16 Ekim 2021 Cumartesi

Η ΠΟΕ για την απέλαση του Αχιλλέα Βασιλειάδη από την Τουρκία: Ίδιες αρχές και πρακτικές με τους γενοκτόνους προγόνους

 Αν και ταξιδεύει στον Πόντο εδώ και δεκαετίες, ο Πόντιος καλλιτέχνης πλέον θεωρείται persona non grata

Επίσημη ανακοίνωση σχετικά με την απέλαση του Αχιλλέα Βασιλειάδη εξέδωσε η Παμποντιακή Ομοσπονδία Ελλάδος (ΠΟΕ), η οποία καταδικάζει κατηγορηματικά και απερίφραστα και αυτή την απαγόρευση εισόδου στην Τουρκία, χωρίς καμία δικαιολογία.

Υπενθυμίζεται ότι ο Πόντιος καλλιτέχνης, ο οποίος ταξιδεύει στον Πόντο εδώ και δεκαετίες, την Τετάρτη κρατήθηκε στο αεροδρόμιο της Κωνσταντινούπολης αφότου ενημερώθηκε ότι πλέον θεωρείται persona non grata στη γειτονική χώρα. Ο τελικός προορισμός του ήταν η Τραπεζούντα, μαζί με φίλους και συνεργάτες του, οι οποίοι συνέχισαν κανονικά το ταξίδι τους. Εκείνος, αντιθέτως, επέστρεψε αεροπορικώς στην Αθήνα.

Αυτή ήταν η πέμπτη απέλαση Έλληνα ποντιακής καταγωγής μέσα στο 2020· παραμονές του Δεκαπενταύγουστου οι τουρκικές Αρχές σταμάτησαν τον πρόεδρο της ΠΟΕ Γιώργο Βαρυθυμιάδη.

«Τα πρόσωπα διαφέρουν, οι αιτίες της επίσκεψης στη Τουρκία ποικίλουν, όμως για λόγους που μόνον οι Τούρκοι γνωρίζουν όλο και πυκνότερα Έλληνες ποντιακής καταγωγής γνωρίζουν από πρώτο χέρι την “αβρότητα της Ανατολής”», τονίζεται στην ανακοίνωση της Ομοσπονδίας.

Σε δηλώσεις που έκανε στο pontosnews.gr ο Γιώργος Βαρυθυμιάδης αποκάλυψε ότι ετοιμάζεται προσφυγή στα ευρωπαϊκά δικαστήρια, και παράλληλα ζήτησε από την ελληνική Πολιτεία να πάρει θέση και να προχωρήσει σε οποιαδήποτε ενέργεια είναι εφικτό να γίνει.

«Τελικά, ως φαίνεται, οι σύγχρονοι υπηρέτες του κεμαλικού μεγαλοϊδεατισμού διαπνέονται από τις ίδιες αρχές και πρακτικές με τους γενοκτόνους προγόνους τους. Απαγορεύουν την είσοδο στη Τουρκία, όχι για κάτι που οι συμπατριώτες μας έπραξαν αλλά για αυτό που είναι: Έλληνες Πόντιοι», καταλήγει η ανακοίνωση.

Πηγή 

15 Ekim 2021 Cuma

Bir daha asla askeriniz olmayacağım ! I Arşiv

  03.12.2012 

Demokrat Haber I Yannis Vasilis Yaylalı

Yargı, İzmir Yenikapı Tiyatrosu oyuncusu olan Nazlı Masatçı’nın, bir vicdani ret açıklamasına oynadığı oyunla verdiği desteği, halkı askerlikten soğutma olarak değerlendirip, meşhur 318. maddeden dava açmış.

“Darbe anayasası, uluslararası yasaları ihlal ediyorlar, AİHS, AİHM…” diye devam eden açıklamaların benim kendimi ifade etmeme yeteceğine inanmıyorum. Bu yollu açıklamaları hukukçu arkadaşlara bırakıyorum. Ben size 94-96 arasında PKK’ye esir düşen bir TC askeri olarak kendi yaşadığım savaş pratiğini ve ne yapıp yapamadığımı anlatacağım.


İmkanı olsa, zamanı geri alabilseydim,
 yaşamımın birçok zamanını belirleyecek olan çocukluk dönemimde, rap rap rap diye askeri düzen ayaklarımızı patlatacak şekilde yere vura vura okul avlusundan dersliklere gidip, derslerde ırkçı-cinsiyetçi-militarist müfredatlı derslerimizi dinleyip, teneffüslerde kalemlerimizi ve cetvellerimizi silah yapıp, bize kötü gösterilen Kürt, Ermeni, Rum, Alevi, Süryani vs.. avına çıkmazdım. Öğretilmiş oyunlarımızın kendi katilim olmasına izin vermezdim. Arkadaşlarımı da aynı şeye sevk eder, tüm dersleri kırardım…

İmkânı olsa, zamanı geri alabilseydim, o zaman neden var olduğunu bilmediğim bir savaşa gönüllü olarak komando askeri olarak yazılmazdım. O askerlik şubesinin önünde oturur, Masatçı arkadaşın oyunuyla destek vererek içerisine girdiği ‘halkı askerlikten soğutma’ eylemini en kutsal görev gibi yerine getirirdim. O binadan içeriye girecek her insanımızın gerekirse ayaklarına kadar sarılır, o kapıdan içeriye girmemesi için her şeyi yapardım.

İmkanı olsa, zamanı geri alabilseydim, dahil edildiğim bilmediğim bir savaşa katılmazdım. Tanımadığım bir halkın köylerini, tarlaları ve bağlarından başlayarak yakmaya başlayan zulmün, insanlara nasıl ulaşacağını tahmin ettiğiniz savaşa ortak olmazdım.

İmkanı olsa, zamanı geri alabilseydim, köylülerin girmemesi için tuttuğumuz tarla ve bahçe nöbetleri sonucu boşaltılan on binlerce köy, milyonlarca insanın yerlerinden yurtlarından edilerek, metropol gettolarında ucuz iş gücü olarak kullanılması, ikinci sınıf insan muamelesi görmesine neden olmazdım.

Yine tarla bahçe nöbetlerimiz sonucu, gidecek ve yeni yaşam kuracak cesareti olmayan köylülerin, birleştirilmiş köylerde kendi insanlarına karşı koruculaşması ve suç makinelerine dönüştürülmesine ortak olmazdım.

İmkanı olsa, zamanı geri alabilseydim eğer, o nöbet emrini reddeder, yerine getirmez ve birlikte aynı suça bulaştırılmış tüm arkadaşlarımı da aynı şeye teşvik ederdim.

Dahil edilmiş olduğum savaşta ne öldürmüş, ne de ölmüştüm. Dördüncü ayıma girerken yaralanarak PKK’lilere esir düştüm. Uzun sayılabilecek bir süre, yani iki senenin üzerinde dağda gerilla ile birlikte kaldım. Bu süreç zihnimde birçok şeyin billurlaştırmasını sağladı.

Sistemin beynime enjekte ettiği birçok zehirle hesaplaşmama rağmen, aracı heyet ile birlikte Türkiye’ye döndüğümde mahkeme karşısında, “sizin tüm yalanlarınızla hesaplaştım ve bundan sonraki kalan askerlik hizmetini ret ediyorum” diyemedim. Belki silah almayı reddettim fakat o üniformayı, ölüm saçan o üniformayı ret edemedim.

Zincirlenerek bir köle gibi askeri kışlaya teslim edildim. On beş ay boyunca o hakareti yaşamak zorunda kaldım. Eğer sistemin en büyük silahı olan korku mekanizmasıyla hesaplaşmış olabilseydim, silahı ret ettiğim gibi, üniformasını da ret eder, halklar üzerindeki tüm oyunlarını ifşa ederdim ve bu birçok şeyi değiştirebilirdi.

KÂBUSLARLA YAŞAMAK

Bir insanın burada yürüyen iç savaşı ret etmediğinde, neler olduğunu tamamen kendi pratiğimle ortaya koydum. Bir bireyin savaşı nasıl beslediğini ortaya koydum.

Bireybir de benim gibi militarizmle sonradan hesaplaşınca, yıllarca bu işlediği suçun sonuçlarıyla yatıp, kâbuslarıyla yaşamını sürdürmek zorunda kalır.

BİR BİREY SAVAŞI DURDURABİLİR

Bir birey savaşı nasıl besliyor ve devam etmesini sağlayabiliyorsa, savaşa itiraz eden bir birey de, savaş aracını işlemez duruma getirip savaşı durdurabilir, her şeyi bitirebilir. Savaş makinesi, tetiğe basacak el bulamadığında işlemez duruma gelecektir.

Masatçı, Suver, Aktaş, Tarhan, Özkan gibi vicdani retçi arkadaşlar, savaşa dahil olmadan, savaşın neden sonuçlarını bilince çıkararak, militarizmin yaşamı nasıl çürüttüğünü anlatıyor, savaşı ret edip savaşın bitmesini sağlayacak tavrı geliştirmekteler.

HALKI ASKERLİKTEN SOĞUTMA

Savaşacak insan olmazsa savaş da insanlığı çürüten tüm yanlarıyla ortadan kalkacaktır.

Savaşın bir insanı nasıl çürüttüğüne, çürüyen insanın nasıl sosyal yaşama zarar verip, savaş makinesinin işlemesini sonsuz kıldığına, savaş makinesinin bir dönem parçası olarak deneyimiyle görmüş birisi olarak söylüyorum.

Şimdi bu tavır; bu arkadaşların cüreti, halkı askerlikten soğutmak ise ve bu eğer suç ise gecikmiş de olsa aynı suçu seve seve ben de üzerime almayı kabul ediyorum. Bunu buradan duyuruyorum.

Halkı askerlikten, militarizmden soğutmak bence Anayasa’da temel haklar arasına mutlaka alınmalıdır.

Milletvekilleri, halkı askerlikten soğutma suçunu kaldırmayı, Anayasa komisyonunda temel haklar düzenlenirken, diğer temel haklarımız arasına almayı önermeliler.

SEFERBERLİK ÇAĞRISINI DÜZENLEYEN İLGİLİ BİRİME

Unutmadan bana tüm bu yaşadıklarımdan sonra bir de “seferberlik çağrısı” göndermişsiniz. O kağıt parçasını yırtıp attığımı da bildirmekten büyük mutluluk duyuyorum. Ne barış zamanı, ne seferberlik zamanı, bir daha asla askeriniz olmayacağım!

12 Mart 2021 Cuma

Halkı Askerlikten Soğutma Diye Bir Suç Tanımıyorum – Yannis V. Yaylalı

 19 Ekim 2016 l Vicdani ret davası savunması

#tbt
Roboski katliamının 4. yıl dönümünde vicdani ret çağrısı yaptığımız gerekçesiyle ben ve Roboski ailelerinden vicdani retçi Necdet Encü hakkında ‘halkı askerlikten soğutmaktan’ dava açılmıştı. Davanın birinci duruşması 3 Mart 2016 da görülmüş, ikinci duruşma ise 26 Mayıs 2016 tarihinde yapılmıştı. Mahkemeden esasa ilişkin savunma hazırlayabilmek için süre istemiştik bu yüzden mahkeme üçüncü duruşmaya 20 Ekim 2016 tarihini verdi. Bu yüzden önümüzdeki perşembe ‘Halkı askerlikten soğutmaktan’ yine yargı önüne çıkacağız.

Savaş karşıtı, barış sever bir anti militarist olarak, hangi süreçten geçersek geçelim tavrımızdan milim adım bile geri atmayız. Hele hele bugün tavrı en net olması gereken kesim bizleriz ve gücümüz yettiği kadar militarizme ve onun getirdiği sonuçlara karşı durup mücadele vereceğiz. Bu minvalde Uludere Asliye Ceza mahkemesine hazırladığım savunmamı kamuoyu ile de paylaşmak istedim.

ULUDERE ASLİYE CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

Kısaca benim militarist geçmişim ve anti-militarist dönemime geçiş sürecim…

Daha önce mahkemenize kendi geçmişim ile ilgili bilgilendirme yaptığımı hatırlamıyorum. Bu yüzden kısaca militarist sistem ile bağlarımı ve nasıl anti-militarist olduğumu anlatmak isterim. Ben Samsun’un Bafra ilçesinde doğdum ve askerliğe gelinceye kadar Bafra dışına bir iki seyahat dışında nerede ise çıkmadım. Bizim oraların yakın tarihine baktığımız da pek de hoş şeyler ile karşılaşmayacağımızı sizde biliyorsunuzdur. Bunun son örnekleri ise Ogün Samast ile Hrant dink cinayeti ve Trabzon’da ve Samsun’da hiristiyan din adamlarına saldırılar ile görebilirsiniz. Bu gençler biz 90’lı yılların sıcağın da birçok kirli şeye bulaşmış olanların alt kuşaklarıydı. Bizler de belki Abdullah Çatlılarının bir alt kuşağıydık.

Bugün belki olmasa da hükümet bizim gibilerin 1937-38 dersim katliamında neler yaptığını kabul etmiş, yüzleşme için bir kapı aralamıştı. Hatta bu durumu daha yakın tarihe çekerek 80 darbecileri ile yüzleşmek için referandum dahi yapılmıştı. AKP Hükümetleri belki de bu zamana kadar hiç kimsenin yakalayamadığı tarihi bir fırsat yakalamıştı. Sol’un da bu anlamda bir kısmının desteğini dahi almıştı, işte ‘Yetmez ama Evet’ çiler bu kesimi ifade ediyordu. Hep beraber bu sürecin nasıl elimizden kayarak kaçıp gittiğinin canlı şahitleriyiz.

Ben hesaplaşılmayan 80’li darbeci yılların ürünü faşist kafatasçı bir birey olarak Bafra’da şekillendikten sonra askerlik dönemim geldiğin de yine bugün devlet politikası olarak düşündüğüm birçok Karadenizli gibi doğu’ya savaşa askere gönderildim. Gerçi o dönemde bu durumdan hiç de şikayetçi değildim, hatta bilakis ben de savaşmaya gitmeye can atıyordum. Nasıl bir sürecin parçası olacağımızı bilmeden yangın yerinin ortasına düştük. Sonrasını da ben anlatırım da buna zamanımız yetmez fakat o süreçte neler yapıldığını, savaş ve insani hukuk nasıl ayaklar altına alındığını bilmeyen yoktur. Bizim coğrafyamızda Kürt halkına karşı yürütülen savaşın nelere yol açtığını hepimiz iyi biliyoruz. O dönemin kirli savaş konsepti günümüzde ki birçok sorunun nedeni olduğunu söyleyebilirim. Tabi bu durumun daha da ağır arka planı var ki Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan daha önceki süreçlere gittiğini bugün rahatlık ile söyleyebiliriz. Belki bu durumdan rantlanan yani savaş sürecinden rantlanan kesimlerin işine geldiği için bu durumdan hiç rahatsız olmayabilirler. Benim için böyle bir durum söz konusu değil, Kürt halkına karşı yürütülen savaşa sadece ezber ve yanlı bilgiler yüzünden dahil oldum. Yine bu ezber bilgiler yüzünden o dönem kendimi Türk milliyetçisi MHP’li olarak adlettim. PKK ile mücadele adı altında aynı bugün olduğu gibi Kürt halkına karşı görülmemiş nefret ile kirli bir savaş yürütüldü. Ben o dönem asker olarak Şırnak bölgesinde yürütülen kirli savaşın bir parçası oldum. Belki bugün adil bir yargılama olsa tüm özürlerin dışında o süreçteki suçlarımızdan dolayı uzun bir hapishane süreci bizi bekliyor olurdu. Fakat böyle bir durum olmadığı gibi, bugün bizim 90’lı yıllarda işlediğimiz bir çok insanlık ve savaş suçu işlendiğini yine üzülerek bu bölgede yani Şırnak’ta yaşayan biri olarak görmekteyim.

Tüm bu süreçleri görüp hiç kendini özeleştiriye tutmayan kişi ancak tam bir taş olabilir diye düşünüyorum. Çünkü tüm bu yaşananlar karşısında taş olsa orta yerinden çatlardı. Ben de doğal olarak kendimi uzunca bir süreç alacak fakat Irkçı-militarist olarak başladığım bu hayatta ki yolculuğuma antimilitarist şekilde devam edecek bir özeleştiri sürecine tabi tuttum. 90’lı yılların sonundan itibaren halkların ve inançların canına okuyan savaşlara karşı tutum alarak anti militarist ve vicdan retçi oldum. Bu durumu anlamak zorundasınız, bu durum mesai saati gibi değil yani cezalandırmalara tabii tuttuğunuzda bu durum geçmiyor, ya da bu cezaların sonucu bizleri hapishanelere koyduğunuz da hiçbir şekilde bu durum değişmeyecek. Bazı insanlar şanslıdır koşulları uygun olduğu için sadece okumak sureti ile öğrenirler, bazı insanların doğduğu yeryüzünden böyle bir şansı olamaz ve benim gibi kötü deneyimler sonucu bir şeyleri bilince çıkarır. Bugün cansiperane çırpınışım ve mücadelem hiç kimse benim yolumdan geçerek savaşların militarizmin kötü olduğu sonucuna ulaşmasın, o günün kötü deneyimleri bugün yaptığım şeyleri önüme insanlık sorumluluğu olarak koyuyor. Bugün anti-militarist savaş karşıtı mücadele yürüttüğüm yerde olmamı sağlayan şey işte geçmiş kötü deneyimlerim olduğunu size rahatlıkla söyleyebilirim. Kısa bir geçmiş okumasından sonra sürekli aynı durumdan yargılanmamıza neden olan halkı askerlikten soğutma suçu denilen şeye kısaca bakalım.

