuyor, gündeminize gelmiyoruz? Cezaevlerinde Abdullah Öcalan’ın tecridinin kırılması söylemiyle açlık grevi yapan kişilerin ailelerinin Meclis önünde oturma eylemi yapması üzerine ailelerle görüşüp sizin için Sn. Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı Sn. Abdulhamit Gül ile konuşup taleplerinizi ileteceğim demiştiniz. Bu konuda insanı sahiplenen, özgürlüğüne kavuşturan herhangi bir siyasi parti, oluşum ya da kişi, özgürlüğüne kavuşan insanı, ailesini ve tüm çevresini ömür boyu kazanmış olacaktır.

Bu bakış açısıyla sorumluluk alarak elini taşın altına sokabilecek biri olarak size çağrı yapıyoruz.”


CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na

Esirler, aynı tarihte CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben de bir mektup yazıyor. Bu mektupta da süreci anlatan esirler, son olarak şunları ifade ediyor: “Bu konu ile ilgili 2016 yılında İnsan Hakları komisyonu Başkanı ve sizin de milletvekiliniz olan Sayın Şenal Sarıhan Hanım açıklama yapmıştı fakat bu da yeterli olmadı. Biz sizden mektubumuzu ve bizim durumumuzu kamera karşısında kamuoyuna paylaşmanızı istiyoruz. Sorumluluk alarak elini taşına altına sokabilecek biri olarak size çağrımızdır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyor

Esirlerden Sedat Sorgun, ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben bir mektup kaleme alıyor. Sedat Sorgun, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na "Sayın Cumhurbaşkanım; Allah’ın rahmeti, bereketi sizin ve ülkemizin üzerine olsun. İnşallah, amin" diyerek başlıyor. Sonra kendisini tanıtan Sorgun, nasıl alındığını ve kimlerle, hangi şartlarda kaldığını paylaşıyor.

Hakan Atilla’yı hatırlatıyor

“Cumhurbaşkanım, soruyorum; biz kimiz?” diye soran Sorgun, şöyle devam ediyor: “Burada bize, ‘devletiniz sizi sormuyor, size sahip çıkmıyor, sahip çıksa sizi göndeririz, sizi tutma meraklısı değiliz’ diyorlar. Görünen o ki; doğru söylüyorlar. 4 yıl geçti sıra bize bir türlü gelmedi… Örgüt yöneticileri gelip konuşuyor; ‘devletiniz sizi istesin bırakırız ama size kimse sahip çıkmıyor, şu an sizi bıraksak devletiniz sizi öldürür’ diyor… Hani Halk Bankası Müdür Yardımcısı Hakan Atilla ülkeye döndüğünde bir röportaj vermiştiniz; Hakan Atilla bizim evladımız, ona sahip çıkmayacağız da kime sahip çıkacağız, demiştiniz. Ya biz Cumhurbaşkanım ya biz? Ona neden sahip çıkıldı demiyorum ama biz de varız….”

Ailelerine de yazıyorlar

Esirler aynı tarihte ailelerine de birer mektup yazıyor. Bu mektuplarda genel olarak durumlarını, hasretlerini, beklentilerini ve umutlarını yazan esirler, kimi sitemlerine, hayal kırıklıklarına da yer veriyor.

Bir günah gibi gizleniyoruz

Örneğin Muhammet Salih Kanca’nın mektubu bu anlamda dikkat çekici. Kanca, mektubunda şunları ifade ediyor: “Dikkat çekici bir husus; hiçbir şekilde medyanın konuyu gündeme taşımaması. Bunun arkasında bir irade olduğu aşikar. Bunun birçok sebebi olabilir. Ancak bu sebepler ne kadar meşrudur, soru işareti. Durumuz hakkında devlet yetkililerinin bir açıklama yapması, buradaki herkese bir umut olacaktır. Bir günah gibi gizlenmek üzerimizdeki en büyük yüklerden biri.” 

Kaynak: Yeni Özgür Politika 

3 Haziran 2019 Pazartesi

ÖLSEYDİ TÜRK KALACAKTI ESİR DÜŞTÜ RUM OLDU!


1994-96 yılları arasında PKK tarafından yaralıyken alıkonulan komando İbrahim Yaylalı’nın kişisel hikayesinden ilginç ayrıntılar çıktı…


12 Aralık 2012 Çarşamba 10:07
“Bilmediğim bir savaşın içine, 20 sene boyunca hazırlanarak, 1994’te gönüllü olarak girdim. O gönüllülüğü oluşturan şey elbette o günkü bilincim, bilincimi oluşturan şeyse sistemin dayattığı bilgiler bütünüdür.”
İşte o söyleşi...

Askere gidene kadar yaşadığınız toplumsal çevreyi ve siyasi atmosferi nasıl tarif edersiniz?
Samsun’un Bafra ilçesinde yaşıyordum ve yaşadığımız yer 1980 öncesinde ikiye bölünmüştü. Bafra’nın yukarısı olan “Beş yoldan yukarısı” devrimcilerin; “Beş yoldan aşağısı” ise ırkçıların yoğunlukta olduğu mahallelerdi. Ben de sol toplumsal muhalefete karşı kullanılan ırkçılardan oluşan bir yerde yaşıyordum.
Darbe geldiğinde biz daha çocuktuk. O zamanlar, babalarımızdan sonra, mahallemizdeki genç ağabeyleri örnek alırdık. O kişiler bizlerle top oynardı, yeri geldiğinde bizimle konuşurlardı. Biz de onların mahallemizi koruyan kahramanlar olduklarına, hep doğru, güzel şeyler yaptıklarına inanırdık. Onların, aralarında katillerin de olduğunu, ırkçılar olduklarını daha sonra öğrendik. Biraz da şanslıydık çünkü gençlik yıllarımda hiç MHP, Ülkü Ocakları gibi örgütlenmelerin içinde yer almadım. Artık onların görevleri bitmişti. Bu ağabeylerimizin çoğu o toplumsal muhalefetin bastırılması döneminde kolluk kuvvetlerine destek amaçlı kullanıldı sonra da yok edildiler. Hapishanelere girdiler, işkencelere maruz kaldılar. O yaşadıklarının da etkisiyle bazı şeyleri fark ettiler. Bizi yönlendirmeye çalışmadılar çünkü kendileri de “Bu devlet için mi ben bunları yaptım? Beni komünistlerin üzerine saldılar ama işleri bitince de beni suçlu gösterdiler” dediler.
1980 sonrası yetişen, bizim kuşağımız “kayıp kuşak”olarak anılır. 12 Eylül döneminde birilerinin üzerinden tanklar toplar geçerken, o dönemin çocuklarının üzerinden de ruhsal anlamda aynı tank ve toplar geçmiştir. Sonrasında da, yaygınlaşan “tüketim toplumu”anlayışıyla apolitik bir gençlik oluştu.
Ben 20 sene boyunca, sorgulamadığım bir savaşa gönüllü olarak katılmak için yetiştirildim. Devletin egemenliğini sürdürmesi için uyguladığı politika, cenazeler yöntemiydi. Gelen cenazeler üzerinden tekrar tekrar savaşın, savaşa gidecek hırsa sahip gönüllü gençlerin üretilmesi sağlanıyordu. Karadeniz de bu anlamda savaşa bilenen bir bölge haline geldi. Birçok ırkçı, şoven örgüt, bu politikalar sayesinde kendilerini toparlayıp, sol hareketlerin boşalttığı yerleri doldurdu. Yazın camilere gittiğimizde orada anlatılanların da savaşı üreten konuşmalar olduğunu görürdük. Haliyle, beni şekillendiren insanlar o ırkçı zihniyete sahip kişilerdi. Kendimi savaş ikliminden kurtarıp, bir şeyleri sorgulama seçeneğim asla olmadı. Ben de yaşım geldiğinde bu bilinç ile gönüllü olarak askere gittim.