Avrupa konseyi Bakanlar Komitesi bu konu da 2011 tarihinden itibaren Türkiye devletinin adım atmasını bekliyor.
Türkiye devleti kendisinin de bağlı olduğu Avrupa konseyi ülkelerinin de vicdani retti tanımayan bir iki ülkeden biridir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AKBK) 2011 eylül ayı toplantısında, vicdani retçi Osman Murat Ülke’nin Türkiye’ye açtığı ve kazandığı dava üzerinden hazırladığı raporda, Türkiye’nin aralık ayına kadar vicdani ret hakkı ile ilgili atacağı adımları belirlemesini istemişti. O dönemden beri Türkiye sürekli vicdani ret konusunda bir şeyler yapacağı taahhütünü veriyor. Fakat yargılanmamızdan da görüleceği üzere Türkiye devleti bu konu da hala bir adım yol almış değil, peki o dönemden günümüze yol alamadığımız TCK 318 madde yani Halkı askerlikten soğutma suçu denilen garabete birlikte bir bakalım istiyorum.

Halkı askerlikten soğutmak diye bir suç olamaz, halkı askerlikten soğutmak suçlaması varlığını asıl vicdan rettin hak olarak tanınmamasından alır.

Halkı askerlikten soğutma suçu: TCK md. 318, “(1) “Askerlik hizmetini yapanları firara sevk edecek veya askerlik hizmetine katılacak olanları bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik veya telkinde bulunanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.” (2) fiil, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır.’’ diyor.
TCK madde 318’in Anayasa’da var olan Anayasanın 2. maddesi yani hukuk devleti olması, Anayasanın 25. maddesi düşünce ve kanaat hürriyetini, 26. maddesi ise düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini güvence altına alması, Anayasanın 13. maddesinin Bu minvalde, TCK’nın 318. maddesinin Anayasanın 25. ve 26. maddelerinde güvence altına alınan temel hak ve hürriyetlere getirilmiş bir sınırlama hükmü niteliğinde olabileceği düşünülecek olsa dahi Anayasanın 13. maddesinde öngörülen sınırlama nedenlerinin hiç birine de uymadığı, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu kararlarda da görülebileceği gibi “özgürlükler ancak; istisnai olarak ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlanabilir.

Demokratik hukuk devletinde, güdülen amaç ne olursa olsun, özgürlük kısıtlamalarının bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını ortadan kaldıracak düzeye vardırmaması gerektiği, Atılı suçun maddi unsurunun ‘Askerlik hizmetini yapanları firara sevk edecek veya askerlik hizmetine katılacak olanları bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik veya telkinde bulunmak’ olduğu düşünülecek olursa; ceza kanunu tarafından yasaklayıcı sonucu doğuran fiilin neyi kapsadığının açık olmadığı da ortaya çıkacaktır. Hukuken üzerinde uzlaşı sağlanamamış ‘teşvik’, ‘telkin’, gibi ifadelerin bireyin temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasına sebebiyet verecek şekilde yorumlamaya cevaz verecek olması ihtimali -aşağıda belirtilecek başka gerekçelerle de- kanunun lafzının açık ya da belirli olmamasından ileri gelmektedir.
Bilindiği üzere, ceza hukukunun en kadim ilkelerinden olan ve Anayasanın 38. maddesinde de hüküm altına alınmış olan ‘kanunilik ilkesi’, ‘suç ve cezaların açıklığı/belirliliği ilkesini (lex certa)’ zorunlu kılar. “Suçun unsurları, suç karşılığında verilecek ceza, ağırlatıcı nedenler yasada açıkça belirlenmiş olmalıdır. Aksi takdirde yapılan hareketin suç oluşturup oluşturmadığı konusunda tereddüde yer verir ve bundan suç ve cezada keyfilik doğacağından (Centel, Zafer, Çakmut; Türk Ceza Hukukuna Giriş, s.56, İstanbul, 2005)”. Ayrıca TCK md. 318, dosya içinde mevcut beyanlarımız ve yukarıda izah edilen gerekçelerle usulüne göre imzalanıp yürürlüğe konulmuş uluslararası insan hakları hukuku sözleşmeleri ile bu sözleşmelerin uygulanmasına dair kararların içeriğine açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Dolayısıyla Anayasa md. 90/son ile hüküm altına alındığı üzere bu düzenlemelerin iç hukukta doğrudan uygulanması ilkesi TCK md 318 ile ihlal edilmekte ve Anayasaya aykırılık ortaya çıkmaktadır.

Avrupa konseyi Bakanlar komitesinin 2011 eylül ayı toplantısında Osman Murat Ülke’nin davası üzerinden hazırladığı raporun ardından başlayan ve her sene aralıksız belirttiği üzere ve ayrıca Türkiye devletinin altına imzalar attığı uluslararası belgeler gereği de, anayasa md. 152 gereğince Anayasaya aykırı olup iptali gereken 6549. Sayılı yasanın 13. Maddesi ile değişik 5237 sayılı TCK’nın 318. maddesi Anayasa Mahkemesi’ne götürülmeli ve bu kanun maddesi kaldırılmalı, bu durum ile de yetinilmeyerek aynı şeyden sürekli yargılanmamız ile ortaya çıkan mağduriyetimizin asıl kaynağı olan Anayasa’nın 72 maddesi : – Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir maddesi ve ayrıca 21 Haziran 1927 günlü 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nda “Askerlik hizmeti Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her erkek için zorunludur” diyen askeri kanununun ortadan kaldırılarak veyahut revize edilerek vicdani ret düzenlemesi gerekmemektedir.

Yukarıda açıkladığım üzere böylesi kanunların bir kısmını anayasal zorunluluk gereği olarak yargı gidermek zorundayken, diğer kısmını ise yasama ve yürütme organlarının yapması gereken şeylerdir. Tüm bunlar olup biterken yaşam devam edecek ve biz vicdani retçiler, savaş karşıtları, anti-militaristler, inancımız, politik düşüncemiz, ahlâki tutumumuzdan dolayı yürütülen savaşlara karşı sesimizi yükseltmeye ve hiçbir militarist organizasyonun silahını kaldırmamaya devam edeceğiz.

Bu ara dönem de mahkemeler ve yargıçlar pek alışık olmasak da var olan yasaları daha güvenlikçi değil, daha özgürlükçü yorumlarsa, yaşamımızın uzun bir bölümünün mahkemelerde geçmesini önlerken, Türkiye’nin geleceği için de olumlu adım atarak belki bir nebze de olsa siyasetçileri bile cesaretlendirmiş olurlar. Mahkemeden şahsım adına istediğim bir şey yok, çünkü yukarıda belirttiğim gibi ben halkı askerlikten soğutmak diye bir suç olabileceğine inanmıyorum.

Kaynak: Demokrat Haber


 

Ayrıca Bakınız:

  1. Yannis V Yaylalı: Roboski’de vicdani reddini açıklayan Davut Encü ve hakkımda ‘halkı askerlikten soğutmaktan’ dava açıldı Roboski’de artık geleneksel hale gelen Vicdani Ret Atölyeleri kapsamında geçtiğimiz...
  2. ‘Halkı askerlikten soğutmak’tan, 6 Ocak’ta, Uludere’de yargılanacağım – Yannis V. Yaylalı Bugün(9 Ocak) Şırnak’tan, kaldığımız Gülyazı köyüne giderken askerlerin gerçekleştirdiği yol...
  3. Vicdani retçi Yaylalı ‘halkı askerlikten soğutmak’tan gözaltında Barış aktivisti Yannis Vasilis Yaylalı, Şırnak Uludere kavşağında 'Halkı askerlikten...
  4. VR-DER: “Halkı askerlikten soğutma” (TCK 318. Madde) yeniden piyasaya sürülüyor Genelkurmay Başkanlığı’nın "Askere Gitmeyin" kampanyasından "rahatsız olarak" suç duyurusunda bulunması...
  5. Barış aktivisti Yaylalı’ya ‘halkı askerlikten soğutmak’tan hapis cezası Roboski’de yaşayan barış aktivisti Yannis Vasilis Yaylalı hakkında Uludere Asliye...

11 Mart 2021 Perşembe

Garé'de katledilen esirlerin son mektupları

 Türk ordusunun Garê’de katlettiği esirlerin, Eylül 2019’da Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve CHP Genel Başkanı’na mektup yazdıkları ve serbest bırakılmaları için hiç çaba gösterilmediğinden yakındıkları öğrenildi.


PKK’nin elinde esirken Türk ordusunun Garê işgal saldırısında kaldıkları esir kampını üç gün boyunca yoğun bir şekilde savaş uçaklarıyla bombalayarak yüksek basınç ve gazla öldürdüğü Türk asker, polis ve istihbarat elemanlarının, Türkiye Meclisi Başkanı Mustafa Şentop’a ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben ortak imzalı birer mektup yazdıkları öğrenildi. Ailelerine ayrı ayrı mektup yazan esirlerden biri ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenen bir mektup kaleme alıyor. Kopyaları HPG kaynaklarından edinilen 6 Eylül 2019 tarihli ortak mektuplar, Sedat Sorgun, Ümit Gıcır, Sedat Yabalak, Vedat Kaya, Hüseyin Sarı, Mevlüt Kahveci, Semih Özbey, Süleyman Sungur, Müslüm Altıntaş, Aydın Köse, Adil Kabaklı ve M. Salih Kanca’nın imzasını taşıyor.



“TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI SN. PROF. DR. MUSTAFA ŞENTOP’A” başlığıyla yazılan mektupta, tüm bilgilerinin, alınış şekillerinin, tarihlerin, yerlerin ilgili kurumlarda mevcut olduğu hatırlatılarak, bir sivil dışında polis, muvazzaf askeri personel ve zorunlu askerlik kapsamında silah altına alınan 4 erin bulunduğu hatırlatılıyor. Bu erlerin askerlik süresinin yıllardır bittiği, üstelik Meclis’in çalışmaları neticesinde askerlik süresinin 6 aya düşürüldüğü, bedeli askerliğin sürekli hale getirildiği anımsatılıyor. “Bu erlerin suçu vatani görevlerini yerine getirmeleri midir?” sorusu yöneltilen mektupta, aynı sorunun aileler tarafından da kameralar karşısında defalarca sorulduğuna ama bir karşılık bulamadığına işaret ediliyor.

600 milletvekiline okuyunuz

Devlet yetkililerinin, kendilerinin hangi koşullarda yaşadığını az çok bildiğini ve tahmin edebildiğini kaydeden esirler, Meclis Başkanı Mustafa Şentop’tan bu mektuplarını, Meclis’te 600 milletvekili önünde okumasını talep ediyor. Esirler, şöyle devam ediyor: “Buradaki kişilerin medyatik veya çok zengin ailelere sahip olmamasından dolayı mı bize gereken önem verilmiyor ve bize sahip çıkılmıyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin asker ve polislerine 4 (dört) yılı aşan yaklaşık 1500 (binbeşyüz) gün boyunca sahip çıkmayacağını tahmin bile demezdik.

Sıra bize de gelecek beklentisi

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan veya olmayan birçok esaret altındaki insana, örneğin; 2014 (ikibinondört) yılındaki Musul konsolosluğunun terör örgütü DAİŞ tarafından işgali ve konsoloslukta bulunanların kurtarılması için yapılanlar, Nijerya’da teröristler tarafından esir alınanlar için yapılanlar, Gabon’daki FETÖ mensuplarının alınması için yapılanlar, Rusya’nın tutukladığı Ukrayna askerleri için yapılanlar, Kırım Tatarlarının serbest bırakılması için yapılanlar, El Kaide’nin elindeki Japon gazetecinin serbest bırakılması için yapılanlar gibi esaret altındaki insanlar için yapılan diyalog ve girişimler neticesinde onlar ailelerine, özgürlüğüne, vatanına kavuşturulmuştur. Bizler ise bu haberleri umut içerisinde sıra bize de gelecek düşüncesiyle yıllarca bekledik.

Başka nereye başvurabiliriz?

Geçen yıllar süresince kimse can güvenliğimizi ve sağlımızı garanti edemezdi, hala da edemez. Hayati güvencemiz yokken cesedimizi bile buradan nasıl alacaksınız? Sağlığımızın peşine düşmeyen cesedimizin peşine düşer mi, onu da bilemiyoruz. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM bizim özgürlüğümüzü sağlamayacaksa başka nereye başvurabiliriz? Sizin de çocuklarınız var, bizim ailelerimizin yerine kendinizi koyun, mesela bayramlarda çocuklarınızın gelip ellerinizi öpmesini dört gözle bekliyorsunuzdur. Biz 9 (dokuz) bayramdır ailelerimizi ne görüyoruz ne de onların ellerini öpebiliyoruz. Sadece bir gün çocuğunuzdan ayrı kaldığınızda onu hemen aramıyor musunuz? Biz 4 (dört) yıldan fazladır ailelerimizden ayrıyız ve onlarla hiçbir iletişimimiz yok. Durum böyle iken ya biz ne yapalım? O kadar da vicdan sahibi olmanızı istiyoruz.

Suçlanıyorsak bilelim

Suçlanıyorsak bilmek hakkımız, hakkımızda verilmiş bir mahkumiyet kararı mı var? Bilmek istiyoruz. Ailelere sabredin demek, sorunu ertelemek ya da görmezden gelmekten ileri gidemiyor. Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmelerin tümü bizi umutlandırmıştı fakat ondan da bir sonuç çıkmadı. Neden biz de bu görüşmelerde konuşulmuyor, gündeminize gelmiyoruz? Cezaevlerinde Abdullah Öcalan’ın tecridinin kırılması söylemiyle açlık grevi yapan kişilerin ailelerinin Meclis önünde oturma eylemi yapması üzerine ailelerle görüşüp sizin için Sn. Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı Sn. Abdulhamit Gül ile konuşup taleplerinizi ileteceğim demiştiniz. Bu konuda insanı sahiplenen, özgürlüğüne kavuşturan herhangi bir siyasi parti, oluşum ya da kişi, özgürlüğüne kavuşan insanı, ailesini ve tüm çevresini ömür boyu kazanmış olacaktır.

Bu bakış açısıyla sorumluluk alarak elini taşın altına sokabilecek biri olarak size çağrı yapıyoruz.”


CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na

Esirler, aynı tarihte CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben de bir mektup yazıyor. Bu mektupta da süreci anlatan esirler, son olarak şunları ifade ediyor: “Bu konu ile ilgili 2016 yılında İnsan Hakları komisyonu Başkanı ve sizin de milletvekiliniz olan Sayın Şenal Sarıhan Hanım açıklama yapmıştı fakat bu da yeterli olmadı. Biz sizden mektubumuzu ve bizim durumumuzu kamera karşısında kamuoyuna paylaşmanızı istiyoruz. Sorumluluk alarak elini taşına altına sokabilecek biri olarak size çağrımızdır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyor

Esirlerden Sedat Sorgun, ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben bir mektup kaleme alıyor. Sedat Sorgun, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na "Sayın Cumhurbaşkanım; Allah’ın rahmeti, bereketi sizin ve ülkemizin üzerine olsun. İnşallah, amin" diyerek başlıyor. Sonra kendisini tanıtan Sorgun, nasıl alındığını ve kimlerle, hangi şartlarda kaldığını paylaşıyor.

Hakan Atilla’yı hatırlatıyor

“Cumhurbaşkanım, soruyorum; biz kimiz?” diye soran Sorgun, şöyle devam ediyor: “Burada bize, ‘devletiniz sizi sormuyor, size sahip çıkmıyor, sahip çıksa sizi göndeririz, sizi tutma meraklısı değiliz’ diyorlar. Görünen o ki; doğru söylüyorlar. 4 yıl geçti sıra bize bir türlü gelmedi… Örgüt yöneticileri gelip konuşuyor; ‘devletiniz sizi istesin bırakırız ama size kimse sahip çıkmıyor, şu an sizi bıraksak devletiniz sizi öldürür’ diyor… Hani Halk Bankası Müdür Yardımcısı Hakan Atilla ülkeye döndüğünde bir röportaj vermiştiniz; Hakan Atilla bizim evladımız, ona sahip çıkmayacağız da kime sahip çıkacağız, demiştiniz. Ya biz Cumhurbaşkanım ya biz? Ona neden sahip çıkıldı demiyorum ama biz de varız….”

Ailelerine de yazıyorlar

Esirler aynı tarihte ailelerine de birer mektup yazıyor. Bu mektuplarda genel olarak durumlarını, hasretlerini, beklentilerini ve umutlarını yazan esirler, kimi sitemlerine, hayal kırıklıklarına da yer veriyor.

Bir günah gibi gizleniyoruz

Örneğin Muhammet Salih Kanca’nın mektubu bu anlamda dikkat çekici. Kanca, mektubunda şunları ifade ediyor: “Dikkat çekici bir husus; hiçbir şekilde medyanın konuyu gündeme taşımaması. Bunun arkasında bir irade olduğu aşikar. Bunun birçok sebebi olabilir. Ancak bu sebepler ne kadar meşrudur, soru işareti. Durumuz hakkında devlet yetkililerinin bir açıklama yapması, buradaki herkese bir umut olacaktır. Bir günah gibi gizlenmek üzerimizdeki en büyük yüklerden biri.” 