Zorunlu askerlik hizmetine başlamanızdan esir düşmenize dek neler yaşadınız?

Orduya 1994’ün baharında katıldım ve komando yapılarak Gabar’a gönderildim. Orada birçok köy boşaltmalarına katıldım. Her gün kilometrelerce yürüyor, çok efor harcıyorduk. Bize yemek geliyordu ama sınırlı sonuçta, yetmiyordu. Bir gün birkaç arkadaş, “Gizlice bir köye gidip bize erzak vermelerini rica edelim” dedik. Ancak bulunduğumuz yerin civarındaki köyler de hep “yasaklı”olarak bilinen, koruculuk yapmayı kabul etmemiş, PKK’ye destek verdiği söylenen köyler. Yine de bir tanesine hızlıca gittik. Köyün ortalarında yaşlı bir amcaya rastladık. Para uzattığımız halde reddederek, bize bal ve badem verdi. Ayrılmamızdan önce de, “Çocuklar siz buranın soğuğunu bilmezsiniz, üşürsünüz” diyerek kapısının önündeki telde asılı duran iki çift çoraptan birini uzattı. Ertesi gün PKK’ye yataklık ettiği gerekçesiyle aynı köyde arama yapılacağını bilmiyorduk. Ama oradaki köylülerin PKK’ye yardım etmesi mümkün değil; o bölgede askerlerin konumlandığını, köylülere zarar verebileceklerini bildiğinden gerilla asla gelmezdi oralara. Zaten bir göçe zorlama politikası vardı; askerler, köylülerin yüz metre ötedeki tarlalarına gitmelerini bile engelliyorlardı. Baskıya dayanamayıp köylerini kendiliğinden terk etmeleri bekleniyordu. Ertesi sabah hazırlandık, o köyün gerillaları nasıl beslediğine dair yapılan propaganda konuşmalarının ardından köye girdik. O zaman bölgeye gelmemin üzerinden bir ay bile geçmemişti, ilk kez böyle bir köy aramasına katılıyordum. Üç tim halinde ilerliyorduk, ben de ikinci timdeydim. Sonra, bir kargaşanın içine düştüğümü hissettim. İnsanlar dövülüp, tartaklanıp, evleri talan edilerek zorla sokaklara atılıyordu. Bu manzaraya bakarken, arkamdan dumanların yükseldiğini gördüm. Meğer son giren tim de boşaltılan evleri, bağı, bahçeyi yakarak ilerliyormuş. O ana kadar köy yakması olacağından haberim yoktu. Etrafımda kadınlar, çocuklar ciyak ciyak bağırıyor, ağlıyor… Bir anlığına duraladım, “Acaba dün tanıştığım amcayı bulabilir miyim? Zarar görmesinden evvel onu köyün dışına çıkartabilir miyim?” diye düşündüm. Her ne kadar propagandalar yapılmışsa da, 20 senedir bu savaşa gelmeye hazırlanmışsam da, daha dün çok insani bir şey görmüşüm bu köyün insanından. Hep haklarında anlatılanları dinlemişsem de, daha önce hiçbir Kürtle bir araya gelmemiştim. Koştum, evi buldum ancak yakınlarında kimse yoktu. Bir gün önce gördüğüm diğer çorapları yanarken buldum. Ben orada dolanırken bir tane uzman çavuş geldi, “Sen neden birliğinde değilsin?” diye bana bir tokat attı. Hemen koşup birliğimi buldum. Bir yandan da hala, “Bunlar da terörist, PKK’yı besleyenler bunlar!” diye sürekli ajite ediyordu üstlerimiz. Yapılan onca şeye rağmen askerlerin hala insani bir yanı kalmışsa onu da köreltmek için yapıyorlardı bunu. Birliğe döndüğümüzde, o günkü eylemlerin insanlık ve hukuk dışı olduğunu bildikleri için bize bir saate yakın, yapılanların ne kadar gerekli ve doğru olduğunu anlatan konuşmalar yaptılar. “Bunlar üç-beş dışarıdan beslenen çapulcu, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü bozmak için gönderilmişler, içlerinde Ermeniler, Rumlar da var” gibi propagandalar yapıyorlardı.

42309

20 yıl boyunca psikolojik olarak savaşa hazırlandığınızı söylediniz. Peki askerler cephedeyken savaşa nasıl hazırlanıyorlar?

Öldürülen gerillaların cesetlerinin, motivasyonumuz artsın diye önümüzde parçalanmasına şahit oldum. Bir defasında ben mide krampları geçirdim. Bir insanın kafasının, kolunun, bacağının kesilişini, bağırsaklarının dışarı çıkartılışını izlemek dayanılacak gibi bir şey değil. O esnadaki rahatsızlığımı gizleyemeyince de cinsiyetçi söylemlere maruz kaldım, “Sen erkek değil misin? Sen nasıl Türksün? Yoksa ‘şey’ misin?” gibi laflar işittim. Bazı daha eski komandoların öldürdükleri gerillaların kulaklarını kesip boyunlarına kolye yaptıklarına da rastladım.

Nasıl esir düştünüz?