Kaynak: Yeni Özgür Politika 

Kobani için barış savunması l 8 Ekim 2014

Yannis Vasilis Yaylali

Kobani aslında küçük bir şehir ve sömürgeci güçleri cezbedecek nerede ise hiç bir zenginliği yok. O yüzden Kobani’den maddi hiç bir şey alamayacaklarına göre başka bir şey isteniyor. Aslında bir söyleşisinde Kobani eşbaşkanı Enver Müslim bu durumu güzel özetlemişti: “Bu katliamcı, barbar anlayış neden Kobani’ye saldırıyor? Bizim ne petrolümüz var, ne de altınımız. Alacakları bir malımız da yok. Sadece insanlık onurumuz ve kurduğumuz insanca yaşanacak bir düzenimiz var. İşte saldırının gerçek nedeni de bu. ”

Bu sözler aslında sadece Kobani için değil Rojava’nın genel ruhu için geçerlidir. Rojava kantonlardan oluşan bir yapıya sahip. Kobani sadece Kürtlerin yaşadığı bir bölge değil, Türkmenlerin, Arapların, Süryanilerin yaşadığı heterojen bir yapıya sahip. İnançların ve halkların bir arada yaşaması için en büyük şans olarak da görebiliriz. Kantonlar iki seneyi aşkın bir süredir kendini yönetme yeteneği göstermiş bu anlamı ile Ortadoğu’da var olan düzenlere alternatif olduğunu açıkça göstermiş.

Kimseyi dıştalamayan ve düşmanlık üretmeyen kantonlar dosta güven verdiği kadar, Ortadoğu üzerinde çıkarları bulunan uluslararası güçlerin ise korkmasını sağlıyor. Uluslararası güçler kendi çıkarları kadar düzen isterler daha fazlasını asla istemezler. Ortadoğu’da istedikleri zaman kaos yaratabilecek bir zeminin hep olmasını istemişlerdir. Bu yüzden korkuya kapılmışlardır. Tüm güçleri ile kantonlara saldırıya geçmişlerdir. IŞİD çeteleri Ortadoğu’da tamamen bu anlayışın tetikçiliğini yapmaktadır. Türkiye ise hem tarihsel inkarın arzusu ve rantçı yaklaşımıyla bu koalisyonun ortaklığına soyunmuştur.

BİZ DE KOBANİ SINIRINDA YERİMİZİ ALDIK

Eylül’ün 28’inde Kobani’nin doğusunda yer alan Alizer köyüne ulaştık. Nöbet noktasına kadar bir çok keyfi aramadan geçtik. Yine de biz şanslı olanlardandık biraz erken geldiğimiz için geri çevrilmedik. Bir çok insan valilik emri ile şehre alınmadı ve geri dönmek zorunda kaldı. Geldiğimiz gün doğu cephesinde çatışma yoktu. Fakat bu uzun süre öyle gitmedi gece yarısı çatışmalar başladı ve sabaha kadar bu şekilde devam etti.

Kobani savunmasının 15. Günü nöbet noktamızdan IŞİD’e karşı insan zinciri oluşturmak için Mürşitpınar sınır kapısının bulunduğu bölgeye geçtik. Dışarıdan gelenleri beklerken sınırın bu tarafından Kobani merkezini izlemeye başladık. Bir süre sonra dışarıdan gelen insanlarımızı şehre almadıklarını ve engellediklerini duyduk. Yavaş yavaş alana doğru ilerledik. Ablukayı kıranlar zincir oluşturulacak bölgeye doğru gelmeye başladılar. Bir süre sonra Ahmet Türk ve beraberindeki heyet yapılacak etkinlik için kitleyi çevreleyen ablukaya alan asker ile görüştü. Görüşme olumlu sonuçlanmadı, bunu arkamızı döndüğümüzde bir küçük çocuğun taş atmasını bahane ederek yaşanan asker-polis saldırısı ile anladık.

Bunu mutlaka anlatmam lazım eğer bu vandallık tüm coğrafyayı sararsa korkunç şeyler olabileceğini kestirmek zor değil. Sadece asker saldırdığında ya da sadece polis saldırdığında belli bir vandallık ortaya çıkıyordu. Asker ve polis bir araya geldiğinde vandallığın ölçüsünün korkunç olduğunu gözlerimle gördüm. Gazeteciyim diyorsun, barış aktivistiyim diyorsun, insan hakları aktivistiyim diyorsun, milletvekiliyim diyorsun, fakat saldırıyı bir nebze bile azaltamıyorsun.

Nerede ise Kobani sınır bölgesindeki tüm nöbet noktalarını gezdim. Asker ve polisten büyük bir saldırı konvoyu oluşturmuşlar, plastik mermiler, gerçek mermiler ve gaz bombaları ile geçtikleri her yerde onlarca gözaltı ve yaralı bırakmışlar. Bir çok yerde hızlarını alamayıp Türk bayrağı öptürme seansları, kadın arkadaşlara tacizler ve ağıza alınamayacak nefret söylemlerinde bulunmuşlar.

“IŞİD İLE BİR OLDUK SİZİ YOK EDECEĞİZ”

Bu saldırıların çocuklarla ilgili olmadığını saldırı konvoyunun bizleri izledikleri köye kadar gelmesi ile anladık. Bir çocuğun attığı bir taş ne kadar hasmane duygu oluşturabilir ki, bizi köy köy takip edip, hayvanların konulduğu ahırların yakılmasına kadar varan saldırılar olsun. Her gittikleri yerde ‘burada ne arıyorsunuz, neden buraya geldiniz, IŞİD ile bir olduk sizi yok edeceğiz’ diye insanları tehdit etmeler, daha neler neler. Bizim bulunduğumuz Bedhe köyünden 20 kişi darp edilerek gözaltına alındı.

ASKER IŞİD’E ESKORTLUK YAPTI

Saldırıların bir nebze önünü alabiliriz diye gittiğimiz Suruç’un Mertismail köyünde kaldık. Mertismail köyünde bulunan karakolun alt tarafında nöbet tutan halka gözümüzün önünde çok vahşice saldırıldı. Bir süre orada bekledikten sonra karakol bölgesinden iki defa tank topunun atıldığını gördük. O tarafa yöneldiğimizde tank atışından sonra IŞİD çeteleri karakol’un alt yolundan Rus yapımı Grat füzesini geçirdi. Biz de baka kaldık. Orada milletvekili Demir Çelik de yanımızda bulunuyordu. Hepimiz çaresizce birbirimize bakakaldık. Türkiye askerleri sınırın sıfır noktasında IŞİD çetelerine eskortluk yapıyorlardı. Oradan çeteler YPG’nin olduğu bölgeye bir saat boyunca füze atışı yaptı.

Oradan Gop köyüne geçtik, burada ise ahırların yakıldığını ve 10’unüzerinde gözaltı vakası olduğunu öğrendik. Sınırın diğer taraflarındaki köyleri IŞİD çeteleri tarafından yakılan bir aile bu köye sığınmış, bu yüzden ayrıca asker-polis buraya artı saldırmış. Bu köyde birçok yaralı vardı. Köylüler ile konuştuğumuzda ‘Biz ne yapmışız barış istiyoruz, lanet IŞİD çetesinden kurtulmak istiyoruz. Peki bu asker polis bizden ne istiyor’ diye feryat ediyorlardı.

Kobani için barış savunması için ayın 29’undaki nöbetimiz bu şekilde saldırılarla tamamlanmış oldu. Söylendiği gibi Kobani’de IŞİD burada ise Türkiye Cumhuriyeti bize çok yoğun saldırdı.

ASKER EŞLİĞİNDE IŞİD ÇETELERİ KOBANİLİLERİN ARAÇLARINI ÇALIYOR

Kobani barış savunması nöbet notlarımıza 30 Eylül itibarı ile yani 16. Günü itibarı ile dönecek olursak bize bir şikayet ulaştı. Şikayet ise IŞİD’li çetelerin asker gözetiminde Kobanili yurttaşların arabalarını çalması ile ilgiliydi. Yollara koyularak Mertismail köyüne araçların bulunduğu alana ulaştım. Orada Kobani’den gelenler alana dağılarak oturuyorlardı. Neden burada oturuyorsunuz diye sorduğumda ‘arabalarımızın nöbetini tutuyoruz, asker gözetiminde arabalarımızı IŞİD çeteleri çalıyor, tüm uyarılarımıza rağmen bir şey yapmıyorlar ve gümrüğe gidin diyorlar’ diyen Kobanililerin feryadını dinledim. Ben varken böyle bir şey yaşanır mı diye baktım, fakat orada iken herhangi bir şeye rastlamadım. Daha sonra aynı şikayet ile Zahvan köyüne yöneldiğimde gözümün önünde IŞİD çeteleri arabaları çalmak için nerede ise sınıra sıfır noktasına geldiler ve asker tek bir laf bile etmedi. Kobanililer feryat figan askere koştuklarında ‘bu bizim işimiz değil’ diyerek kesip attığını gördüm. Kobanililerin tek yapabildikleri IŞİD çetelerine bulunduğumuz yerden bağırarak uzaklaştırmaya çalışma çabalarıydı ki o da nafile, hiç Kobanileri dikkate almadan hırsızlıklarına devam ettiler.

DANIŞIKLI DÖVÜŞ IŞİD’İ KOBANİYE YAKLAŞTIRDI

Koalisyon uçakları 1 Ekim 2014 tarihinde Şeran’a bağlı Helinc köyünü vurdu. Kobani’de ilk defa koalisyon uçakları bir hedefi gerçekten vurdu. Fakat ilginç bir durumu mutlaka sizinle paylaşmak istiyorum. Sabah erken saatlerde YPG, IŞİD noktasını vuruyor. Daha sonra ise çok yoğun şekilde Helinc köyündeki karargah daha önce boşaltılan Mezradavut köyüne taşınıyor. Bu esnada ise biz tam o köyün karşısında sınır tellerin arkasında bu taşınmayı canlı izliyoruz. Rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki kim ne derse desin IŞİD’in iki saat önceden karargahını Helincten Mezradavut’a taşıması bir tesadüf olamaz. Taşınma bitiyor iki saat aradan geçiyor, koalisyon güçleri Şerran’a bağlı Helinc köyünü vuruyor. Birkaç kaçışma dışında pek bir şey gözlemleyemedik. Peki ne oldu IŞİD çetesi geri mi çekildi hayır tam tersine artık iyice Kobani kantonuna yaklaşmış olan IŞİD amansızca Kaniya Kurden ve Minderi mahallelerini vurmaya başladı.

Bu yazıyı tamamlamaya çalıştığım anlarda ise koalisyon güçleri Kobani’nin doğu kapısına dayanmış olan IŞİD çetelerinin Mezradavut köyündeki karargahını en az 3 kez vurdu. Yine bu vurmanın sonunda saatlerce süren çatışma yaşandı. Yazıyı yazdığım süreçte Kobani’nin doğusunda amansız bir çatışma devam ediyordu.

SONUÇ YERİNE

Buradaki çatışmalar 19. gününü doldururken çatışmaların çetelesini tutmak için burada olmadığımızı çok iyi biliyorum. Bu anlamı ile kamuoyunu etkileyecek şeyler yakalamak, bu konuda uyanık kalmak için her türlü çabayı gerçekleştirmeye çalıştım. Fakat bütünlüklü düşünülürse Kuzeyliler olarak çok üzerimize düşecek bir duyarlılık yarattığımızı söyleyemeyiz. Bırakın dışarıda duyarlılık oluşturmayı IŞİD’e karşı geliştirmeye çalıştığımız nöbet sistemini bile tam oturttuğumuzu söylemek doğru olmaz. Bu kritik günlerde eleştiri ne kadar yol aldırır, elbette tartışılması gerekir. Bunu söylemeden de geçmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Elbette nöbetin kamuoyunu etkileme adına bazı işlevi olmuştur. Fakat Kuzeyin IŞİD’e etkisini kırma anlamında çok başarısı olduğu söylenemez. Bu yüzden Kobani’yi doğru savunabildiğimiz de söylenemez. Amerika ve koalisyon gücünün Kobani’nin düştü düşecek denildiği dönemde Kobani’nin doğusunda bazı kritik yerleri vurması bir anda kurtarıcı rolüne bürünmesine neden oldu. Amerika’nın bugünkü bombalama yaptığı sırada iki nöbet bölgesindeydim. Açıkça söylemek gerekirse Amerika kurtarıcı gibi karşılandı. Hem de KCK bu duruma kaç kez vurgu yaptığı halde Kobani’nin düşeceği korkusu ile.

AMERİKA İLE ÇELİŞKİLER BİR ANDA YOK OLDU

O yüzden mutlaka üzerimize düşen görevleri gerektiği zamanda gerektiği gibi yapmazsanız, bir an da kurtarıcınız değişebilir. Özellikle Türkiye devleti ile IŞİD ilişkisini çok iyi işleyemedik. IŞİD’in uluslararası ilişkileri gözden kaçırıldı. Bu durumu tam olarak kamuoyuna anlatamadık. Bir de yeni olmayan bir eksikliğimiz daha var ki o da islam dininin ırkçı ve emperyalist özelliği ile hesaplaşmayı hiçbir zaman yapmadık, işimize geldiği yanlarıyla uzlaşarak günümüzü kurtardık. O yüzden de IŞİD’in kaynağını ve desteğini doğru şekilde ortadan kaldıramadık. Bunlar ile mutlaka hesaplaşmamızı tamamlamamız gerekmekte. Yoksa dün Hizbullah bugün IŞİD yarın kim bilir kim, bizim sosyal gelişmemizin önünü kesecek yeni yeni bu tür örgütlenmeler oluşturulacaktır.


Kaynak: İlk defa Demokrat Haber'de yayınlandı 

Acıyı iyi bilen Roboski köyü 20 bin Şengalli’yi ağırladı

Roboski’de bir can pazarı yaşanıyorken kaleme uzanacak kadar zaman bulamadım. İlk zaman bulduğumda da burada yaşananları anlatmaya karar verdim. Şengalli ailelerin bize nasıl ulaşabildikleri üzerine kısa bir anlatımdan sonra burada neler yaşadığımızı anlatmanın daha mantıklı yol olduğunu düşünüyorum.

ŞENGALLİ EZİDİLER BİZE NASIL ULAŞTI?

Ulaşabildiğim tüm Şengallilere ilk sorularımdan biri, “buraya kadar nasıl geldiniz?” oldu.

Hep Şengal Dağı’ndan geçildiği oradan da YPG kontrolündeki Rojava’ya 21 saatlik yürüyüş yapıldığı anlatıldı.

“Sizi kim kurtardı” sorumuza ise hiç ayrımsız YPG-PKK yanıtı veriliyordu.

“Peki Rojava’dan bize nasıl ulaştınız” dediğimizde yine YPG kontrolündeki Zaho bölgesine kadar kendilerine eşlik edildiği anlatılıyordu.

Daha sonra ise Zaho merkezden onların deyişiyle “seyyareler” ile (araba) Haftanin-Keşan’da PKK gerillalarının bulunduğu yere kadar geliniyordu.

SINIR TİCARETİ YAPAN KÖYLÜLER ALDI

“Gerilla size nasıl yaklaşım gösterdi” dediğimizde ise yine her ağızdan aynı cevap ve çoğu kez ağlamaklı cevaplar geliyordu: “Gerillalar bizi tedavi etti, yemek verdi, banyomuzu yaptık, vb...”

Daha sonra PKK gerillaları Şengalli Ezidileri sınır ticareti yapan köylülere teslim ediyor.

Böylece 28 Aralık 2011'de kendilerine ölüm yolu haline gelen yerde bizim Roboski, Bejuh, Mergeh köylüleri ve ismini unuttuğum diğer çevre köylüler, bu yollardan bu sefer hayat kurtarmaya çalışıyor.

Ki buradan en az 20 bin insanı kurtararak köyümüze ulaştırdılar. Tarihin şahit olduğu en büyük yaşam kurtarma çalışmasının bir parçası haline geldiler.

UTANDIM

Bu yazıyı yazdığım anda Sterk TV’de bir haber yayınlandı. Haber Cizreli Ali Güven tarafından yapılmış ve Zaman gazetesinde 24 Ağustos Pazar günü yayınlanmış.

Haberde ‘Şu ana kadar dağ yollarında 10 saat yürüyen 4 bin kadar Ezidi, kişi başı 100 dolar ödedikleri insan kaçakçıları tarafından sınırdan geçirildi’ deniliyordu.

Bu kurtarma sürecinin başından beri içerisinde olan birisi olarak bu ifadelerden dolayı çok utandım.

Bu haber doğru ise yapılan IŞİD’in yaptıklarına ortak olmaktır.

Bize gelen Şengallilerin en çok şikayet ettiği nokta da buydu, yani para alınmasıydı. Fakat açık söyleyeyim bu şikayet buradaki, Roboski'deki köylüler hakkında değildi. Para aldığından şikayet edilenler Kürdistan Federe Bölgesi'ndeki kendini bilmez bir kesimdi. Daha sonra bu durumun önlemini almak için Keşan bölgesinde bulunan gerilla noktası Zaho’ya daha yakın bir bölüme taşınmış.

Ali Güven haberinde “4 bin kişiden 100 dolar alındı” diyor ya, ondan sadece bize bir tek kişiyi göstermesini istiyoruz.

Gösteremeyeceğini biliyorduk. Yine de telefonla bu kişinin bürosunu aradık ve “ilk başta böyle şeyler oluyordu” diye yan çizmeye başladı.

Sen Cizre’de yaşıyorsun, böylesi bir haberi geçerken hiç mi utanmadın? Senin şehrinde de birçok Şengalli’ye yardım için çırpınan insanlar var. Gerçekten bir Cizrelinin böyle bir haber yapması beni çok utandırdı.

Roboski katliamına ilişkin de Zaman Gazetesi çeşitli iftiralar atmış ve olanları manipüle etmek için her türlü girişimi yapmıştı.

Buradan yüz ya da iki yüz kişi geçirmedik. 20 bin insanı Roboski’de ağırlayarak kalabilecekleri diğer bölgelere gönderdik. Köyümüzde seferberlik yaşandı. Burada yaşayan aileler zorla değil gönüllü olarak bu seferberliğe dahil olmuşken, bu çirkin yazının sahibinin Cizre’den çıkması çok ayıp.

Zaman Gazetesi’ne denilecek bir şey yok. Onlar kendi iskeletlerini Kürt halkının inkarı üzerine kurmuşlar. O kesimden hukuki hesap elbette sorulacaktır. Onların dertleri belli. Bu duruma hükümet de dahil, bu halka Kürt inkarı üzerinden her türlü düşmanlığı gösteriyorlar.

Suriye’den gelenlere şov gibi gösterilerle karşılamalar yapılmışken, Ezidi halkına aynı ilgi gösterilmedi.

Birkaç küçük köy 10 binlerce insanı misafir edebilince bu sefer hükümetin valisi gelen misafirlerimizi ağırladığımız okulların boşaltılması talimatı verdi.

MAYINLI BÖLGELERDEN GEÇİLEREK AİLELERE SU YETİŞTİRİLMEYE ÇALIŞILDI

Şengallilerin yolculuğuna dönecek olursak. Bizim köylülerimiz Ağustos ayının 12’sinden bu yana yürümekten bitap düşmüş 20 bin Şengalli Ezidi’yi çok zor bir bölge olan Haftanin bölgesinden Roboski köyüne kadar taşıdılar.

Çok üzücü olan ölümlere de şahit oldular. Belki bu yürüyüşün en güzel yanı olabilecek yeni doğumlara da şahit oldular.

Doktorların ölümler ile ilgili söyledikleri şeyler ise çok manidardı. “Yorgunluk ve susuzluktan yaşamlarını yitirdiler” demeleri aslında sınır bölgelerinden insanların geçmesini engelleyenlerin neyi planladıklarını da ortaya koymakta. Roboski köylüleri bunun farkında olduğu için yaşamlarını tehlikeye atarak mayınlı tarlalardan geçerek gelenlere su yetiştirmeye çalıştılar.

ASKER DOÇKA VE BTR TOPU İLE VURDU, DEVLET ENGELLEMEYE ÇALIŞTI

Şengallilerin bu göçüne askerin tavrı ilk başta görmezden gelmeydi, sonra aldıkları talimatlar ile köylüleri doçkalar ile taradılar ve BTR’lerden bombalamalar yapıldı.

Hem gelenleri, hem köylüleri, hem bizleri tehdit ediyorlardı. Askerin ilk tavrı sadece sayıları almaktan ibaretti. Daha sonra engellemeye çalışıldı. Hatta kendi gözümle şahidim ki yaralılar dahi verilmek istenmedi. Bölge halkının müdahalesi ile asker geri çekilmek zorunda kaldı.

Askerin klasik bahanesi “ben askerim ne talimat gelirse uyarım” şeklindeydi.

Peki bunca dramı yaşayan bu halka karşı tavır alan askere bu talimatı kim vermişti? Fethullah Gülen Grubu manipüle haberler yaparken, AK Parti hükümetinin işi ise insanları zorunlu olarak dağlarda bırakıp, daha sonra da üzerine bomba atıp, gelenleri almayın talimatı vermekti.

ROBOSKİ KAMPI HALK, BÖLGE BELEDİYELERİ VE DBP SAYESİNDE KURULDU

Daha sonra askerin de elinden kurtarılan Şengalli Ezidiler Roboski köyünde oluşturulan geçici kamplara taşınmaya başlandılar.

Hatta Roboski katliamında cenazeleri taşıyan traktör de bu sefer insan kurtarma çalışmalarına dahil oldu.

Maden ocağında çalışan kamyonlar, berileri (keçilerden süt sağanları) taşıyan arkası açık kamyonetler ile gelenler geçici kamp yerlerine taşınmaya başlandı.

Bizimle ilk karşılaştıklarında oldukça korktukları belli olan Ezidi halkı bir gün sonra yüzleri güleç bir şekilde geziyorlardı.

Sayı daha azken köylüler ilk önce aileleri evlere götürüp yıkanmalarını ve elbiselerinin temizlemelerini sağladılar.

Fakat sayı artınca, bir seferinde 3 bin ya da 4 bin insan gelmeye başlayınca kısıtlı imkanı olan köylüler bu duruma yetişemediler. Kamp da okullardan oluşuyordu ki imkanları çok azdı. Aşağıdaki çeşme çalışıyorsa yukarıdaki çeşme çalışmıyordu ve fiziki yapısı insanları barındırmaya yeterli değildi.

Bu yüzden gelenler burada kalmak istemiyor, bir an önce buradan asıl kamplara gitmek istiyor ve bu yüzden yollarda yatıyordu.

TARİH UNUTMAYACAK

Tarih, Ezidilerin Şengal dağında oluşturduğu yaşam koridoru ile katliam bölgesinden çıkmaları anlamına gelen Federal Kürdistan ile Türkiye arasındaki 15 No’lu sınır bölgesinde oluşturulan yaşam koridorunu ve buralarda insanları kurtarmak için canını dişine takanları asla unutmayacak.

Bir de tarih bu katliamı yapanları, katliama ortak olanları, katliama sessiz kalanları, gösterdikleri görüntüler ve yazılar ile manipüle edenleri, görevi bu katliamı durdurmak ve deşifre etmekken sessizliğini koruyanları asla unutmayacak. Bir gün mutlaka büyük insanlık vicdanı bu durumla hesaplaşacak, yukarıda belirttiğim kesimleri yargılayıp mahkum edecektir.

ÖLÜM YOLU YAŞAM YOLUNA DÖNÜŞTÜ

Roboski için “ölüm yolu” olan sınır hattı “yaşam yolu”na dönüştürüldü. Kürt halkı ve dostlarının bu kadar ağır yükün altından kalkamayacağını düşünenler yanıldı.

Ağustos’un 12’inden bu yana ulusal televizyonları bölgeye çağırmamıza rağmen hiçbirini göremedik. Şengal katliamına da penguen olmayı yeğlediler. 20 bin insanı ağırlayıp gönderdikten sonra, yani 15 zorlu günden sonra bizi görmeye başladılar. Onda da Zaman Gazetesi’ndeki gibi.

Ama tarih kayıt halindedir ve bir gün mutlaka bu tutumun hesabını soracaktır. Siz seyrinize biz ise kaldığımız yerden mücadeleye devam edeceğiz.

*Bu arada kırk yıl sonra İbrahim Yaylalı olan ismimi mahkeme kararı ile Yannis Vasilis Yaylalı olarak değiştirip kendi halkıma ait ismimi aldım. Merak eden bu konu hakkındaki söyleşiyi buradan okuyabilir: Komando İbrahim 'Yannis Vasilis' olacak!

Kaynak: Ilk defa Demokrat Haber'de yayınlandı (30 Ağustos 2014 - 20:57)

10 Mart 2021 Çarşamba

PONTOS SOYKIRIMI DAVASI SAVUNMASI; 'Mustafa Kemal’in Hatırasına Hakaret' Davası

YANNİS VASİLİS YAYLALI

Gülyazı alayının hazırladığı fezleke ile harekete geçen Uludere savcılığı üzerinde “1914-1923 yılları arasında Amasya, Samsun, Giresun’da 134 bin 38, Niksar ’da 27 bin 216, Trabzon’da 34 bin 384, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka ’da 17 bin 479 ve Şebinkarahisar’da 21 bin 448, mübadele sonrası sürgün yollarında katledilen 50 bin kişi ile beraber toplam 353 bin 237 insanın Mustafa Kemal’in emri ile Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa ve çete reisi Topal Osman tarafından katledildi“ sözlerinin yazılı olduğu bir fotoğrafı paylaştığım için hakkımda Mustafa Kemal’e alenen hakaret etmek suçlaması ile ilgili soruşturma başlatmıştı

Uludere savcılığının başlattığı’ Mustafa Kemal’in hatırasına alenen hakaret ‘ soruşturması bir süre sonra Uludere Asliye Ceza Mahkemesi tarafından aldığım tebligat ile davaya dönüştü. Bugün ise açılan davanın ilk duruşması vardı.

 
Uludere Asliye Ceza Mahkemesi Hakim değişikliği sebebi ile dosyanın incelemeye alınmasına karar vererek mahkemeyi 02 Mart 2017 tarihine erteledi.
 



Uludere Asliye Ceza Mahkemesinde ‘Mustafa Kemal’e alanen hakaret ‘suçlaması ile devam eden mahkemenin birinci duruşmasında hakime sunduğum savunmam aşağıdadır :
 
ULUDERE ASLİYE CEZA MAHKEMESİ HAKİMLİĞİNE
 
Dosya: No:2016/117
 
Şüpheli: Yannis Vasilis Yaylalı
 
Konu: Savunmamın sunulmasından ibarettir
 
’Bütün Rumlarda bir devlet mefkuresi vardır. Fikrimizce, memleketimizdeki Rumlar bir yılandır. Bu yılanların zehirleri kadınlardır’’ .(1)
 
Savunmama kadınlarımızın üzerinden halkımıza karşı bu şekilde nefret söylemi içeren bir cümle ile başlamak istemezdim, lakin bu ırkçı sözler, bu ırkçı bakış açısı Karadeniz’de Rum halkının varlığına karşı oluşturulan Merkez Ordusu ve komutanı Sakallı Nurettin Paşa’nın nasıl birisi olduğunun anlaşılması anlamında gerekliydi. Halkımız için korkunç sonuçları olan o süreçte Mustafa Kemal’in kimleri kollayıp koruduğunu başka türlü göstermenin de yolu yok gibidir. Göstermelik olsa dahi Sakallı Nurettin Paşa hakkında Koçgiri ve Pontos’da işlediği savaş suçlarından dolayı 11 Agustos-4 Ekim 1921 yılında BMM’de (Büyük Millet Meclisi) [2] gerçekleşen gizli oturum ile soruşturma başlatıldı. O yıllarda Pontos bölgesinde ki tüm uygulamaların genel doğrultusuna baktığınızda bu uygulamaların Rum halkının varlığını korumaya dönük meşru savunma için kurulan partizan birliklerinden çok Rum halkının varlığına yöneldiğini görürsünüz.

 
Uludere savcılığı üzerinde “1914-1923 yılları arasında Amasya, Samsun, Giresun’da 134 bin 38, Niksar ’da 27 bin 216, Trabzon’da 34 bin 384, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka ’da 17 bin 479 ve Şebinkarahisar’da 21 bin 448, mübadele sonrası sürgün yollarında katledilen 50 bin kişi ile beraber toplam 353 bin 237 insanın Mustafa Kemal’in emri ile Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa ve çete reisi Topal Osman tarafından katledildi“ sözlerinin yazılı olduğu bir fotoğrafı paylaştığım için hakkımda Mustafa Kemal’e alenen hakaret etmek suçlaması ile ilgili soruşturma başlatmış, oysaki yaşanan o büyük tehcir ve katliamlar da birçok yakınını kaybetmiş olan biziz. Yani Uludere savcılığı ve Sulh ceza mahkemesi o dönem suç işlemiş ve işlediği suçlar bir bir üstü örtülen suçlular yerine geride kalan son Pontos Rumları olarak bizlere dava açmayı yeğ tutuyor. Biz o dönem birçok yakınını katliam ve tehcir sürecinde kaybedenler ise yıllardır bizlere neler yapıldığını anlatabilmek için çabalıyoruz.
 
Mahkemenize imkânlar doğrultusunda, Merkez Ordusu komutanı Sakallı Nurettin Paşayı ve önce çeteci, sonra milis alayı komutanı, daha sonra da Merkez ordusunda Nurettin paşa emri altında cinayetler işlemeye devam eden Topal Osman’ı ve onları her seferinde yargılanmaktan kurtaran, kurtardığı ile kalmayan onları koruyup kollayan Mustafa Kemal’i tüm yaşananlardaki sorumluluğunu anlatmadan önce Pontos’dan, halkımızdan, kendimden ve ailemden kısaca bahsetmek sureti ile suçlular ile mağdurlar arasındaki farkı gösterirken, geçmiş ile bugün arasında ki bağı da kurmuş olacağım. Belki o zaman biraz neler yaşadığımız anlaşılır diye düşünüyorum
 
Bizdeki mitolojiye göre Gaia toprak anadır, doğadır, her şeyi doğurandır ve Pontos’u da o doğurmuştur. Bizde Gaia’dan olma Pontos’un çocuklarıyız. Toprağımıza, doğamıza, insanımıza bağlılığımız bu yüzdendir. Yaşadığımız topraklara, yani varlığımızı borçlu olduğumuz Pontos’a değinmek istiyorum. Savcı aslında cezalandırılmamız için böylesi bir soruşturmayı başlattı, biliyoruz. Savcı kendi niyetinin dışında kendimizi bir kere daha ifade etmemiz için, mahkeme de olsa, sonunda ceza almak da olsa, bize yapılanları bir kere daha anlatmak için bir platform imkanı sağladı. Her ne olursa olsun böylesi bir imkanı bize sağlayan Uludere savcısına müteşekkiriz. Dediğim gibi savcının kendi niyeti bu olmayabilir fakat bu mahkemenin böyle bir işlevi olacağına inanıyorum.
Ben Samsun’un Bafra ilçesinde dünyaya geldim, Babamı soracaksanız o da öyle, dedem ve dedemin babası ve onların ataları da öyle, yani Karadeniz’e Pontos’a hiçbir yerden gelmedik, hani derler ya biz de yedi göbek Pontos Rumlarındanız, daha açık ifade etmek gerekirse yaşadığımız toprakların yerlisiyiz. Yaşadığımız yer Pontos Karadeniz bölgesinin içerisinde Trabzon’dan başlayıp, Sinop’a kadar uzanan bölgenin adıdır. Yukarıda da belirttiğim gibi biz Pontos’da yaşayan Rumlar tarihte bilinen en eski halklardanız. Pontos’da ki varlığımız M.Ö 7. Yüzyıla kadar dayanıyor. Dilimiz ise kaybolmak ile yüz yüze olan [3] Antik-Yunanca’dır. Bugün Pontos’da dilimizin konuşulduğu yerler Çaykara : (23 köy) ,Of : (bazı köyler) ,Tonya: (15 köy), İkizdere (Rize): (13 köy), Köprübaşı: (5 köy),Dernekpazarı: (10 köy),Bulancak (Giresun) : (3 köy), Maçka ve Of’un bir çok köyü ,Beşikdüzü: (1 köy) Yağlıdere, ve Dumanlı’dır.
 
Doğu Pontos’da az çok dilimiz konuşulurken Trabzon Rum imparatorluğu Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet tarafından1461 de yıkıldıktan sonra sürekli uygulanan asimilasyonlar yüzünden Orta ve Batı Pontos’da nerede ise dilimiz hiç konuşulmamaktadır. Varlığımız gibi bize ait olan her şeyi bugün kaybetmek ile karşı karşıyayız. Osmanlı girmeden önce neredeyse Pontos’un çoğunluğunu biz Rumlar oluştururken, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine izlenen inkarcı-asimilasyoncu ve katliamcı politikalar yüzünden bugün Pontos’da varlığımız tartışılır duruma gelmiştir.
 
AİLEM YASAMAK İÇİN KİMLİĞİNİ RET ETTİ
 
Yukarı da belirttiğim uygulamaların sonucunda ailemiz hem korkudan hem de Karadeniz Pontos’da küfür haline getirilen Rum kimliğinden olduğunca uzak durmaya çalıştı. Hatta o kadar uzak ki halkımız katliamdan ve tehcirden sonraki biz üçüncü kuşaklara Türk ordusu ve çetecileri tarafından öldürülen büyük babamız ve ailesini, ‘sözde kurtuluş Savaşı’nda öldüğü ve cenazesinin ise getirilemediği söylendi. Kraldan daha kralcı olmak deyimi vardır ya, bizimkiler bunun ile yetinmemiş ve bizleri sözün tam manası ile kendi değerlerine sırt çevirmiş birer Türk ırkçısı olarak yetiştirdiler. Öyle tanınmaz hale gelmiştik ki her zaman bir bahanemiz vardı Türk olmayan diğer inanış ve halklardan nefret etmek için, elbette biz Pontos Rumları için bu gördüğümüz ve yaşadıklarımız ne ilk baskıydı ve biliyoruz ki sonuncusu da olmayacaktı. Çok çeşitli kavimler ve imparatorluklar üzerimizde, topraklarımız da hâkimiyet kurmak istedi. Belki uzun yıllar da kurdular da fakat hiç biri varlığımızı yok etmeyi amaçlayan hâkimiyet ve egemenlikler olmadı. Ta ki Osmanlı imparatoru Fatih sultan Mehmet 1461 yılında topraklarımızı ilhak edinceye kadar, bizim Pontos’da ki varlığımızı tehdit edecek yönelim söz konusu değildir. Elbette topraklarımız birçok kez ilhak edilmeye çalışıldı, hatta ilhaklar da oldu fakat varlığımıza yönelimin miladı Osmanlı’nın topraklarımıza gelmesi ile oldu. Osmanlı’dan başlayıp günümüze kadar topraklarımız ve Pontos’da ki varlığımızı yok etmek için her türlü baskı, şiddet, nüfus değişimi, Tehcir, daha açık yazmak ve söylemek gerekirse soykırım politikaları bilinçli şekilde üzerimizde uygulandı. Uygulanan bu politikalar başarıya ulaştı mı sorusuna vereceğimiz cevap, sadece ailemiz ve kendi üzerimden yorum yapmam bile gerekirse, bu politikalar yüzde bin işe yaradı. Ailem Pontos’da fiziki olarak yaşayabilmek için tüm varlıklarını yok saymak zorunda kaldı. Sırf yaşayabilmek için yıllarca bizleri insanlıktan çıkartacak nefret söylemlerinin birer yaşayan abidesi haline getirdiler. Tabi ben ve benim gibiler hiçbir durumun farkında olmadan, kendi halkımız olan Pontos Rumları da dahil, herkesten nefret ediyor ve bunu en doğal vatanseverlik olarak görüyorduk.
 