Birliğimiz bir süre daha orada kaldı. Bir zaman sonra, Jandarma ile gerilla arasında bir çatışma çıktığı ve 20’den fazla kayıp verdiğimiz haberi geldi. Bir tane de asteğmenin yaralı olarak esir düştüğü bildirildi. Biz bölgeye gittik ve köylerde 2 günlük bir arama yaptık ama herhangi bir gerilla varlığına rastlamadık. Akşam kamp kurduğumuz yerde gerillaları gözlediğimizi zannediyorduk, meğerse gerillanın pususundaymışız. Gece tam da yağmur başlamışken, üç koldan uzun namlulu silahlarla taciz atışı yapılmaya başlandı. Bir kurşun da benim sağ ayağımı sıyırmış ancak o esnada fark edememişim. Oradan uzaklaşmak için koşarken yanlış bir yere bastım ve yaklaşık yüz elli metre aşağıya, dere yatağına düştüm. Orada bayılmışım. Gece kendime geldiğimde ilk iş silahımı kontrol ettim, sağlam olmadığını anlayınca düşmanın eline geçmemesi için tamamen kırdım. Etrafta kimse kalmamıştı, üzerimdekileri çıkartıp yarama sardım ve üç-beş metre yukarıda sığınacak bir oyuk buldum. İlk gün çantamdakilerle idare ettim ama ikinci gün kan kaybından bayılmışım. Gerilla da 50 kadar kişiyle bulunduğum yerin altına gelmiş; kadın bir gerilla ateş yakmak için çalı çırpı toplarken beni bulmuş. Yaşadığımı ve asker olduğumu anlayınca diğerlerine haber vermiş. Gerillayla ilk kez orada karşılaştım. Benim kafamda formsuz, düzensiz, çapulcu, garip yaratıklar olarak yer etmişlerdi ama karşımda kıyafetleri ve traşları düzgün, çoğu genç olan insanlar vardı. Aklımda hep ele geçirilen ama itirafçı olmayı reddeden gerillalara yapılan muameleler olduğu için, “Acaba beni nasıl işkencelerle öldürecekler” diye düşünüyordum. O sırada gerillalardan biri yaklaştı, kendisini Kurtuluş Ordusu mensubu olarak tanıttı. Bana Cenevre Sözleşmesi’ne göre savaş esirleri olduğumu ve protokolde yer alan tüm haklarımdan yararlandırılacağımı söyledi. Bize bunların hiçbiri öğretilmemişti, benim Cenevre Sözleşmesi’nden, haklarımdan falan haberim yok, hala ne zaman öldürecekler diye bekliyordum. Velhasıl, beni oradan indirdiler ve tedavi etmek istediler. Tedaviyi de yemeği de reddettim. Bir süre sonra tekrar bayılmışım; ayıldığımda yaramın sarılmış olduğunu gördüm. Bu defa da, “Herhalde beni önemli birisi zannettiler, önce tedavi edip sonra bilgi almak için işkence edecekler” diye geçiriyordum içimden. Yani o kadar inanasım gelmiyordu bana insanca davranabileceklerine. Sonra bölük komutanları da geldi ve durumum netleştikten sonra serbest bırakılacağımı, varlığımın uluslararası kurumlara bildirileceğini, korkmamamı söyledi. Ardından askeri telsizlere “Şu birliğe bağlı, şu nüfusa kayıtlı İbrahim Yaylalı PKK’ye bağlı ARGK ordusunun esiridir” diye Türkçe olarak anons geçti. Aynı bilgiyi Kızıl Haç gibi kurumlara da ilettiler. Bunu yapmalarının nedenini sonradan öğrendim. 1992’de esir aldıkları askerler, uluslararası kuruluşlara bildirmeden serbest bırakıldıktan sonra Türk ordusu tarafından öldürülmüş. Kamuoyuna da “PKK esir aldığı askerleri öldürdü” diye aksettirilmiş. Benzer durumlar yeniden yaşanmasın diye alıyorlarmış bu tedbirleri.

Esirliğiniz boyunca neler yaşadınız? Nasıl muamele gördünüz?

Bir süre sonra Kuzey Irak’a götürüldüm. Hiçbir zaman kötü muamele görmedim. Hatta bir keresinde yanımızda battaniyeye sarılmış ceset gibi bir şey vardı, meğer çatışmada ölen bir gerillaymış. O an Türkiye’deki cenazelerde yaratılan linç ortamlarını düşünerek çok korkmuştum. Ama o cenaze bir katıra yüklendi, ben yürüyemediğim için ayrı bir katıra bindim ve bölgeden çıkana dek yolculuk 2-3 gün böyle sürdü. Sürekli yüzlerinde nefret ifade eden bir mimik aradım. Ama tek bir kötü bakışla, sözle karşılaşmadım. Bu da içimde çelişkilerin oluşmasına yol açtı ama elbette, 20 sene boyunca insanın kişiliğine oturtulan savaş kimliğinin bir anda kaybolması çok zor.
Kuzey Irak’a geçtiğimizde Mustafa Karasu geldi ve tüm haklarımı okudu. Kızıl Haç’ın ziyarete geleceğini, hem sağlık kontrolü yapacaklarını, hem de yazacağım bir mektubu aileme ileteceklerini söyledi. Ayrıca kampta, tek başıma süreci beklememin psikolojim için yıpratıcı olacağını söyleyerek beni diğer esir askerlerin de olduğu başka bir kampa göndereceğini de ekledi. Gönderildiğim yerde 15 asker daha vardı. Orada 7 ay kaldık. Bize, gündemden kopmamamız için ulaşabildikleri tüm günlük gazeteleri getiriyorlardı. Türkiye’deki televizyon kanallarını da izleyebiliyorduk. Bir zorunluluğumuz olmamasına rağmen birkaç arkadaşımla birlikte kamptaki günlük işlere yardımcı oluyorduk. Çünkü belirsiz günler boyunca beklerken hiçbir şey yapmamak çok daha yorucu bir şey, bize onların söylediği de buydu. Bu sırada kobra helikopterleri de sürekli kaldığımız yeri vuruyordu. Bir zamanlar senin olan şeyin sana karşı döndüğünü görmek çok ilginçti, kocaman mermiler, tüfekler…
Aileniz durumunuzdan haberdar olunca ne yaptı?
Üçüncü ayda ailemle telefonda görüştüm. Aileme askerlik şubesinden beni sordurmalarını, gerekirse sivil toplum örgütlerine de gitmelerini söyledim. Askerlik şubesine gittiklerinde, “Bizim elimizde böyle bir asker yok, hiç gelmemiş” yanıtını almışlar. Ailem, teröristlere destek olduğunu düşündükleri İnsan Hakları Derneği yerine mafya gruplarından yardım istemişler. Onlar bu işlerle meşgulken dağda da 7’nci ayı doldurmuştum. Arada, Milliyet’ten Namık Durukan, Hürriyet’ten Faruk Balıkçı gibi gazeteciler geliyordu. Durumum onların aracılığıyla ulusal basına da yansıdı. Sonraları ailem Genelkurmay’dan tanıdık bir albay yardımıyla bilgi almaya çalışmış. Gazetelerde çıkan savaş karşıtı açıklamalarımın rahatsızlık yarattığını o şekilde öğrenmişler. Açıklamalarımdan sonra Bafra ve civarında araştırmalar yapılmış; kökenimizin Bafra yakınlarındaki bir Kürt köyüne dayanıp dayanmadığına bakılmış. Oradan sonuç çıkmayınca başka kaynaklara yönelmişler. Bir gün kapımızı bir subay çalmış. Babama, “Bu işi çok kurcalamayın. Araştırdık, kökeninizin Rum olduğunu tespit ettik. PKK da Rumların, Ermenilerin desteklediği bir örgüt. Eğer uğraşmaya devam ederseniz başınıza bela alırsınız” diye göz dağı vermiş. Bu sefer bizim aile de karışmış, “Biz nasıl Rum oluruz? Rumsak nasıl müslümanız?” diye.

Aileniz sizi ararken kendi etnik kimliklerine ilişkin bir bunalımın içine düştü yani. Bu yeni durumla aileniz nasıl baş etti? Siz nasıl etkilendiniz?