Yaşıtım olan bir çoğumuz bu ezber yaşamların sonucunda hiç bilmediğimiz bir savaşa dahil olup, 90’lı yıllarda Kürt halkına yapılan soykırım denemesinin birer parçası olduk. O dönemin elebaşları bugün teker teker mahkemelerce aklansa da o yıllarda Kürt halkına yapılanları kimse unutmayacak. Özellikle hiçbir şey bilmeden, ezbere dayalı bilgiler ile bu savaşa dahil olup Kürt halkına benim gibi kötülük yapanlar asla unutmayacak ve unutturmayacak da, uzun uzun o dönemleri elbette anlatmayacağım fakat empati yapmanız anlamında söylüyorum. 15 Temmuz gecesi Boğaz köprüsüne zorla götürülen askerlerden hiçbir farkımız yoktu. Bir farkla tabi 15 Temmuz hükümete yönelik bir darbe girişimiydi, ya da öyle söyleniyor, hala işin iç yüzünü bilmiyoruz, uzun zaman da gerçekten 15 Temmuz gecesi neler yaşandı herhalde bilemeyeceğiz. Zorla emir altında oraya göreve götürülen askerler vatan haini muamelesi gördü. Birçoğuna da işkence edilerek televizyonlara görüntüleri servis edildi. PKK bahane edilip Kürt halkını üzerine sürülenler bizler ise o dönem de kahraman ilan edildik. Köyleri yakıp, insanlara işkence edip, kafa kol, bacak kestiğimiz dönemlerdi. Ben o dönem 94 senesinde Şırnak’ta görevli komando askeriydim. Bunu övünerek değil utanarak söylüyorum ki bu akıl tutulmasının yaşandığı devasa histerinin içerisinde ben de yer aldım. Hatta bir çatışma da yaralanarak PKK’ye esir düştüm. Bir dönem o meşhur antlaşma da 1000 Hamaslı ile bir İsrailli askerin takasında rol oynayan Kızılay’ın bizleri almak için arabuluculuğa soyunmasını yıllarca bekledim ki, boş bir beklentiymiş, yine yıllarca bizler için vatan haini diye düşündüğümüz fakat gerçekte insan hakları mücadelesi yürüten kuruluşlar sesimize kulak vermişti. Bu kuruluşlar (İHD-Mazlum-DER ) İki küsur sene PKK’nin elinde esir kaldıktan sonra Türkiye’ye dönmemize yardımcı oldular. Sonra arkamızda bir on yıl bıraktıktan sonra gördük ki Kürt illerinde sadece savaş suçu değil, büyük bir insanlık suçu işlemiştik. O dönem bu insanlık suçunu işleyenler ve o gün gizli olmayan sonrasın da ise gizli diye adlandırılan sözde Jitem ve Ergenekon yargılamaları yapıldı. Dün tüm askeri vesayet ile hesaplaşacağız diyenler, 90’lı yılların katillerini maalesef bir bir mahkemeler yolu ile aklıyorlar. Aşağı da anlatacaklarımdan sonra göreceksiniz ki, bu savaş bu şekilde devam ederse tarih bizim için hep tekrardan ibaret olacak. Nasıl ki bugün 90’lı yıllarda savaş suçu işlemiş katiller tek tek aklanıyorsa, geçmişte 90-100 yıl önce de aynı şeyler yapılıyordu. Belki savaş karşıtı barışseverler devreye girmese, bugün yapılan birçok şeyin zanlısı gelecekte benzer şekilde aklanarak, tarih hiçbir şey yokmuş gibi akmaya devam edecek. Bir avuç mutlu azınlık için, her yirmi, otuz yılda bir yüz binlerce insanı kurban vereceğiz. Bu dediklerimi unutmadan, geçmişin değerlendirmesini yapmaya Sakallı Nurettin paşadan başlayarak devam edelim.
 
MERKEZ ORDUSU KOMUTANI SAKALLI NURETTİN PAŞA SORUŞTURMASI VE MUSTAFA KEMAL’İN SAKALLI NURETTİN PAŞAYI HİMAYE ETMESİ
 
Mustafa Kemal Nutuk’ta Merkez ordunun kuruluşunu şu şekilde anlatıyor : ’…dahilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir.’’ Anadolu merkezindeki asayiş meselesini halle memur kuvvetlerimizi büyücek bir kumanda altında tevhit etmekte fayda tasavvur ettiğimizden 9 Kânunuevel (aralık) 1920 de Sivas’taki Üçüncü Kolorduyu lâğvederek onun vazifesini yeni teşkil ettiğimiz Merkez Ordusu’na tevdi ettik. Bu orduya da Nurettin Paşayı kumandan yaptık.’’
 
Elbette Mustafa Kemal Nutuk’ta niyetini açıkça ifade etmiyor fakat 19 Mayıs 1919 tarihinde İngiliz vizesi ile Samsun’a çıkışından itibaren amaçladığı şey Pontos’da yaşayan Rum varlığına son vermekti. Mustafa Kemal Samsun’a ayak basar basmaz Topal Osman dahil bölge de Rum halkına karşı savaşan ne kadar Türk çetecileri varsa onlar ile görüştü. T ürk çetecilerinin faaliyetlerini açıkça destekledi. Mustafa Kemal için bu çete faaliyetleri de yeterli olmayınca Pontos’da yaşayan Rum halkının tümünü yok etmeyi hedefleyen Merkez Ordusu’nu kurdurdu.
 
O merkez ordusu komutasında kimler yoktu ki, merkez ordusunun Kurmay Başkanı daha sonra 1936’da Dersim’e 4. Umumi Müfettiş olarak atanan Hüseyin Hüsnü yani Korgeneral Hüseyin Hüsnü Abdullah Alpdoğan’dır ki kendisi Dersim celladı olarak da tarihe geçmiş birisidir. Sakallı Nurettin’in bir diğer komutanı da 42. Piyade Alay Komutanı Topal Osman, hem Pontos hem de Koçgiri imhasında birlikte olduğu çete reisiydi. Merkez Ordusu ,Rumların, Ermenilerin ve Kürt halkının katliamlarında yer aldı, telafisi çok zor olan çok büyük acılar da rolü var. Geçmiş ile hesaplaşmak ve doğru bir yüzleşme için mutlaka bu merkez ordusunun Rum, Ermeni, Kürt halkına karşı top yekun uygulanan katliamlarda ki rolü sonuna kadar gidilerek araştırılmalı ve gereği yapılmalıdır.
 
Nurettin Paşanın kendini savunmak için hazırladığı izah namede merkez ordusu ile sadece 11 ay içerisinde neler yapıldığı daha net gözükür ‘’ Eşkıya 3 bin 342 maktul, 78 mecruh vermişlerdir, 457 kişi yakalanmıştır. Bir o kadar da şurada, burada kalan mecruh ve maktul vardır. 50 bini mütecaviz Rum bölge dışına çıkarıldı.’’ 9 Aralık 1920 ile 3 Kasım 1921 tarihleri arasındaki 11 aylık sürede Nurettin Paşa’nın kontrolünde ki bölge de 7 bin’i partizan olmak üzere 57 bin Pontoslu Rum ne olmuştur. Kendisinin izah ettiği gibi öldürülen 7 Bin insanın dışında kalan 50 bin Pontos’lu Rum tehcir mi edilmiştir? Gerçekten Nurettin Paşa’nın açıkladığı gibi 50 bin insan sağ salim Pontos dışına mı çıkarıldı? Daha iyi kavranması için bu tehcir uygulamaları üzerine birkaç şeyi de paylaşmak istiyorum.
 
Ermeni soykırımında yer almış Teşkilat-ı Mahsusa reisi Dr. Bahattin Şakir Samsun’da
 
Postos’ta sistematik ölüm yolculukları ve köylere saldırılar Teşkilat-ı Mahsusa reisi Dr. Bahattin Şakir’in Samsuna gelmesiyle başlar. Öncesinde de Türk çetelerinin Samsun bölgesinde köylere saldırıları artmıştı. İstanbul’daki Avusturya Büyükelçisi Johann Markgraf von Pallavacini 1916 Aralık’ında Samsun civarında olup bitenleri özetler: 11 Aralık 1916: Beş Rum köyü talan edilip yakıldı. Köy sakinleri sürüldüler. 12 Aralık 1916: Kent çevresindeki köyler de yakıldı. 14 Aralık 1916: Köyler, içindeki okul ve kiliselerle birlikte ateşe verildi. 17 Aralık 1916: Samsun sancağındaki onbir köyü yaktılar. Yağmalar sürüyor. Köylülere kötü muamele ediliyor. 31 Aralık 1916: Yaklaşık 18 köy tamamen yakıldı, 15’i kısmen yakıldı. 60 kadar kadının ırzına geçildi. Kiliseler de yağmalandı.( Wien Haus-, Hof- und Staatsarchiv, PA, Türkei XII, Liasse 467 LIV, Griechenverfolgungen in der Türkei 1916- 1918, ZI. 97/pol., Konstantinopel (19.1.1916), (2.1.1917).)http://www.greekgenocide.net/index.php/overview/documentation/311-the-samsun-deportations-1916-17-and-1921 (27.12.2015)
 
Tekrar Merkez ordusu ve Nurettin Paşa’ya dönecek olursak, Yunan büyük taarruzu öncesinde Karadeniz kıyıları, Sovyetler Birliği’nden Ankara’ya gönderilen silah ve cephanenin zorunlu geçiş yolunda yer aldığı için büyük bir önem kazanmıştır. 9 Haziran 1921’de Yunan kruvazörü “Kılkış” Ankara hükümetinin başlıca limanı olan İnebolu’yu bombalaması üzerine Merkez Ordusu kumandanı Nureddin Paşa aynı gün Pontos’da sürgün talep eder. Ankara’da ayın 12’sinde toplanan Bakanlar Kurulu, bir Yunan çıkarmasının gün meselesi olduğu sonucuna vararak bütün Karadeniz şeridini “savaş bölgesi” ilan eder. Ertesi gün Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Nureddin Paşa’ya şunları yazar: “Bakanlar Kurulu eli silah tutan Rumların Karadeniz kıyısından uzaklaştırılmalarına karar vermiştir; bu karar uygulamaya konulmak üzere size hemen bildirilecektir; Rumların çeteciliğe katılmak üzere dağılmalarını önlemek için gereken önlemleri almanızı rica ederim.” Karar 16 Haziran’da alınır.
 
Aynı gün Samsun, Bafra ve Alaçam şehirlerindeki 15 ile 50 yaş arasındaki bütün erkekler tutuklanır. Ertesi gün ilk göçmen kafilesi iç bölgelere gitmek üzere Samsun’dan yola çıkarılır. İlk kafile, Kavak’ta kafileye eşlik edenlerce kurşun yağmuruna tutularak büyük çoğunluğu katledilir. 700 kadar kişiden oluşan ikinci kafile Samsun’u 17 Haziran’da terk etti ve salimen Amasya’ya ulaştı. Buna karşılık bin kadar erkekten oluşan üçüncü kafile, 20 Haziran’da Topal Osman’ın çetelerinin saldırısına uğrayarak büyük bölümü katledildi. Samsun’dan 25’inde hareket eden dördüncü kafile ile Bafra’dan 17, 21 ve 24 tarihlerinde hareket eden ve her biri 500-600 kişiden oluşan üç kafile ile Alaçam’dan 18, 21 ve 22’sinde yola çıkan üç kafileyi de aynı son bekliyordu. Arkasından korumasız kalan kadınlar, yaşlılar ve çocukların sürgününe sıra gelmişti.
 
Aslında birçok misyon görevlisi o dönemde yaşananları anlatmıştı. Bu aktarımları burada yazmaya kalksak mahkeme olarak sizin zamanınızın yeteceğini düşünmüyorum. İstenirse hem resmi kayıtlar da, hem de resmi olmayan dış kaynaklı belgelerde yaşadıklarımız çokça detaylandırılabilir. Fakat ben şimdilik sözü edilen Tehcir üzerine bu kadar anlatımın yeterli olacağını düşünüyorum. Merkez ordusu komutanı Nurettin Paşa’nın açıkladığı 7 Bin’i partizan olmak üzere 11 aylık süre içerisinde 57 bin Pontos Rum’unun başına neler geldiğini yukarıda yaptığım aktarımlar ile az buçuk anlaşıldığını düşünüyorum.
 
Merkez Ordusu komutanı Nurettin Paşa’ya soruşturma açılıyor
 
Merkez ordusu komutanı Sakallı Nurettin Paşa hakkında Koçgiri ve Pontos’da işlediği suçlardan dolayı 11 Agustos-4 ekim 1921 yılında BMM’de gerçekleşen gizli oturum ile soruşturmaya başlatıldı.
 
BMM gizli görüşmesinde Koçgiri’de , Pontos’da yaptığı katliamlar üzerine söz alıp konuşan oldu. Hatta Sakallı Nurettin Paşa’yı idam ile yargılanması dahi istendi. 11 Ağustos 1921 günü TBMM gizli oturumunda söz alan milletvekilleri (İsmail Şükrü Efendi, Osman Fevzi Efendi, Zekai Bey) Koçgiri’de yaşananların sorumluluğunun Nurettin Paşa’ya ait olduğunu söylediler. [4] Koçgiri’de yüzlerce insan sorgusuz sualsiz tutuklanıyor, teslim olanlar dahi kurşunlanıyorlardı. O gün mecliste öyle şeyler konuşuldu ki bugüne ışık tutucak tarzda konuşmalardı. Erzurum Mebusu Mustafa Durak Bey yaşananlar üzerine aynen şöyle der: “Memleketimizde yapılan mezalimi herkes duymalıdır. Çünkü efendiler, memlekette yapılan bütün felaket, bütün mezalim, bütün seyyiat (kötülükler) bunların milletten saklanmasından doğmaktadır.”( “http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-bir-pasayi-meclisin-elinden-nasil-kurtardi/” http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-bir-pasayi-meclisin-elinden-nasil-kurtardi/ )
 
Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey ise üstü örtülmeye çalışılsa da zulmün Avrupa kamuoyu tarafından bilindiği ve aleyhimize kullanıldığı kanaatindedir. Şunları ekler: “Bir adam görevini kötüye kullanmış, cezasını görsün.”
 
Erzincan Mebusu Fevzi Efendi ise daha da ileri gider ve Koçgiri’de halka yapılan mezalimin ancak Cengiz Han’ın ordusu […]tarafından işlenebileceğini dile getirir. Yakılan evler, ırzlarına saldırılan kadınlar, öldürülen çocuklar ve siviller. Söz alanlar dur durak bilmeden Nureddin Paşa’nın gaddarlığından söz eder. Bir imha hareketine girişildiğinden söz edenler bile çıkar.
 
Daha sonra bu söylenenler BMM’nin tozlu raflarında unutulsa da milletvekili Emin Bey o günler de yapılanlar için öyle bir örnek veriyor ki kan donduran cinsinden “Efendiler, dünyanın hangi yerinde böyle bir harekât görülmüştür ki, babasını bir evladın eline bir ip, diğer evladın eline bir ip alarak çektirerek tam altı saat zarfında bu suretle feci bir şekilde öldürülmüştür?” (Bunu yapanların da Topal Osman’ın adamları olduğunu açıklar.)( “http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-bir-pasayi-meclisin-elinden-nasil-kurtardi/” http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-bir-pasayi-meclisin-elinden-nasil-kurtardi/ )
 
4 Ekim 1921 günü BMM gizli oturumunda ise bu kez Koçgiri’nin yanı sıra Pontoslu Rumlara yönelik uygulamalar gündeme getirildi ve tartışıldı. Milletvekillerinden bir kısmı yapılanlarda Nurettin Paşa’yı sorumlu tutarak görevden derhal alınmasını isterken, bazıları da Nurettin Paşa’nın asılmasını istediler. Mustafa Kemal’in karşı çıkmasına rağmen Meclis, Nurettin Paşa’nın görevden alınmasına ve muhakeme edilmesine karar verdi. Ayrıca Koçgiri ve Pontos ’İsyanları’nı yerinde incelemek için bir araştırma heyeti kurulmasını kararlaştırdı. [5]
 
BMM Sakallı Nurettin Paşa’nın Cevaplandırması için şu on soru hazırlandı, bu sorular şunlardı :
 
1) Koçgiri, Samsun ve sair yerlerde gayr-i mesul kuvvetler kullanmak,
 
2) 30 bin liralık rüşvet almak,
 
3) Rum sevki sırasında herkesin gözü önünde yağmacılığın yapılması,
 
4) Pontusçuların dağlara çıkmasına meydan vermek,
 
5) 56 kişiyi Samsun’da alıkoymak,
 
6) Meclis Başkanlığı’ndan tasdik edildi diye beyanname neşretmek,
 
7) Üstlerini ve astlarını dikkate almadan iş yapmak,
 
8) Kardeşini Tokat Mutasarrıfı, damadını erkan-ı harbi yaparak aile hükümeti kurmak,
 
9) Ümraniye İsyanı’nda halk dehalete hazır iken, Topal Osman’a milleti kırdırmak,
 
10) Ordu mutasarrıfına yetkisi olmadığı halde emir vermek. [6]
 
Yukarıdaki 10 maddelik soruların hepsini tek tek elbette ele almayacağız fakat Sakallı Nurettin Paşa’nın Pontos Rumlarına bakış açısını özetlemesi açısından birkaç maddeye verdiği cevabı sizlerle paylaşmanın yararlı olacağını düşünüyorum
 
1.Madde: Koçgiri, Samsun ve sair yerlerde gayr-i mesul kuvvetler kullanmak
 
Rum halkına karşı korkunç katliamlar gerçekleştiren Türk çetelerinin kullanımı ile ilgili bir soru ki Sakallı Nurettin Paşa , aslında bu çetelerin bir çok yerde Erkanı Harbiyeyi Umumiye(Osmanlı Genel Kurmayı) gözetiminde kullanıldığını da itiraf ediyor bakın bu söylediklerini izahname de söyle ifade ediyor: ‘’Ümraniye ve Koçgiri hadiselerinde kullanılan Osman Ağa’yı, ordu davet etmiş değildir. Şark mıntıkasına dahil Giresun’da, E.H.U. (Erkanı Harbiyeyi Umumiye) emrindeki Giresun Alayı EHU’ce verilen emirle isyancılara karşı getirildi. EHU önce Giresun Alayı’nın büyük kısmını Kocaeli’ne gönderdi. Fakat, 15. Fırka Garp Cephesi’ne gidince, Giresun alayı burada kaldı. Bir taburla Osman Ağa kuvvetleri Ümraniye’ye gelmiştir. 4. Taburun kumandanı olmakla beraber, Osman Ağa Giresun Alayı’nın Fahri Kumandanı’ydı. Kendisine bu unvanı Merkez Ordusu dahil, EHU ve Müdafaai Milliye Vekaleti vermiştir. Merkez Ordusu emrine ithal edilmiştir. Mevcudu dolgundur. Onun nizamiye kıtası haline sokmak için, Samsun’da Giresun Alayı’ndan, bir taburdan üç taburlu bir alay teşkili ile 47 numarasını verdik. Samsun’da iki taburlu Giresun Alayı da bir tabur ilavesi ile 42. Alay adını alarak, Giresun Alayı namı kaldırıldı. İki alay yapılmıştır. Ümraniye ve Pontus asilerinin tedibi ve Samsun sahillerinin muhafazasında ve Garp cephesinin ihtiyacı üzerine, Sakarya muharebesinin kazanılmasında faydalı oldular. 42. Alay Kumandanı Hüseyin Avni Bey, Sakarya’da şahadet, Osman Ağa da 47. Alay Kumandanı olarak Garp Cephesi emrinde ve cephededir.’’ Kullanılan Türk çeteleri üzerine şimdilik bu kadar yararlı bilgi yeterli diye düşünüyorum. Çünkü ilerleyen bölümde bu şanlı katil Topal Osman üzerine de değineceğim. Yararlı bilgilere orada devam etmeyi düşünüyorum.
 
SÖZ KONUSU TÜRK OLMAYAN HALKLAR VE İNANÇLAR OLUNCA KEMALİZM VE İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ RUH İKİZİDİR
 
3. Madde: ile Ermeni soykırımına karışan İttihatçı kadroların Ermeni halkından sonra Pontos Rumlarına bakış açısını Nurettin Paşa şahsında da özetlemiş olacağız.
 
Sakallı Nurettin Paşa 3. Maddeye yani ‘’Rum sevki sırasında herkesin gözü önünde yağmacılığın yapılması’’ suçlamasına yönelik ‘’izahlarının’’ bir bölümünde yaptıklarını aklamak için kadınlar ve yaşlılar üzerinden yaptığı açıklamalar Pontos katliamına ve tehcirine katılan Kemalist kadroların zihin yapısını ortaya koyuyor. Nurettin Paşa : ‘’Kadınlara gelince: Pontusculukla meşbu, erkeklerine fikren, bedenen, malen muavenet ettikleri hakikattir. Yataklık, muhbirlik, cinayete teşkar kadınlar da mahkemelere sevk edildiler. Fikrimizce, memleketimizdeki Rumlar bir yılandır. Bu yılanların zehirleri kadınlardır. Bu yüzden erkeklerle aynı şeyi yaptık. Çocuklarından da ayırmadık. İhtiyarlara gelince; Gümenez’de ihtiyardır diye sevk edilmeyen 65 yaşındaki bir Rum, Yunan torpidosuna bayrak sallamış, onlar da sandallarla sahile çıkmışlardır. Bafra’dan bir grup ahali kuvvetleriyle yetişmişler. İhtiyar Kel Nikola astırılmış ve düşman donanması def edilmiştir.’’ [7] Der. Şimdi ‘Rumlar bir yılandır, kadınlar ’da bunun zehridir’ diyen kendisi de Mustafa Kemal’in en sevdiği kadrolardan olan Nurettin Paşa’nın bu yaklaşımı ister istemez bizi bir sorgulamaya götürüyor. Çok zamandır bilerek ya da bilmeyerek yapılan bir yanlış ya da dezenformasyon olan İttihatçılar ile Kemalistler aynı değildir, aralarında çok fark vardır diyenler için, Kemalizm ile İttihat ve Terakki arasındaki ruh ikizliğini ortaya koyan Tamer Akçam’ın yeni kitabı olan Naim Efendinin hatıratı ve Talat Paşa telgrafları adlı eserinde 22 Eylül 1915 tarihli bir telgrafta Talat Paşa’nın çektiği iki telgrafa beraber bakalım : “Ermeniler için Türkiye arazisinde yaşamak, çalışmak gibi haklar tamamıyla kaldırılmış ve bu bâbda hükümet bütün mesuliyeti kabul ederek beşikteki çocuklarına varıncaya kadar bırakılmaması emrini.” 29 Eylül 1915’te Halep Vilayetine çektiği bir telgrafta ise : “Türkiye’de mevcut bütün Ermenilerin tamamen mahv ve imha edilmelerinin Cemiyetin emriyle Hükümetçe kararlaştırıldığı evvelce de bildirilmişti… Kadın, çocuk, sakat diye düşünülmeyerek imha önlemleri ne kadar feci olursa olsun, vicdani duygulara kapılmadan varlıklarına son verilecektir.” Kemalist kadro olan Nurettin Paşa’nın söylemlerine ve yaptıklarına bakıldığında, Ermeni soykırımının da başat rol almış İttihatçılar ve yine onların liderlerinden biri olan Talat paşa ile arasında herhangi bir nüans farkı gören var mı? Bildiğim bir şey varsa o da laf ile tarih yazılamayacağıdır, slogandan öteye gitmeyecek olan şu çarpıtma gibi ‘onlar ırkçı, biz yurtseveriz’ diye tarih okuması mı olur. Dediğim gibi laf ile söz ile tarih yazılmaz, icraat ile gelişen koşullara göre o an da yaptıkların ile tarih yazılır. Hal böyle olunca sloganlar tarihte ne yaptığınızı saklayamıyor. İttihat ve Terakki cemiyeti Ermeni halkına karşı nasıl bir soykırım politikası hayata geçirmiş ve uygulamış ise Kemalist kadrolar ’da benzer uygulamaları Pontos Rum halkına karşı hayata geçirmiştir. Hatta hatta ittihat ve Terakki cemiyetinden devşirilen birçok Kemalist kadro da Pontos Rumlarına uygulanan tehcir ve katliama katılmıştır. Yıllardır bilinçli yapılan bir çarpıtma için açtığım parantezden sonra kaldığım yerden değerlendirmelerime devam ediyorum.
 
Merkez ordusu komutanı Sakallı Nurettin Paşa aslında göstermelik yargılanıyordu. Ermeni soykırımı ve tehciri daha birkaç sene önce gerçekleşmiştir. Ulusal olmasa da Uluslararası kamuoyu bu konuda çok duyarlıdır. Ermeni soykırımından ders çıkaran BMM ise göstermelik olsa da Rum soykırımı ve tehciri devam ederken bu tür soruşturmalar gerçekleştirdi. Zaten bu sorgulamaların ne kadar göstermelik olduğunu da şimdi paylaşacağım o döneme ait alıntı gayet açıkça gösterecektir. Nurettin Paşa’nın izah namesi Meclis’in 16 ve 17 Ocak 1922 tarihlerindeki gizli oturumlarında üyelere okundu. Başkomutan ve TBMM başkanı Mustafa Kemal, yaptığı konuşmada; söz konusu izah nameyi okuduktan ve araştırma heyetiyle konuyu görüştükten sonra Nurettin Paşa hakkında verilen muhakeme edilme kararının ağır olduğunu ve bu kararın kaldırılmasını istediğini söyler. Üyelerden bazılarının itirazına rağmen, meclis Nurettin Paşa’nın muhakeme edilme kararını kaldırır. [8]
 
MUSTAFA KEMAL ASKERİ OLAN NURETTİN PAŞAYI BİR ÇOK KEZ KURTARMIŞTIR
 
Merkez Ordusu Komutanı Sakallı Nurettin Paşa hakkında da Pontos Rumlarına ve Koçgiri’de Kürtlere yönelik insanlık dışı uygulamalar yaptığı için meclisçe soruşturma açılmış olsa da, daha sonra Mustafa Kemal tarafından soruşturma kapatılmış ve ceza alması engellenmişti. Mustafa Kemal yazdığı Nutuk’ta da buna şu şekilde değiniyor ’’Nurettin Paşa, merkez mıntakasında bir seneye karip ifayi vazife etti. Fakat, salâhiyeti haricinde ahaliden bazılarının hukukuna tecavüz ettiği hakkında meb’usların vuku bulan şikâyetleri ve Dahiliye Vekâletinden istizahları ve Vekâletin de şikâyatı muhik görmesi üzerine, Meclîsin talebile Teşrinisani 1921 bidayetinde azledildi. Meclis, Nurettin Paşanın tahtı muhakemeye alınmasına karar verdi. Bu husus, benimle Heyeti Vekile arasında da bir meselenin hudusunu intaç etti. Ben, Nurettin Paşa hakkında tatbik olunması talep olunan muameleye iştirak etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benimle hemfikir oldu. İkimizle Heyeti Vekile aramda tahaddüe eden ihtilâf Meclisçe hali olundu. Mecliste Nurettin Paşayı müdafaa ettim. Ağır muameleye maruz kalmaktan kurtardım’’[9]
 
Nurettin Paşa’nın suçları elbette Pontos ve Koçgiri ile sınırlı değil, daha öncesinde ve daha sonrasında da birçok suç işlemişti. Bunların başında da İzmir’in yakılması ve talan edilmesi vardır ki o konulara zamanın darlığı nedeni ile burada değinmeyeceğim. Merkez ordusu komutanı Nurettin Paşa’nın yaptıklarını ve Mustafa Kemal’in Nurettin’i nasıl koruduğuna ilişkin yaptığım değerlendirmelerin kafi olduğunu düşünerek artık çete reisi Topal Osman değerlendirmesine başlamak istiyorum
 
MUSTAFA KEMAL’İN SADIK MİLİS ALBAY’I TOPAL OSMAN
 
TOPAL OSMAN VE ADAMLARININ GİRESUN’DA SUDAN SEBEPLER İLE KATİP YORGİ VE DOKTOR TOMAYİDİS CİNAYETİ
 
Falih Rıfkı ve diğerlerinin bizleri dehşete düşüren anlatımlarına başlamadan önce Topal Osman’ın kendi memleketinden Giresun’dan işlediği iki cinayet vakasını sizler ile paylaşmak istiyorum. Bu iki örnek ile Topal Osman ve adamları için halkımıza karşın cinayetlerin ne kadar sıradanlaştığını göreceksiniz. *Ümit DOĞAN’ın Mustafa Kemal’in muhafızı TOPAL OSMAN’ adlı kitabının Üçüncü Bölüm başlığı “1920 yılı olayları, Osman Ağa ile Ankara arasındaki ilişkiler ve Osman Ağa tarafından kurulan gönüllü Giresun alayları “. Bu bölümün içerisinde bir çok alt başlık bulunuyor, ben bu kitabın 100-101.sayfasında ‘ Osman Ağa’nın Acente Katibi Yorgi’yi Cezalandırılması ve Doktor Tomayidis Olayı ‘ adı ile açılmış başlığın altında Giresun’da Topal Osman ve arkadaşlarının vahşice işledikleri iki cinayetleri sizler ile paylaşmak istiyorum. Bu bölüm de Ümit Doğan iki Pontos Rumu’nun Topal Osman ve adamları tarafından katledilmesini normal bir durummuş gibi anlatıyor. Ümit Doğan bize nasıl sudan sebepler ile Pontos Rumlarının Türk çetecilerinin inisiyatifine bırakıldığını ve ne tür katliamlara maruz kaldığını gösteriyor. Elbette Doğan’ın amacı Rumlara karşı yürütülen çete faaliyetlerini, alenen işlenen cinayetleri göstermek değil, Topal ve adamlarının Türklük için nasıl yararlı işler yaptığını ispat etmek, fakat sadece bu iki örneğe bile baktığımızda Pontos’da halkımıza karşı nasıl acımasızca saldırı politikası izlendiği görüyoruz.
 
Hiç bir suçu olmayan Katip Yorgi ve Doktor Tomayidis Topal Osman ve adamları tarafından sudan sebepler yüzünden hunharca katledildi. Eğer tarafsız bir heyet oluşturulup o gün olup bitenler incelenirse, binlerce, on binlerce benzer vakanın olduğu ortaya çıkacaktır. ..
 
Acente katibi Yorgi ‘Türk Hükümeti olmaz Yunan Hükümeti olur bunda ne var?” Dediği için Topal Osman tarafından infaz edildi
 
‘Türk hükümeti olmaz, Yunan hükümeti olur, bunda ne var’ dediği için Topal Osman ve çetesi tarafından işlenen Acente Katibi Yorgi cinayetini Mehmet Şakir Sarıbayraktaroğlu ‘’Osman Ağa ve Giresun uşakları konuşuyor’’ adlı kitabında şu şekilde anlatıyor “Acente Katibi Yorgi ve Ahiskalioğlu Ahmet Ağa’nın arasında önceleyin iyi bir dostluk varken, izmir ve istanbul’un işgalinden sonra tıpkı Çıtroğlu Sava gibi, katip Yorgi’nin de hal ve hareketleri değişmeye başlar. Bir konuşma esnasında Ahmet Ağa’ya Türk Hükümeti olmaz Yunan Hükümeti olur bunda ne var?” der. Bu sözleri içine sindiremeyen Ahmet Ağa, durumu Osman Ağa’ya anlatur. Osman Ağa Yorgi Efendi yanına çağırr. Yorgi Efendi demek Türk Hükümeti olmaz Yunan Hükümeti olur, bunda ne var değil mi? (Mehmet Şakir Sarıbayraktaroğlu. Osman Ağa ve Giresun uşakları konuşuyor – sayfa 88 ) der. Yorgi, “evet Ağa hazretleri” diye cevap verirken başına geleceği anlamıştır. Yorgi’yi o günden sonra gören olmamıştır ”
 
Doktor Tomayidis yanlış yazdığı söylendiği ilaçlar yüzünden Topal Osman ve adamları tarafından infaz edildi
 
Yanlış yazdığı reçeteden dolayı hunharca katledilen Dr Tomayidis’in hikayesini de Sarıbayraktaroğlu’nun anlatımlarından dinleyelim “1920 yılının Mayıs ayında, iki Rum doktor Türk hastaları muayene etmemeye başlar, ettikleri zamanda başka hastalığa ait reçeteler verirler. Türk hastalar, Türk doktorlara muayene olup ellerinde reçeteyi gösterip, bu ilaçlar kullandık fakat şifa bulmadık, derler. Türk doktorlar bu reçetelerin başka hastalıklara ait olduğunu hastalara anlatirlar.( Mehmet Şakir Sarıbayraktaroğlu. Osman Ağa ve Giresun uşakları konuşuyor- sayfa 105) Osman Ağa’nın yeğeni ile evli olan Türk doktor Hicabi Bey durumu Osman Ağa’ya anlatır. Ağa’nin bu duruma pek canı sıkılır. Gümüşreisoğlu Mustafa Kaptan’a bu iki doktora gerekli cezanın verilmesini emreder. Mustafa Kaptan hasta numarası yapar ve doktoru eve çağırırlar.
 