Meğer bu durum babalarımızdan da saklanmış. Bunun ortaya çıkmasıyla birlikte özellikle genç nesillerde bir aidiyet sıkıntısı oluştu. Bana gelirsek… Görevim sırasında öldürmüş veya ölmüş olsaydım “Türk” kalacaktım,cenazem üzerinden de savaşın devamlılığı sağlanacaktı. Ama esir düştüğüm ve savaşa dair gördüğüm hukuksuzlukları dile getirmeye başladığım için bir anda ırkçılıkta kodlanmış olan tüm kötülükler bende vücut buldu. Rumluk, Alevilik, Ermenilik, bir şeyleri sorgulamak, sol muhalefet olmak, farklı olmak…

Esaretiniz nasıl son buldu?

Toplamda 2 yıl 3 ay kadar esir kaldım. Esirlerin iadesi için bir heyet oluşturuldu. Ancak savaş karşıtı açıklamalarım, ailelere çocuklarını savaşa göndermemeleri yönünde yaptığım çağrılar yüzünden benim Türkiye’ye dönmem pek mümkün gözükmüyordu. Üçüncü bir ülkeye gitmek gibi seçenekleri de değerlendiriyordum ama asıl isteğim barış sürecine katkı yapabilmek için Türkiye’ye dönmekti.
Esir askerlerin aileleri ve İnsan Hakları Derneği yetkilileri, dönemin milletvekillerinden Fethullah Erbaş’a gidip PKK’nin bizi bırakacağını, ama kendisinin yardımına ihtiyaç duyduklarını söylemişler. O da bu insani sorumluluktan kaçamayacağını basına duyurmuş. Bunun üzerine, MAZLUMDER, İHD, Akın Birdal ve Fethullah Erbaş’ın aralarında olduğu bir heyet kuruldu. Heyet,ailelerle birlikte Habur’u geçerek gerilla ile görüşmelere başladı. Ancak o sırada çatışmaların yeniden başlaması veya Türkiye’yle yaşanan başka bir sorundan ötürü görüşmeler tıkandı. Yine de iyi niyet göstergesi olarak iki asker bırakıldı. O iki kişi ve aileleri hemen Türkiye’ye dönmediler ve görüşmeler kesin olarak sonuçlanana dek Zaho’da kalmaya devam ettiler.
Bu arada basında Fethullah Erbaş hakkında, “Sen nasıl kampa gider, PKK bayraklarının altında teröristlerle görüşürsün?” diye eleştiriler çıkmaya başlayınca KDP ile PKK arasındaki boş bir alan ayarlandı ve görüşmeler burada sürdürüldü. En sonunda taraflar arasında karşılıklı mutabakat sağlandı, böylece biz de bırakıldık. Araçlarla Habur’a geldik. Diğer askerlerle birlikte sınırdaki köprüyü geçtiğim sırada iki sivil giyimli kişi kollarıma girdi ve beni gruptan ayırdı. İHD yetkilileri ve Akın Birdal müdahale etmeye çalıştı ama bir süre sonra geri getirileceğim söylenince bir şey yapamadılar. MİT ya da JİTEM’e ait bir binaya götürüp, “Nerede tutuldunuz? Neler yaptınız?”diye sorguladılar. Sadece benim alınmamın sebebi, diğer askerlerden 1 buçuk sene fazla süre orada bulunmuş olmam ve savaş karşıtı açıklamalarımdı. Ben harita uzmanı değilim sonuçta, tutulduğum yeri bilmediğimi söylediğimde ağır hakaretlere, tehditlere maruz kaldım. Sonuçta beni bırakmadılar. Diğer askerler ve aileler Diyarbakır’a dönüp, oradan memleketlerine dağılmışlar. Beni ise Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi hakimine götürdüler. O da, “Nasıl gelişti olaylar?” diye sordu. Ben tam “Süreç şöyle gelişti…” diye cümleme başlamıştım ki, adam bana “Seni PKK’lı, adi herif! ‘Süreç’ kelimesini PKK’lılar kullanır, Karadenizli olacaksın bir de!” diye bağırmaya başladı. Meğer bu hakim de Karadenizliymiş ve “deli” lakabıyla bilinirmiş. Ben de, “Sen ne diyorsun? Eğer benimle ilgili elinde bir delil varsa söyle, ifademi alacaksan al, ben veririm sen gereğini yaparsın” dedim. Tabi onun üzerine çok öfkelendi ve “Alın götürün bunu, hapishanede iyi bakın” dedi. Meğer o “iyi bakın”ın anlamı başkaymış. Askeri hapishanede 3 buçuk ay kaldım, bana baya bir iyi baktılar. İlk götürüldüğümde hapishanenin kapısı açıldı ve biri öne atılıp sırtıma tekme attı. Diğerleri de bir yandan sopalarla vuruyordu, sonrasında kıyafetlerimi çıkarttılar ve tazyikli su tuttular. 3 buçuk ayın sonunda artık sorgulama falan kalmadı, onların gözünde “vatan haini” olduğum için sürekli işkence gördüm.

Askeri cezaevinde işkence gördüğünüz sırada yargı süreci ne aşamadaydı?

“Uluslararası firar” iddiasıyla askeri yargılamaya tabi tutuldum ama PKK tüm süreci Kızıl Haç’a teyit ettirdiği için o dava hemen düştü. Ancak ikinci aydan sonra “örgüt propogandası” ve “örgüt üyeliği” suçlarıyla dava açıldı. O dava 2003’e kadar sürdü ama 3 buçuk ay sonra tutuksuz yargılama kararı verdiler. Tahliye olurken, artık tarafsızlığı bitmiş, savaş karşıtı birisi olarak sivil yaşama döneceğimi düşünüyordum. Ama beni yeniden askere alıp, hapishanedeki işkenceleri yeterli bulmamış olacaklar ki, yine aynı 3’üncü tugayın 1’inci taburuna gönderdiler. Bir süre tabur komutanının hakaretlerine maruz kaldım. Daha sonra beni ana karargaha yolladılar ve silah vermek istediler ama ben silahla eğitime çıkmayı da, başka herhangi bir faaliyette bulunmayı da reddettim. Bunun üzerine oradaki bahçelerden birinin sorumluluğunu verdiler ve “Durumun netleşinceye kadar sen burada kal”dediler. Orada 15 ay tutuldum, “durumum netleşinceye kadar” yani. Çarşı izinlerine bile uzmanlar eşliğinde çıkıyordum.

Zorunlu askerlikten sonra hayatınıza nasıl devam ettiniz?

Askerliğim süresince mahkemeler de devam ediyordu. O sırada bir takım kişiler Bafra’ya gidip hakkımda, “Bu teröristtir, yaklaşmayın buna” diye konuşmuşlar. Askerlikten sonraki 3-4 sene hiç dönemedim Bafra’ya. Sonraki dönemde de “Hakkınızda ihbar var” deyip sürekli evimi bastılar. Polis, çalıştığım iş yerlerine baskı yaparak defalarca işimden etti. “Madem sen bu çarkın dışına çıktın, biz de sana yapmayacağımızı bırakmayacağız”dediler bana açıkça. Ama sistemin anlamadığı bir şey var. “Bilgi köleliktir” denir. Bilginin nasıl bir şey olduğunu bir kez anlayınca artık onun peşini bırakamazsın, vicdan da böyle bir şeydir. Bir kere o körelmiş, üzeri tozlanmış olan vicdanın üzerindeki sis dalgası kalkarsa artık onun karşısında bedenin yapabileceği çok bir şey yoktur. Aç kalır, kolu kırılır, sürünür, birçok bedel ödersin ama artık vicdanı susturamazsın. Halkımız için de bu bir defa yapılabilse, vicdanlarına dönmeleri sağlanabilse, Kürdistan’da işlenen birçok suç gösterilebilse, barışın, kardeşliğin önüne kimse geçemez. O zaman halk, üzerindeki militarist baskıyı silkeler atar.

Esir asker olmak, iki taraf savaşırken kendini pazarlık masasında bulmak nasıl bir his? Bu durum esir askerleri nasıl etkiler?

Her esir askerde bir travma söz konusudur. Ben esirken Mesut Yılmaz bir açıklama yaptı. “Siz hangi askerleri almaya gidiyorsunuz? Bunların kimler olduğunu biliyor musunuz?” diye konuştu. Ben işaret ettiği kişilerle bir seneden fazla bir arada yaşadım. Siyasetle, sol görüşle hiç tanışmamış, tamamen karşı tarafa zarar vermek üzere savaşa katılmış kişilerdi. Ama esir düşünce bir anda istenmeyen kişi oluverdiler. Televizyon programlarında benimle ilgili, “eroinman, örgütle bağlantılı” gibi pek çok ithamlar yer aldı. Oysa ki ben 30 yaşıma dek sigara dahi içmemiştim ve başta da bahsettiğim gibi, askere giderken tamamen apolitik bir kişiydim.

Sizin durumunuzda travma, pek çok esir askerinkinden daha ağırdı. Yalnızca PKK elinde esir kalmadınız, daha sonra da işkencelerle, kötü muamelelerle ve davalarla yüzleşmek durumunda kaldınız. Kendi travmanızı nasıl atlattınız?

İşkenceleri, tehditleri görüp biraz daha sessiz kalmayı yeğlediğim zamanlar olmadı değil. Ancak vicdan bir kere harekete geçtiğinde seninle devamlı konuşuyor. Ben zindanlarla, askeri hapishanelerle ilgili ilk defa yazarken ellerim titriyordu. Sağımda solumda kimsecikler yok, polis yok ama içime işlemiş bir korku vardı. Savaşta birilerini öldürmeye giderken korku hissetmezsin fakat sen sisteme karşı ayağa dikilmeye kalktığında korku mekanizması devreye girer. Suça bulaştırılmışsan ama karşı bir tutum alman gerekiyorsa o korku devreye girer, yalnızlaştırılırsın. Günden güne yaşadıkların ve gördüklerinle içine kapanmaya başlarsın; bunlar en sonunda seni hasta eder, deli eder. Çoğu intihar da böyle olur. Savaşa bulaştırılan, suç işlemeye itilen sıradan askerler, uzman çavuşlar ve orta ölçekli subayların bir kısmı daha sonra bu suçlarla yüzleşemeyip intihar ettiler. Kullanılıp köşeye atıldılar; onları Frankenştayn gibi yaratanlar, bir köşede kendilerini yok etmelerini, ölmelerini bekledi. Belki o insanlara benim şöyle bir çağrım olabilir; “Artık korkmasınlar. Durumlarının sorumlusu sistemin kendisidir, onları ölüm makinaları haline getiren de, savaştıran da bu sistemdir. Suçluluk içinde yaşamaktansa, kendileri ile yüzleşmeleri, durumlarını deşifre etmeleri, nasıl savaşa itildiklerini anlatmaları onlar için kurtuluş yolu olabilir.”
Benim de kendimle yüzleşmem çok zaman aldı. Senelerce cesetlerle yatıp, cesetlerle kalktım. Senelerce yakılmış evlerin kabuslarıyla uyandım. Tepki koyup, beni savaşa bulaştıranları, beni savaşa dahil edenleri, beni oraya süren koşulları insanlarla paylaşarak, yakılan köyleri, yıkılan ocakları yazarak, o durumla yüzleşerek hastalıklı yanımdan kurtulmaya başladığımı gördüm. Bu sendromu kendimi yavaş yavaş ifade ederek, yazarak, yalnız olmadığımı fark ederek aşabildim.

Yazdıklarınız başka davalara konu oldu mu?

Bir yazıma, bir de konuşmama dava açıldı ama aleyhimde bir sonuç çıkmadı. Sonraları tehditler de kesildi. Yoğun bir çelişki halindeysen, durumunu netleştirmek, kendi saflarına geri getirmek için üzerine gelirler ama bende artık ok yaydan çıkmıştı. O tür şeyleri ordudayken ve askeri hapishanedeyken denediler. Aynı insana ikinci defa aynı yöntemlerle baskı yapamazsın, başka şeyler denemen lazım. Şahit olduklarımı paylaşmaya başlayınca, militarizme, kapitalizme karşı mücadele eden kişilerin varlığını fark edince yavaş yavaş ayağa dikildiğimi gördüm. Belki de zorla aktivistleştirildim. Sen bireyin her şeyine, her alanda saldırırsan o da sana karşı ayağa kalkar ve güçlenir. Bunları yaşamış herkesin de artık ayağa kalkması gerekiyor. Yoksa onları ölüm çukurlarına gönderenler kazanır. Benim askere gittiğim yıl doğanlar şu an askere gidiyorlar. Aradan 18 sene geçmiş ve yine aynı ölümler meydana gelecek, o ölümler yine kutsanacak, o cenazelerden yeni suç makineleri oluşturulacak. O suç makineleri savaşta ölmeyip geri dönebilirlerse, neden orada olduklarını anlayamadıkları için bu sendromun içinde kendi kendilerini yok edecekler. Asıl suçlular ise savaş politikalarını işletmeye devam edecekler.

Röportaj: Cankız Çevik / siddethikayeleri.com

Bu söyleşi Ilke haber'de yayınlandı  oraya gelen okuyucu  yorumları :



30 Mayıs 2019 Perşembe

Raci Bilici : Esir alınan Asker ve Polisler görmezlikten geliniyor

Hükümeti, son yıllarda alıkonulan asker ve polisleri görmezlikten gelmekle eleştiren İnsan Hakları Derneği (İHD) MYK Üyesi Raci Bilici, İmralı’dan gelen mesajla birlikte ise ülkede yeniden barış umudunun doğduğunu belirtti.


HPG tarafından alıkonulan asker ve polislerin aileleri, dün Ankara’da İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkezi’nde yaptıkları basın toplantısının ardından Meclis’te HDP, CHP ve AKP grubu temsilcileri ile görüştü. Yaptıkları görüşmelerde aileler, 4 yıla yakın süredir göremedikleri yakınlarına yeniden kavuşabilmeleri için adım atılması yönündeki taleplerini yineledi.
Ailelerle birlikte siyasi parti temsilcileriyle yapılan görüşmelerde yer alan İHD Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyesi Raci Bilici, partilerin alıkonulan asker ve polisler konusundaki yaklaşımına dair konuştu. Bilici, bununla birlikte PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla kamuoyuna ilettiği mesajda yer vurgular ve yarattığı hava konusunda da değerlendirmede bulundu.