Olayın devamını Osman Fikret Bey’in anılarından aktaralım : ‘Kaptan Mustafa hasta olmuş, Hacı Hüseyin Mahallesi’nde bir evde yatıyordu. Osman Ağa’dan baktırmasını istemiş. Ağa bir doktora güya baktırmış, hastalık teşhis edilememiş. Doktor Hicabi Bey konsulteye lüzum göstermiş ve Ağa’nın emir ve tavsiyesi ile şehir doktorları hastanın evine gönderilmiştir. Kimi münferit kimi meslektaşları ile gitmişlerdi. Eve ilk giren Doktor Tomayidis ve yanında ihtiyaten giden babasi Doktor Savlidi ve hükümet doktoru Ali Hikmet beylerdir Salona ve sedirin üstüne oturuyorlar Bitişik oda da güya hasta var ve kapısı yarı açıktır. Bu arada doktor Şaban bey eve girmiş Hicabi Bey de girmek üzeredir silahlar patlıyor Dr. Tomaydis, babası ve Hikmet Bey vuruluyor.( Osman Fikret Topallı Müdafaa-i Hukuk ve İstiklal harbinde Giresun sayfa 188) Evet, Hikmet Bey de yanlışlıkla vurulmuştur. Türk doktorların, Osman Ağa’nın adamlarının Rum doktorlara öldüreceğinden haberleri yoktur. Silahlar patlayınca kaçmak isteyen Hikmet Bey, Osman Ağa’nın onu hiç tanımayan bir adamı tarafından yanlışlıkla vurulur. Osman Ağa çok üzülür ve sinirlenir “Bu hatayı hanginiz yaptınız?( Mehmet Şakir Sarıbayraktaroğlu. Osman Ağa ve Giresun uşakları konuşuyor-sayfa 105) . Diyerek adamlarına bağırıp çağırsa da ne yazık ki iş isten geçmiştir”
 
Ermeni halkının da katili olan birinci Dünya savaşında asker kaçağı durumuna düşen Topal Osman’ı tüm çıplaklığı ile anlattığına inandığım Tarihçi-Yazar Ayşe Hür’ün Birikim dergisine yazdığı ‘Çağımızın bir başka kahramanı Topal Osman’ makalesinden uzunca alıntılar yaparak Topal Osman’ı anlatmak istiyorum. Hür Topal Osman’ın tarih sahnesine çıkışını şu sözler ile anlatıyor ‘’ Topal Osman’ın tarih sahnesine ilk çıkışı 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Giresun’dan topladığı 100 kişilik çeteyle Trabzon hapishanesinin kapısını açtırıp 150 mahkumu çetesine ilave etmesiyledir. Kendi ifadesine göre 1. Balkan Harbinde yaralanarak topal kalmıştır. Topal Osman’ın gönüllüleri (!) Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı olarak Artvin yöresindeki Ermeni tehcirinde görev (!) yaparlar. Nisan 1916’da Borçka’da Ruslara karşı savaşan Türk ordusuna katılan Topal Osman, orduda olduğunu unutup kabadayılığa devam etmekle kalmayıp, sıcak çarpışmaları görünce kaçma emareleri gösterince, komutanı kendisini affetmez ve 50 değnekle cezalandırır. Değnekler, kahramanımızın alelacele çürük raporu alıp memleketine geri dönmesine yeter de artar bile. ‘’ Der (Arif Cemil, 1. Dünya Savaşında Teşkilat-ı Mahsusa) [10]
 
Ermeni katili ve Asker kaçağı Topal Osman bir süre sonra Giresun-Samsun taraflarında ortaya çıkar. Ermeni halkına yaptıklarından sonra, halkımıza karşı çete faaliyetleri yürütmeye başlar. Elbette yürüttüğü bu çete faaliyetleri Samsun’a gelen Mustafa Kemal’in de dikkatini çeker, halkımıza karşı Ermeni soykırımında ki tecrübelerinden yararlanmak ister. Bakın Hür o süreci nasıl anlatıyor. Hür’ün anlatımları sadece Topal Osman ile Mustafa Kemal’in ilişkisini ortaya koymuyor, aynı zaman da İstanbul hükümeti ile Mustafa Kemal’in ilişki düzeyini ve söz konusu Rumlar olunca nasıl birlikte hareket ettiklerini de açıkça gösteriyor. Ermeni tehcirinde ve katliamında yer aldıktan bir süre sonra Giresun ve Samsun da ortaya çıkan Topal Osman’a ilişkin Hür şunları söylüyor: ‘‘Bölge uzun süredir bağımsız Pontus Devleti’ni kurmayı hedefleyen Rum çeteleri ile uğraşmaktadır. İttihatçıların gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk’e göre Mustafa Kemal’in Samsun’a gelir gelmez Havza’da Osman Ağa ile görüşmüştür. (İki Devrin Perde Arkası) Halbuki bu sırada Topal Osman İstanbul Divan-ı Harbi tarafından Ermeni katliamlarına katılmaktan aranmaktadır. Anlaşılan bu alandaki maharetlerinden Rumlara karşı yararlanmak ihtiyacı doğmuştur ki, 8 Temmuz 1919’da Osman Ağa hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırılır. Topal Osman, Muhafazai Hukuk-u Milliye Cemiyeti Giresun Şube başkanı olur ardından Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal’e muhalefet edenleri sindirme görevini başarı ile yapar. H.İ. Dinamo’ya göre Mustafa Kemal “Pontus belasından kurtulmayı Topal Osman’ın tecrübeli ellerine” bırakmıştır. Topal Osman da “Siz hiç merak etmeyin Paşam. Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak” der. (Kutsal İsyan, 2. Cilt) [11]
Çete reisi Topal Osman’ın Rum halkına yaptıkları ile ilgili Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı olan gazeteci Falih Rıfkı Atay’ın da söyleyecekleri var. Topal Osman ile ilgili Atay’ın söylediklerini yine Tarihçi-yazar Ayşe Hür bizlere söyle aktarıyor.’’ Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı 3 Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkenceleri ile bölgeyi Rumlardan tamamen temizler.’’ [12]
 
Topal Osman’ın yaptıklarından dolayı sadece şikâyetçi olan sürekli saldırılara maruz kalan halkımız değildir. Halkımızı acımasızca yönelirlerken, canımıza kastedenlerin nasıl malımıza da kast ettiklerini ifade etmesi açısından yine Tarihçi Hür’ün Topal Osman yüzünden Mustafa Kemal’e çekilen telgraflar ve yine Mustafa Kemal’in bu telgraflara kayıtsızlığını gösteren, hatta bu olaylardan sonra Mustafa Kemal’in Topal Osman’ı iyice himayesine aldığını kanıtlayan alıntıları o dönem neler yaşandığının iyice anlaşılması için sizler ile paylaşmak istiyorum.
 
TEHCİR ZENGİNİ
 
‘ 1921’de Lazistan mebusu Osman Bey Topal Osman ile ilgili Mustafa Kemal’e bir telgraf gönderir “Bu cahil adamın şimdiye kadar Giresun’da yapmadığı rezalet kalmadı. Rumlardan ve ahaliden aldığı yüz binlerce liranın hesabını kimse soramıyor. Şimdi eşkıyalığını Trabzon liman içinde yapmaya başlıyor ki bu halin devamı pek çok çirkin olaya sebebiyet verecektir.”
 
Giresun Sancağı Reji Müdürü Rükneddin Bey daha da cesurdur. Topal Osman ile ilişkili Uzun şikayet mektubunda şöyle der:
 
“Osman Ağa tümden cahil biri olup, geçmişte bir hiç olduğundan bahsetmeye gerek yoktur. 1. Balkan Harbinde bir ayağının sakat kalması sonucu gördüğü iltifat ve yardımlardan başlayarak kahvecilik, balıkçılık yaparken, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda milyonerliğe çıkan bu zatın kurduğu zenginliğin…. zorla ele geçirme olduğunu gözler önüne arz ederim. Memleketi terk ederek başka bir ülkeye kaçan Rumların mülk ve bahçelerini kendine, akraba ve soyuna sopuna ve dalkavukları arasında böldüğü gibi, bunların İslam halktan alacaklarına karşılık kasalarında sakladıkları senetleri (…) çaresiz köylülere geri vereceği yerde (…) senetleri zorla ödetmek veya karşılığında bir bölüm Müslümanların bağ ve bahçelerini zapt etmiş ve tapularını elde etmiştir (…) Batı cephesinde görünüşte vatan hizmeti ile uğraşırken bile memleketi hâlâ pençesinde tutmak için her araca başvurmakta ve acımasız işler yaptırmaktadır.”
 
Aynı tarihlerde hazırlanan resmi bir rapora göre Topal Osman, Samsun havalisinde 900 kişiyi bir mağaraya koyup öldürmüştür. Bu bilgiyi de bizler ile paylaştıktan sonra Hür Bu raporlara Mustafa Kemal’in cevabının ise şu şekilde olduğunu aktarır.
 
“Osman Ağa hakkında şikayet edilen hallerden bittabi pek müteessir oldum (…) Bu biçim hareketlerin onaylayıcısı ve destekleyicisi olmadığımı bu vesile ile hatırlatmak isterim (…) Ancak şikayetnamenizin son fıkralarında ‘kendi kendimizi müdafaa ederiz’ tarzındaki lüzumsuz ve yersiz görmekteyim efendim”
 
‘’Aslında işlediği suçlar hakkında adeta bir referans mektubu işlevi görmüş gibidir, çünkü bir ay sonra Topal Osman BMM tarafından Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Komutanı olarak Ankara’ya davet edilir . Osman Ağa yolda da boş durmaz ve Çorum-Alaca civarında evlere tecavüz eder, bazı hayvan ve malları gasp eder. Olayları rapor eden içişleri ve savunma bakanlığı telgrafları üzerine Mustafa Kemal’in Topal Osman’a yazdığı kısa telde “Yol boyunca müfrezeniz erlerinden bazıları uygunsuz hallere baş vurduklarından bahisle şikayet edilmektedir. Buna kesinlikle ihtimal vermiyorum…” sözcükleri anlayana çok şey söyler. (Cemal Şener, Topal Osman Olayı’nın ekindeki Cumhurbaşkanlığı arşiv belgeleri) 28 Ocağı (1921) 29 Ocağa bağlayan gecede, Kazım Karabekir’in son derece mahir manevrası sonucu, Rusya’dan ülkeye dönüş yapmaya kalkan, TKP üyesi Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının hançerlenerek Karadeniz’in karanlık sulara atılmasının sorumlusu balıkçı kahyası Yahya ve adamları da Topal Osman’ın yoldaşlarıdır. Kayıkçı Yahya da daha sonra Mustafa Kemal’in emri ile öldürülmüştür. Bu olay da hala aydınlatılmayı beklemektedir.
 
Mustafa Kemal’in artık en yakın adamı olan Topal Osman’ın oluşturduğu 47. Alay, Mart 1921’de patlak veren Koçgiri Kürt isyanını bastırırken öyle zalimane yöntemlere başvurur ki, Meclis’te büyük tartışmalar yaşanır. Topal Osman sadece isyancı Kürtleri değil, Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa’daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya havale etmiştir.’’ (Ahmet Emin Yalman’ın Topal Osman’la Mülakatı, Vakit, 19.2.1922) Birliği ile oradan Sakarya Meydan savaşına katılmak üzere yola çıktığında son bir hamle yapar ve Merzifon’un Rum ve Ermeni ahalisini katleder. Kahramanımız, ideolojik önderi, Tirebolulu Binbaşı Hüseyin Avni Bey komutasında Sakarya’da savaştıktan sonra sağ salim geri döner. (Bugün çok yaygın olan ve Topal Osman’ın cepheye 6000 kişilik Giresun gönüllü ile gittiği, bunların 5500’ünün şehit olduğu efsanesine gelince: Falih Rıfkı ve Alptekin Müderrisoğlu gibi ciddi kaynaklara göre Sakarya Meydan Savaşı’nın tüm şehit sayısı 3282’dir. Yani Topal Osman hayranlarının verdikleri rakamlar tamamen uydurmadır.)’’ [13]
 
ÇETE REİSLİĞİNDEN CUMHURBAŞKANLIĞI MUHAFIZ ALAYINA
 
Topal Osman Kürt halkına karşı ,Ermeni halkına karşı ve Rum halkına karşı yaptıklarından dolayı yargılanıp tutuklanacağına, adeta ödüllendirilerek Mustafa Kemal’i koruyan Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı komutanı yapılmıştır.
Topal Osman’ın Ankara’da BMM’de 1.Grup’a yani Mustafa Kemal’in de içerisinde bulunduğu guruba karşın, sert muhalefeti ile tanınan 2.Grup lideri olan Trabzon milletvekili Ali Şükrü’nün BMM’de Lozan görüşmelerinin hararetli şekilde devam ettiği günlerde öldürülmesi olayına da adı karışır.
 
Mustafa Kemal-Topal Osman ve Trabzon milletvekili Ali Şükrü cinayetin detaylarına girmeden Şu tesadüfü Anayasa’nın eşitlik ilkesini düzenleyen maddesini sizlere bir kere daha hatırlatmak için paylaşmak istiyorum. Mustafa Kemal’in hatırasına alenen hakaret davası ile ilgili savunmamı hazırladığım dönemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Lozan görüşmelerini yine tartışmaya açmış ve dönemin Trabzon milletvekili olan Ali Şükrü gibi o dönem görüşmelere katılanları pasiflikle suçlamıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Lozan’ı açmasını fırsat olarak gören Yeni Akit gazetesi kendi yazarlarından olan Yavuz Bahadıroğlu’nun daha önce kaleme aldığı ‘Lozan konusunda M. Kemal’e karşı çıkan Ali Şükrü Bey nasıl katledildi’ yazısını 01 Ekim 2016 tarihinde tekrar yayınladı. Mahkeme isterse o yazıyı internetten bulup detaylı şekilde inceleyebilir. Ben size o yazının özetini kısaca anlatayım, kendisine sıkı muhalefet eden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal tarafından öldürtüldüğünü tanıklar aracılığı ile söylüyor. Buraya kadar bir şey yok çünkü benzer bir açıklamayı Topal Osman’ı anlattığım bölümde yine aşağı yukarı o döneme tanıklık etmiş olan benzeri kişilerin görüşleri ve tanıklıkları üzerinden bende yaptım. Mesele yukarıda söylediğim gibi anayasanın eşitlik ilkesini düzenleyen maddedir. Hükümete yakın olduğu için Yeni Akit gazetesi Ali Şükrü olayında olduğu gibi benim de dile getirdiğim Mustafa Kemal ile ilgili ithamda bulunduğunda hiçbir savcı bunun için harekete geçmezken, bizzat o dönemin mağduru olan bizler ise yargı kıskacına alınıyoruz. Bu arada söylediklerim münferit şeyler de değil , bir çok şeyde maalesef bu durum aynı, mesela ben özerklik ile ilgili bir şey paylaştığım için üniter devlette böyle şeyler istenilemez denilerek yargılanırken , Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan fiili başkanlık dönemi başlamıştır dediğinde yine hiçbir savcının çıkıp da Cumhurbaşkanına sen yaptığın açıklamalar ile suç işliyorsun deyip soruşturma başlattığını hatırlamıyorum. Yani sözün kısası Anayasanın eşitlik ilkesini düzenleyen maddesi egemenler-güçlüler için başka, bizler için başka çalışıyor. Bu kadar tesadüf bir araya gelmişken bir kere daha bu duruma dikkat çekmek istedim Şimdi kaldığım yerden Ali Şükrü cinayetinin detaylarını anlatmaya devam edebilirim. Bu günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Lozan polemiğinde olduğu gibi Trabzon milletvekili Ali Şükrü’de o dönem Lozan heyetinin pasifliğine karşı amansız bir muhalefet yapmıştı. Hatta hatta İsmet İnönü’nün dış işleri bakanı olmasını eleştirerek meclis görüşmelerini kilitlemeye çalışmış bu yüzden Mustafa Kemal ile birbirlerine girmişlerdi. Silahların ateşlenmesine ramak kala kavga zorla ayrılmıştı. Tam öylesi bir süreçte Trabzon milletvekili Ali Şükrü ortadan kayboldu, Ali Şükrü’nün kayboluşundan üç gün sonra kardeşi bakanlar kuruluna başvurdu.
 
Bir çobanın ihbarı ile Ankara yakınlarında bulunan Mühre köyünde cesedi bulunan Trabzon milletvekili Ali Şükrü cinayetinin geri kalan ayrıntılarını yine tarihçi Ayşe Hür’den aktarmaya devam edelim ’ Kurulan bir komisyon bazı somut delillerden (örneğin Ali Şükrü Bey’in sıkılmış yumruğunun arasında bulunan hasır parçasının Topal Osman’ın evindeki sandalyeden kopmuş olduğu tespit edilmiştir) hareket ederek Topal Osman’ın suçlu olduğuna karar verir. Anlaşıldığı kadarıyla, Topal Osman, Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’i sürekli üzmesine tahammül edememiş, (yani durumdan vazife çıkarmış) ve Ali Şükrü Bey’i, Mustafa Kemal tarafından kendisine bağışlanan Papazın Bağı denen yerdeki evine davet ederek öldürmüştür. Olayın ortaya çıkması üzerine Topal Osman’ın nasıl teslim alınması gerektiğine dair harekat planını bizzat Mustafa Kemal hazırlar ardından eşi Latife Hanımla birlikte Çankaya Köşkü’nden ayrılıp, İstasyon civarındaki eve çekilir. Alınan tedbir yerindedir, çünkü Topal Osman Ağa teslim olmayı kabul etmediği gibi Çankaya Köşkü’ne gidip öfke ile her yeri kırıp döker. (Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, C.4) Fakat 1 Nisan’ı (1923) 2 Nisan’a bağlayan gece sabaha kadar süren çatışmada yaralı olarak ele geçirilecek, hastaneye götürülürken yolda ölecektir. Nedense başı kesilerek alelacele gömülmüştür. Ancak Meclis daha önce Ali Şükrü Bey’in katillerinin yakalanarak Ulus Meydanı’nda idam edilmesi kararını oybirliği ile aldığı için, başsız ceset mezardan çıkarılır, Ulus Meydanı’nda ayağından darağacına asılır. Olayın arkasında kim vardır sorusu o günlerde herkesi meşgul etmiştir. ’’[14]
 
ALİ ŞÜKRÜ VE TOPAL OSMAN CİNAYETLERİNİN ARKASINDA Kİ İSİM KİM ?
 
Tarihçi Ayşe Hür her konuda sıkılmadan konuşan Mustafa Kemal’in bu konuda ki sessizliğini sorguluyor. O dönemin liderleri ,yazarları ve tanıklıkların söylediklerini takip ederek ile Ali Şükrü’nün daha sonra da Topal Osman cinayetlerini ‘bir taş ile iki kuş vurmak ‘ misali Mustafa Kemal’in yaptırmış olabileceğini şu aktarımlar ile yapıyor ‘’ Mustafa Kemal’in neden İstasyondaki eve geçtiği, Topal Osman’ın neden Çankaya Köşkü’nü talan ettiği, yaralı halde yakalandığı halde neden kafasının hemen kesilip gömüldüğü gibi konular şüphe çekmiştir. İlginçtir, hemen her konuda bir şeyler söyleyen Mustafa Kemal, bu konuda suskunluğunu korumuştur. Ali Fuat Cebesoy Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın ‘tepelenmesi’ sırasında sessiz kalışını biraz imalı biçimde anlatır. (Siyasi Hatıralar) O dönemde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz Yılların İzi adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey’in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında Mahmut Goloğlu’da benzer bir kanıda olup, Mustafa Kemal’e ömrü boyunca sadık kalmış olan Falih Rıfkı Çankaya kitabında, “Topal Osman da en sonunda nizamlı ordunun kıta kumandanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” der. Rıza Nur gibi yeminli Mustafa Kemal düşmanının bu konudaki daha ağır ithamlarını tekrarlamaya gerek yok.’’[15]
 
Fazlaca yoruma yer bırakmayan açıklıkta Ayşe Hür her şeyi sade sade anlatmış, peki Hür’ün de şüphe duyduğu yönlü her hangi bir kovuşturma ya da soruşturma olmuş mudur? Daha açık ifade etmek gerekirse Mustafa Kemal bu yönlü herhangi bir soruşturmaya maruz kaldı mı? Elbette hayır, öyle bir şey olmadı. O dönemde öyle bir şeyin olabilme ihtimali dahi yoktu.
 