‘ALIKONULAN ASKERLER GÖRMEZLİKTEN GELİNİYOR’

Alıkonulan asker ve polislere dair dernek olarak bugüne dek birçok girişimde bulunmalarına rağmen sonuç alamadıklarını dile getiren Bilici, son yılara nazaran geçmişte alıkonulan asker ve polisleri hükümetle yaptıkları görüşme sonrasında alabildiklerini belirtti.
Bilici, “O dönemlerde hükümet bizi resmi olarak kabul etti. O resmiyet üzerinden PKK ile iletişime geçerek, askerleri almıştık. Bugüne kadar bu yöntem söz konusuydu. Özellikle son dönemlerin yaklaşımı ise çok farklı. Meseleye dahil olmayan, görmek istemeyen, görmezlikten gelen, hakikat ile yüzleşmeyen bir durum söz konusu” dedi.
Hiçkimsenin özgürlüğünden alıkonulmasını istemediklerini, bütün çabalarının da bu yönde olduğunu vurgulayan Bilici, Aileler öteden beri şubelerimize gelip, çözüm istiyorlar, arabulucu olmamızı istiyorlar. Biz de ailelerin talebini siyasal iktidara iletmek zorundayız. Bu kanalı açmak zorundayız” diye belirtti.

‘İLGİLİ KURUM VE KİŞİLERLE TARTIŞTIKTAN SONRA DÖNÜŞ YAPACAKLAR’

Bilici, Meclis’te HDP, CHP ve AKP grubu temsilcileri ile dün yaptıkları görüşmelere dair ise bilgileri paylaştı:
“Görüşmeler bize göre olumluydu. Umuyoruz ve diliyoruz ki geçmişte olduğu gibi bu konuda olması gereken yol ve yöntemlerle adım atılır ve sonuç alınır. İnsanlar özgürlüğü elinden alınmış ve bunun biran önce sonlandırılması gerekiyor. Siyasal iktidarın da aynı hassasiyetle yaklaşması gerekiyor. Talepleri ilettik ve ısrarcı olmaya devam edeceğiz. İHD olarak bu konuda daha önce Cumhurbaşkanından, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’dan, bakanlardan randevu talep etmiştik. Ancak olumlu bir karşılık gelmedi. Son talebimize yanıt verildi ve AKP Grup Başkanı Naci Bostancı ile görüşme sağladık. Görüşme olumluydu. Pozitif bir yaklaşım söz konusuydu. Bu meseleyi ilgili kurum ve kişilerle tartıştıktan sonra bize dönüş yapacaklarını söylediler. Umarım bir dönüş olur, onların dönüşlerini bekleyeceğiz.”

‘ÜLKEDE YENİDEN BARIŞ UMUDU DOĞDU’

İmralı’dan gelen mesaj sonrasında ülkede yeniden barış umudunun doğduğunu söyleyen Bilici, mesajda dile getirilen noktaların bu ülkenin ihtiyacı olan şeyler olduğunu vurguladı.
Öcalan’ın mesajında üzerinde durduğu bu vurguların gereklerinin yapılması gerektiğini kaydeden Bilici, “Ciddi bir tartışma yürütmek lazım. Mesajda onurlu bir barışın gerçekleşmesi, diyalog ve müzakerenin tekrar başlaması, çatışmaların biterek, demokratik siyasetin önünün açılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu ülkede herkes herşeyi özgürce tartışabilmelidir. Ortaya koymak istediği bu projeyi, toplumun tüm kesimlerinin bilmesi gerekir. Kendisinin 2013 noktasında olduğu ve üzerine düşen her şeyi yapmaya hazır olduğunu söylemesiyle pozitif yaklaşımını bir kez daha ortaya koydu” dedi.

‘BU DURUM AŞILIRSA TÜRKİYE NEFES ALIR’

Gerek siyasal iktidar tarafından gerekse de ana muhalefet partileri ve diğer siyasi partilerin tamamının bunun üzerinde yoğunlaşması gerektiğini vurgulayan Bilici, son olarak “Artık bu durumun aşılması gerekiyor. Bu aşıldığı zaman Türkiye çok ciddi bir nefes alır, demokratik siyasetin de önü açılır. Ekonomi ve sosyal haklarda ciddi gelişmeler olur ve bir güven oluşur. Hukuk gerektiği şekilde yaşam bulur” diye konuştu
Κaynak : Özgür Manşet

SAVAŞ RANTİYESİNE KARŞİ PKK BİR JEST OLARAK ELİNDEKİ ESİRLERİ BIRAKMALI

                 Yannis V Yaylali


PKK'nin çeşitli yerler ve zamanlar da esir aldığı asker ve polislerin yakınları İHD'nin öncülüğünde bir kere daha çocuklarını kurtarabilmek için harekete geçti. Önce İHD genel merkezinde bir araya gelen aileler ile İHD basın açıklaması gerçekleştirdi.


İHD genel merkezinde yapılan açıklama da daha önceki esir alma olayları ve esir alınan kişilerin kurtarılmasına ilişkin bilgiler paylaşıldı. Daha sonra  PKK/HPG tarafından 24 temmuz 2015 tarihiyle itibarıyla çeşitli yer ve zamanlarda esir alınan asker ve polisler ; 24 Temmuz 2015 günü Diyarbakır-Bingöl karayolunda polis memuru Vedat Kaya, 28 Temmuz 2015 günü Diyarbakır-Bingöl karayolunda polis memuru Sedat Yabalak,13 Ağustos 2015 günü Diyarbakır-Lice karayolunda uzman çavuş Hüseyin Sarı ve er Sedat Sorgun ile er Süleyman Sungur,18 Eylül 2015 günü Dersim-Erzincan karayolunda astsubay Semih Özbey,2 Ekim 2015 günü Dersim-Pülümür karayolunda er Müslüm Altuntaş ve er Adil Kavaklı,12 Aralık 2015 günü Şırnak merkezde uzman çavuşlar Sedat Vardar ve Ferdi Polat,21 Eylül 2016 günü Hakkari’de uzman çavuşlar Ümit Gıcır ve Mevlüt Kahveci, Sedat Vardar ve Ferdi Polat  ile ilgili İHD'nin başarısız kalan kurtarma çabaları anlatıldı.

İHD ailelerin de katıldığı basın açıklamasının devamında önce 'Siyasi iktidara ve demokratik kamuoyuna sesleniyoruz'  diyerek 'Alıkonulanların serbest bırakılması için elinizden gelen bütün çabayı gösteriniz.' dedi . Ardından ise çeşitli yerlerden asker ve polisleri  esir alan  PKK’ye de insancıl hukuk kuralarını hatırlatan İHD “alıkonulan asker ve polisleri serbest bırakmaya çağırıyoruz. Serbest bırakılmaları için üzerimize düşen her türlü girişimde bulunmaya ve teslim almaya hazır olduğumuzu belirtiyoruz.” Dedi .

Daha sonra PKK tarafından esir alınan 12 asker ve polisin aileleri Meclis’te Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekilleri Fatma Kurtulan ve Saruhan Oluç’u ziyaret etti. Ailelere İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Bakanı Öztürk Türkdoğan ile MYK üyesi Raci Bilici de eşlik etti. HDP’nin Grup Toplantı Salonu’nda yapılan görüşmede  aileler,  çocukları için adım atması yönündeki taleplerini iletti. Görüşmede aileleri dinleyen Kurtulan ve Oluç, alıkonulan asker ve polislerin ailelerine kavuşması için üzerlerine düşen her şeyi yapacaklarını, parlamento düzeyinde de tüm girişimlerde bulunacaklarını söylediler.

İHD heyeti ve aileler HDP ziyaretinin ardından CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel ile görüştü. Ailelerin de içerisinde olan heyet Meclis’in bu konuda bir an önce devreye girmesi yönündeki talebini CHP’ye de iletti. Özel ise CHP olarak ellerinden geleni yapacaklarını ifade etti.

Heyet ayrıca MHP ve İYİ parti'den de randevu istese de randevu kabul edilmedi. Elbette bu duruma şaşırdık mı hayır,siyasi ikballerini savaş rantına bağlamıi olan güçlerin başka türlü hareket etmesini beklemek de hayal olurdu.Benzer bir durumu biz de2012 yılında Roboski için yaptığımız yürüyüş sonrası yaşamıştık. Taleplerimizi mecliste grubu olan partilere anlatmak için randevu istediğimizde benzer partiler randevumuzu ret etmişti.

Ben de bir zamanlar PKK’nin elinde esir kalan bir asker ve ayrıca insan hakları aktivisti olarak tüm kesimlere duyarlılık çağrısında bulunuyor ve PKK’nin elindeki esirlerin alınması için azami hayret gösterilmesi çağrısında bulunuyorum.

PKK’ye de uzun süredir elinde bulunan esirleri bırakma çağrısında bulunuyorum .PKK yaptığımız bu çağrıları barış için iyi niyet göstergesi olarak görsün. Biliyorum ki devlet o insanlar dağ da çürüse herhangi bir adım atmayacaktir. Tam tersine izledikleri strateji ile onların orada kalıp çürümesi onların işine gelecektir. Bu durum aynı zamanda savaş sürecini besleyen argüman onlar için. O yüzden bu argümanı boşa çıkarmak, devlet ile değil Türk toplumu ile barış için bir adım olarak düşünülüp esir asker ve polisler oluşturulacak heyet ile bırakılmalıdır.

Bu adım şu an devleti hükümeti ile savaşı rant kapısına dönüştürmüş olanlara karşı zaafiyet olarak düşünülmemeli . Tam tersine iktidarlarını korumak için savaşı rant haline dönüştürenlerin elinden savaş mekanizmalarının  çarkına sokulan adim olarak düşünülmeli. Devletin ve hükümetin hazırladıı tuzaklara düşmemek lazım diye düşünüyorum. Kendi dönemimizden çok iyi biliyorum ki senelerdir o anneler uyku yüzü görmemişlerdir. Yine geçmişe dönüp kendimizden örnek verecek olursak biz elbette biliyorduk ki PKK savaş esirlerinin hakkını tanımlayan Cenevre sözleşmeleri 3. protokoluna azami uymaya çalışıyor. Ve bizim yani esir alınan kişilerin sağlığı  her şeyden çnce gelirdi. Fakat yıllardır çocuklarından sağlıklı haber alamayan anneye bunu anlatabilir misin. Çocuğu sağ mı,ölü mü bilmeyen anne rahat uyuyabilir mi ? yemek yiyip,su içebilir mi ? Diken üstünde yaşamlarını sürdüren aileler daha fazla bu durumda bırakılmalı. Ben PKK’yi çok uzun zamandır takıp eden eski esir asker ve bir barış aktivisti olarak artık ailerin acılı bekleyisini PKK’nin bitireceğini ve oluşturulacak heyete çocukların teslim edileceğini  düşünüyorum. 

Son çağrım da ailelere olacak, durumlarını çok iyi anlıyorum. Çocukları yaklaşık olarak dört senedir düşman olarak  gördükleri yerlerde PKK'nin elinde, çocukları militarizmin en katı olduğu kurumlardaydı. O yüzden temsil ettikleri yer ve anlayış yüzünden de elleri kolları bağlanmış durumda. Devlet ve hükümet adına gittikleri her yer onlara duvar oldu adeta. Sokağa çıkmayı, hak aramayı ise büyük ihtimal ile tırnak içerisin de  teröristlik olarak algılıyorlar. Hatta İHD olsun, HDP olsun muhalif siyasi parti ve sivil toplum örgütleri dahi onların gözünde 'terörist ' kurum ve yerlerdi. Ben kendi ailemden biliyorum kayıp olan canları dahi olsa buralara gelip, bu kurumlar ile çocuklarını kurtarmaya çalışmak ölmekten çok daha zor olduğunu söyleyebilirim. Ama artık cesaretinizi toplayıp sizin de daha fazla inisiyatif almanız lazim. Sizin ya da çocuğunuzun utananacağı bir şey yok. Utanması gerekenler,hicap duyması gerekenler  savaş savaş, ölüm, ölüm değip çocuklarını, yakınlarını kaçırmak için utanmazca kanunlar, yasalar  çıkaranlardır. Bugün artık çok daha açık gözüküyor, artık mızrak çuvala sığmıyor. Kendi siyasi ikballeri için sizin çocuklarınız da dahil tüm Turkiye'yi hiç düşünmeden  ataşe attılar. Şimdi sizler kendi çıkarları için yürüttükleri savaşın mağdurusunuz kimseden utanmadan, sıkılmadan hakkınızı aramak için ve çocuklarınızı kendi siyasal ikballeri uğruna ateşin içine atıp bir daha da arayıp sormayalar için hesap sorma zamanı. Onlar sizi bugün görmek dahi istemiyorlar, tüm randevularınız geri çevriliyor. O zaman sizde sokaklarda, meydanlarda sizi kandıranlardan hesap sorun ,sızı görmek istemyenlerin  zorla gözlerine sokun taleplerimizi.Siz utanacak, hicap duyulacak hiç bir şey yapmadınız ,unutmayın utanması gerekenler,hicap duyması gerekenler sehit edebiyatı yaparken kendi çocuklarını, yakınlarını kaçırmak için kanun yasa çıkaranlardır..

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Alıkonulan Asker ve Polisler Serbest Bırakılsın



Insan Hakları Derneği bir kez daha PKK'nin elindeki esirler için çağrıda bulundu.  Genel merkez binasında açıklama yapan İHD 'Siyasi iktidara ve demokratik kamuoyuna sesleniyoruz. Alıkonulanların serbest bırakılması için elinizden gelen bütün çabayı gösteriniz.' diye çağrıda bulundu. 



Asker ve polisleri çeşitli yerlerden esir alan  PKK’ye de insancıl hukuk kuralarını hatırlatan İHD "alıkonulan asker ve polisleri serbest bırakmaya çağırıyoruz. Serbest bırakılmaları için üzerimize düşen her türlü girişimde bulunmaya ve teslim almaya hazır olduğumuzu belirtiyoruz." Dedi . 

Ben de bir zamanlar PKK'nin elinde esir kalan biri olarak, ayrıca insan hakları aktivisti olarak tüm kesimlere duyarlılık çağrısında bulunuyor ve PKK'nin elindeki esirlerin alınması için azami hayret gösterilmesi çağrısında bulunuyorum. 
PKK'ye  de uzun süredir elinde bulunan esirleri bırakma çağrısında bulunuyorum . Bu çağrımı ini niyet göstergesi olarak görsünler, biliyorum ki devlet o insanlar dağda çürüse herhangi bir adım atmayacaktir. Tam tersine izledikleri strateji ile  onlarin orada kalıp çürümesi onların işine gelecektir. Bu durum aynı zamanda savaş sürecini besleyen argüman onlar için,  o yüzden bu argümanı boşa çıkarmak, devlet ile değil Türk toplumu ile barış için bir adım olarak düşünülüp esir asker ve polisler oluşturulacak heyet ile bırakılmalıdır. 
Bu adım şu an devleti hükümeti ile savaşı rant kapısına dönüştürmüş olanlara karşı zaafiyet olarak düşünülmemeli . Tam tersine iktidarlarını korumak için savaşı rant haline dönüştürenlerin elinden savaş mekanizmalarının  çarkına sokulan adim olarak düşünülmeli. Devletin ve hükümetin hazırladığı tuzaklara düşmemek lazım ve acılı aileleri senelerdir diken üstünde yaşamlarını sürdüren esirler bırakılmalı. Ben PKK'yi çok uzun zamandır takıp eden bir barış aktivisti olarak artik ailerin acılı bekleyisini PKK'nin bitireceğini ve oluşturulacak heyete çocukların teslim edileceğini  düşünüyorum. Hadi hep beraber bir oyunu bozalım,  barış için bir adim daha biz atalım..

IHD'nin genel merkezinde gerceklesen toplantinin basın metni olduğu gibi aşağıdadır. 

Alıkonulan Asker ve Polisler Serbest Bırakılsın

Türkiye’de, 24 Temmuz 2015 tarihinde silahlı çatışmaların maalesef yeniden başlaması ile birlikte PKK/HPG tarafından alıkonulan sivil ve güvenlik personeli konusu yeniden kamuoyu gündemine gelmiştir. Geçmiş dönemde insan hakları örgütlerinin çabaları sonucu alıkonulan kişilerin tamamı sağ salim teslim alınmış ve ailelerine kavuşturulmuştur. Temmuz-Ağustos 2015 döneminde alıkonulan 20 gümrük memuru İHD tarafından 8 Eylül günü Irak Federe Kürdistan Bölgesinde, PKK/HPG’ den teslim alınarak Türkiye’ye getirilmiş ve ailelerine kavuşturulmuştur.
PKK/HPG tarafından yolların kesilip, yol kontrolleri yapıldığı sırada alıkonulan asker ve polisler ise aradan geçen 4 yıla rağmen hala serbest bırakılmamıştır. Ailelerin İHD genel merkezine yaptığı başvurulara göre
24 Temmuz 2015 günü Diyarbakır-Bingöl karayolunda polis memuru Vedat Kaya,
28 Temmuz 2015 günü Diyarbakır-Bingöl karayolunda polis memuru Sedat Yabalak,
13 Ağustos 2015 günü Diyarbakır-Lice karayolunda uzman çavuş Hüseyin Sarı ve er Sedat Sorgun ile er Süleyman Sungur,
18 Eylül 2015 günü Dersim-Erzincan karayolunda astsubay Semih Özbey,
2 Ekim 2015 günü Dersim-Pülümür karayolunda er Müslüm Altuntaş ve er Adil Kavaklı,
12 Aralık 2015 günü Şırnak merkezde uzman çavuşlar Sedat Vardar ve Ferdi Polat,
21 Eylül 2016 günü Hakkari’de uzman çavuşlar Ümit Gıcır ve Mevlüt Kahveci,
alıkonulmuştur.
Alıkonulanlardan Sedat Vardar ve Ferdi Polat’ın akıbeti konusundaki belirsizlik ise sürmektedir.
Alıkonulan kişilerin aileleri ve yakınları ile İHD Genel Merkezi ve İHD şubeleri tarafından çok sayıda açıklamalar yapılmıştır.
Aileler ile birlikte basın toplantıları dışında TBMM nezdinde siyasi partilerin grup başkan vekillikleri ve çeşitli devlet görevlileri ile görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, aileler bizzat bakanlar, başbakan ve cumhurbaşkanı ile görüşerek sorunun çözümünü dile getirmişlerdir.
Alıkonulan asker ve polislerden Vedat Kaya, Sedat Yabalak, Hüseyin Sarı, Semih Özbay, Müslim Altuntaş ve Adil Kavaklı’nın sesli ve görüntülü mesajları ilk olarak 4 Ocak 2016 günü yayınlanmıştır.
İHD’nin çağrısı üzerine ikinci kez sesli ve görüntülü mesaj 8 Temmuz 2016 günü yayınlanmıştır. Ancak, bu sefer sadece Süleyman Sungur, Müslim Altuntaş ve Adil Kavaklı’nın mesajları verilmiştir.
23 Aralık 2016 günü TBMM’de grubu bulunan siyasi parti temsilcileri ile İHD ve aileler görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmelerde İHD, inisiyatif alarak bu kişileri teslim alabileceğini belirtmiştir. Bu görüşmelerde sadece HDP ile görüşme basın önünde gerçekleşmiştir. Siyasi iktidarın duyarsızlığı nedeni ile bu girişim başarısız olmuştur.
22 Haziran 2017 tarihinde alıkonulan asker ve polis aileleri ile birlikte İHD Diyarbakır Şubesi’nde ortak açıklama ve çağrı yapılmıştır.
29 Eylül 2017 tarihinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşme gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmeye İHD heyeti ile birlikte aileler de katılmıştır.
2 Ekim 2017 tarihinde CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, aileler ve İHD Genel Başkanı TBMM’de bu konuda açıklama ve çağrı yapmıştır.
7 Haziran 2108 günü alıkonulan 8 asker ve polisin görüntülü mesajları yayınlanmıştır.
14 Haziran 2018 günü İHD Diyarbakır Şubesi’nde aileler ile birlikte İHD Genel Başkanı bir kez daha serbest bırakılmaları için çağrı yapmıştır. Seçim sürecinde siyasi partilerin bu soruna duyarsız kalmaları nedeni ile bu sefer de girişimler başarılı olamamıştır.
Siyasi iktidara ve demokratik kamuoyuna sesleniyoruz. Alıkonulanların serbest bırakılması için elinizden gelen bütün çabayı gösteriniz.
PKK’ye insancıl hukuk kuralarını hatırlatıyor, alıkonulan asker ve polisleri serbest bırakmaya çağırıyoruz. Serbest bırakılmaları için üzerimize düşen her türlü girişimde bulunmaya ve teslim almaya hazır olduğumuzu belirtiyoruz.
İnsan Hakları Derneği