SON SÖZ YERİNE ;
 
Öncelikle Mustafa Kemal üzerine oluşturulmuş sahte mitlerin kırılabilmesi gerçeklerin dışında oluşturulmuş resmi söylemin aşılabilmesi için yargıdaki bu koruma zırhının kaldırılması lazım. Daha sağlıklı bir eleştiri için, Türkiye’nin yakın tarihini daha sağlıklı öğrenebilmemiz için bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ne zaman Rum soykırımı üzerine, Süryani soykırımı üzerine, ya da Ermeni soykırımı üzerine bir satır yazmaya kalksak, bu yasaklar önümüze bir set gibi duruyor, o zaman da hiçbir şey ile yüzleşemiyoruz. Yüzleşmeyi geçtik iki kelam derdini anlatmaya kalksan, bugün olduğu gibi konjonktürde uygun ise hop hapishane de nefes alıyorsun, doğru ifade etmek gerekirse, seni nefessiz kılmak için içeri tıkıyorlar.
 
MUSTAFA KEMAL’İN 19 MAYIS 1919 KIRIK DÖKÜK GEMİ İLE GİZLİCE SAMSUNA ÇIKMASI DA TAMAMEN BİR EFSANEDİR
 
Samsun Bafralı bir Rum olarak Mustafa Kemal’in kırık dökük bir gemi ile gizlice Samsun’a çıktığına dair efsane için de bir iki söz söyleyerek istemlerim ile birlikte savunmamı bitirmek istiyorum. Mustafa Kemal İngilizlerden ve İstanbul hükümetinden gizli saklı Samsun’a gidişi tamamen şehir efsanesidir. Mustafa Kemal Samsun’a İngilizlerin olurunu alan İstanbul hükümeti tarafından gönderilmiştir. Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilmesinin nedeni ise Türkçü çetelerin devamlı şekilde Pontoslu Rumların hem canına hem de malına kastetmesinden dolayıdır. Türk çetelerinin bu saldırılarından iyice bunalan Pontos Rumları, telgraflar aracılığı ile bu durumdan kaynaklı İngiliz yüksek komiserliğine yoğun şekilde şikâyetçi olurlar. Bunun üzerine İngiliz Yüksek Komiserliği, Nisan 1919’da Damat Ferit Paşa’ya bölgedeki Türk çetelerinin Rumlara karşı yaptığı katliam olayları ile ilgili bir rapor vermişti. Raporda “Karadeniz bölgesinde Türk çetecilerin Rum vatandaşlara zulüm ve katliam yaptıkları, bu olaylarn derhal sona erdirilmesi ve eğer sona erdirilmezse kendilerinin bu bölgeye müdahale edecekleri”ni bildirilmektedir. İngilizlerin raporu üzerine Hükümet Türk çetelerinin yani Topal Osman ve arkadaşlarının bölgede yaptiğı baskı ve zulüm olaylarını “(Mustafa Kemal’in muhafızı Topal Osman- Ümit Doğan sayfa 68 ) durdurması ve bölgedeki Türk çetelerinin faaliyetlerinin etkisiz hale getirmesi ve çetelere ait silahların toplanması için Mustafa Kemal Paşa’yı görevlendirmiştir. Olayların seyrine bakıldığın da durdurmak bir yana Samsun’a çıkışından bir süre sonra Mustafa Kemal bu çetecilerin en azgını olan Topal Osman ile Havza’da buluşur. Topal Osman’a ‘Pontosçuların imhasını durdurma, bilakis hızlandır’. Der (Hasan İzzettin Dinamo kutsal isyan sayfa 130)der.
 
Mustafa Kemal ve diğer 34 asker arkadaşı için vize veren İngiliz gizli servisinden yüzbaşı John Goldolphin Bennett ile Yazar Nezih Uzel 1972 yılında Özbekler Tekkesinde söyleşi yapmış o söyleşinin ses kaydının çözümüne baktığımızda Bennett Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ile ilgili bakın neler söylüyor : ”Padişahın emin olduğu bir adam olduğunu anladık. Padişah Vahidettin ona çok güveniyordu ancak heyet çok büyük olduğundan 3-4 kişi yerine 35 kişi büyük zabitler, miralay, mirliva falan erkan-ı harptan en mühimler gidiyordu. Yalnız bir müfettişlik için çok gördüm ben. bunların hepsine vize vermek benim mesuliyetimdeydi. Bana 3-4 kişi çıkacak diye talimat emir verildi ben 35 kişiye vize verdim. Bütün evrakı bütün dosyayı aldım ingiliz kumandanlığına gittim 3-4 kişi yerine 35 kişi gitmek ister vizeyi verebilir miyim diye. Padişah bu kişilere itimat eder, vizeyi veriniz dendi. onlar cevap verdiler: mustafa kemal gitsin ne lazımsa yapsın dendi. ben de bu vizeyi verdim imza ettim ve teslim ettim.”[16] Vize çıktıktan sonra, Genelkurmay’ın karşılaması için dört madde sunuyor. Bu dört madde karşılandıktan 3 gün sonra Mustafa Kemal sarayın ve sömürge valisinin gözetiminde Samsun’a geliyor.
 
Mustafa Kemal’in istediği dört madde ise şöyle;
 
1) 7 Mayıs’ta istediği karargâh mensuplarının üç aylık tahsisatlarının şimdiden ve buradan ödenmesi,
 
2) Müfettişlik görevi sırasında ortaya çıkabilecek olağanüstü masraflar için 6 Mayıs’ta para istenildiği halde henüz karar verilmemiştir. Karar verilip hesaplanarak kendisine bir miktar meblağ ödenmesi,
 
3) En az iki binek otomobil temini,
 
4) Kendisine verilecek tahsisat ile karargâhının “seferî karargâh” olarak kabul edilmesi hakkında ayın 12’sinde bir başvuruda bulunduğunu ama bu konunun da henüz işlemden geçmediğini, bir an önce geçirilmesi.
 
“MUSTAFA KEMAL EMPERYALİZME KARŞI ÇIKMADAN ANTİ-EMPERYALİST SAVAŞ VERMİŞTİR ? “
 
Mustafa Armağan.Com sitesinde ‘Mustafa Kemal Paşa Samsun’a kaçarak mı gitti’ yazısında Mustafa Armağan[17] Samsun’a çıktıktan üç gün sonra Mustafa Kemal’in kurmayları aracılığı ile İngilizler ile buluştuğunu ve İngiliz mandası önerisine karşı Mustafa Kemal’in Manda teklifi eden İngilizlere şu cevabı verdiğini yazıyor : “Türklüğün ecnebi idaresine tahammülü olmadığı, İngilizler gibi en medenî ırklardan müşavir ve teşkilatçı olarak zevat-ı mütehassısa ve marufenin hüsn-i kabul göreceği…” Yani bugün anlayacağımız Türkçe ile diyor ki ; ‘Yabancıların mandasına karşı olduklarını ve İngilizleri en medeni “ırklar”dan kabul ettiklerini, onlardan danışman ve teşkilatçı olarak uzman ve meşhur kişilerin alınmasının iyi karşılanacağını ‘ söylüyor. Mustafa Kemal Samsun’a hiç te gizli çıkmadığı gibi, İngilizler ile nasıl padişah ve İngilizler ile nasıl pazarlık yaptığı da ortada, bu durumu Doğan Avcıoğlu[18] bir adım daha ileriye taşıyarak ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ni anlattığı kitapta açtığı başlık gibi Mustafa Kemal ‘Emperyalizme karşı çıkmadan anti-emperyalist savaş’ vermiştir der.
 
Türkiye’nin yakın tarihi ile çalışmaları olan Fikret Başkaya’da yine paradigmanın iflası adlı çalışmasında o süreci kısaca söyle anlatıyor : ‘’ Emperyalizmin genel çıkarları ve emperyalistler arası çelişkiler, 1.Paylaşım Savaşı’nın bir Türk Yunan savaşı biçiminde sürmesine neden oldu. Başlangıçta Yunanlılara destek vermelerine rağmen, İngiliz emperyalizminin çıkarları Sovyet tehdidinin söz konusu olduğu koşullarda [..]artık bundan sonra İngiltere’nin temel siyaseti, doğu’da Bolşevizm’in yayılmasını durdurmaktı. İngiliz desteği kalktıktan sonraysa Yunanlıların Anadolu’da barınma şansı yoktu.’’[19] Bu süreçten sonrası malumun ilanı, Türk yönetiminin Rum halkına karşı yaptıkları görülmezden gelindi. Sovyetlere karşı desteklenen Kemalistler ise kendi vekillerini bile dehşete düşeceği kötülükler yaptı. Mustafa Kemal’in silah arkadaşları olan İsmet İnönü ve Kazım Karabekir bu durumun farkındaydı
 
İsmet İnönü Cumhuriyet’in ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte: ”İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur” (Milliyet, 29 Ekim 1973) der.
 
Kazım Karabekir ise Doğan Avcıoğlu’nun söylemeye çekindiği şeyi açıklıkla ifade ediyor. Yani yedi düvele karşı savaş tamamen şehir efsanesinden ibaret Emperyalist devletler çelişkilere göre hareket edip çıkarlarını korumak istediler. Bu yüzden önce Yunanistan, daha sonra da Sovyetlerin ortaya çıkması ile de Kemalistler açıkça desteklendiler Tekrar Kazım Karabekir’e dönecek olursak : ”… İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra’dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni’den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul’da İtilaf Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir” (İstiklal Harbimiz, sayfa 19-20)
 
”Güçlü yönetimi merkeziyetçi temellere oturtmuş bir Türkiye, Avrupa kapitalizminin planlarını gerçekleştirme konusunda ihtiyaç olan her türlü savunma görevini üzerine getirecektir” (Scheidmann, ”Milli Mücadele” Sürekli Devrim, Sayı 3, Ekim 1978, sayfa 34)
 
Fikret Başkaya yedi düvel efsanesi üzerine son noktayı da şu sözler ile ne şekilde koyuyor: ‘’Yani İngiliz ve diğer İtilaf devletlerine karşı bir kurtuluş savaşı verildiği bir uydurmadır. Yanında (Almanya gibi güçlü bir devlet başta olmak üzere) ittifak devletleri varken yenik düşen imparatorluğun bir başına bunların tamamıyla başa çıkması o günün koşullarında mümkün değildi. ”Yedi düvelle savaş” bir masaldır. Zaten emperyalistler Anadolu’ya yerleşmek niyetiyle girmediler ve savaşmadan da çekildiler. Çekilirken de Fransızlar Türklere, Yunanlılara karşı kullanacakları silahları sattılar. Bazı Fransız subayların kurtuluş savaşı ordusu saflarında savaştığı rivayet edilir. İtalyanlar da kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayi Milliye’ye yardım ediyorlardı.’’
 
Görüldüğü üzere resmi ideoloji sorgulanmaya muhtaçtır, tabii bunu burada uzun uzadıya yapmak istemiyorum. Buna zamanımız da yok zaten, yüzleşme olmadığında yalan yalanı üretiyor, bizler de bir ömürü bu yalanların getirdiği yasaklarla geçirmek zorunda kalıyoruz. Tüm bu uzun alıntılamalarım aslında bir yasağın neleri gizleyebildiğini göstermek amacını güdüyordu.
 
DÜN YAŞANAN SAVAŞ SUÇLARI İLE HESAPLAŞILMADIĞINDA, YASAKLAR VE YARGILAMALAR DEVAM EDECEK
 
Tüm bu paylaştığım bilgilerin ışığında tekrar başa dönecek olursak : “ 1914-1923 yılları arasında Amasya, Samsun, Giresun’da 134 bin 38, Niksar ’da 27 bin 216, Trabzon’da 34 bin 384, Tokat’ta 64 in 582. Maçka ’da da 17 bin 479 ve Şebinkarahisar’da 21 bin 448, mübadele sonrası sürgün yollarında katledilen 50 bin kişi ile beraber toplam 353 bin 237 insanın Mustafa Kemal’in emri ile Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa ve çete reisi Topal Osman tarafından katledildi“ sözlerinin yazılı olduğu bir fotoğrafı paylaştığım için hakkımda Mustafa Kemal’e alanen hakaret etmek suçlaması ile ilgili hakkımda dava açıldı.:
 
1) Yukarıda bir kısmını paylaştığım BMM’nin gizli görüşmelerinden anlaşılacağı üzere Merkez Ordusu’nun ve onun komutanı olan Sakallı Nurettin Paşa’nın hem Pontos topraklarında hem de Koçgiri’de rahatlıkla savaş suçu diyebileceğimiz suçlar işlediği, bunun üzerine o gün ki Meclis’in Nurettin Paşayı görevinden aldığını fakat hakkında vekiller tarafından mezalim yapmak ile suçlanıp idam dahi istenen Merkez ordusu komutanı Nurettin Paşanın yargılanması Mustafa Kemal tarafından önlenmiştir. Mustafa Kemal meşhur Nutuk’unda Nurettin Paşa’yı nasıl yargılanmaktan kurtardığını da açıkça anlatmıştır
 
2) Artvin ve civarında Ermeni halkına yaptıklarından dolayı İstanbul hükümeti tarafından aranan Ermeni katili ve asker kaçağı çete başı Topal Osman ile Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan bir ay sonra Havza’da bir araya gelirler. Bu görüşmenin ardından Artvin’de Ermeni halkından sonra ,Rum halkına karşı da çete faaliyetlerine devam etmesini istediği Topal Osman için Mustafa Kemal Padişah Vahdettin’den Topal Osman’ın tutukluluk haline son verdirdi. Giresun ve Samsun’da Rum halkına karşı korkunç şeyler yaptı. Her şeyi bir kenara bırakın Topal Osman’ın Samsun’da bir sefer de 900 Rum’u bir mağaraya koyarak öldürdüğü söylenir. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı olan Falih Rıfkı ve daha bir çok yazar, vekil, memur, Rum halkına karşı Topal Osman’ın yaptığı mezalimden bahseder. Mustafa Kemal bu kadar çok şikayet gelen çete başı milis albayına karşı yine koruyucudur ve genelde de gelen tüm eleştiri ve raporları görmezden gelmiştir. Hatta meclis Topal Osman’ın en yoğun katliam ve mezalim yaptığı yer ile ilgili de araştırma heyeti oluşturur fakat göstermeliktir hiçbir sonuç alınmaz. Yukarıda da anlattığım gibi Topal Osman’ın yargılanması yerine Mustafa Kemal kendi muhafız alayına komutan olarak Ankara’ya çağırır. Topal Osman Ankara’ya gidiş yolunda da rahat durmaz ve BMM vekillerinin de gizli oturumda dilendirdiği Koçgiri katliamını yapar.
 
3) Lozan görüşmeleri esnasında Mustafa Kemal’e en ağır eleştirileri Trabzon milletvekili olan Ali Şükrü yapar. Hatta iş Meclis’te birbirlerine silah çekmeye kadar varır. Mustafa Kemal ile Ali Şükrü’yü Meclis’te zor ayırırlar. Tam bu günler de Ali Şükrü kaybolur, kardeşi bakanlar kuruluna başvurur ve bir çobanın ihbarı ile Ankara’da Topal Osman’ın köyüne yakın bir bölge de cesedi bulunur. Tahkikat yapılır ve Topal Osman’ın Mustafa Kemal’e sert muhalefet yapan Ali Şükrü’ye kızıp öldürdüğü söylenir. Yukarıda anlattığım gibi Topal Osman teslim olmaz, yaralı ele geçirilir ve her ne hikmetse yaralı iken başı kesilerek öldürülür. Tarihçi Ayşe Hür’ün Ali Şükrü ile ilgili yazısında şu sorular hale cevaplandırmayı bekliyor:
 
1) Mustafa Kemal’in neden İstasyon’daki eve geçtiği, 2)Topal Osman’ın neden Çankaya Köşkü’nü talan ettiği, 3) Yaralı halde yakalandığı halde neden kafasının hemen kesilip gömüldüğü gibi konular şüphe çekmiştir. 4) Hemen hemen her konuda bir şeyler söyleyen Mustafa Kemal, bu konuda suskunluğunu neden korumuştur. O dönemin tanıkları da bu şaibeli cinayetler üzerine yorumlarda bulunuyor: Ali Fuat Cebesoy Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın ‘tepelenmesi’ sırasında sessiz kalışını biraz imalı biçimde anlatır. (Siyasi Hatıralar) O dönemde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz Yılların İzi adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey’in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında Mahmut Goloğlu’da benzer bir kanıda olup, Mustafa Kemal’e ömrü boyunca sadık kalmış olan Falih Rıfkı Çankaya kitabında, “Topal Osman da en sonunda nizamlı ordunun kıta Kumanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” der.
 
4) Mustafa Kemal Samsun’a çıkışından itibaren komutasındaki asker ya da sivil çetelerin Rum, Ermeni, Kürt halkına karşı mezalim yapmasını hiçbir şekilde önlememiştir. Paylaşımlarımdan görüleceği üzerine engellemeyi bırakın teşvik dahi söz konusudur. Halkımıza karşı Yapılan çetecilik faaliyetlerini ve bir çok mezalimi raporlar ve telgraflar aracılığı ile şikayet edilmesine karşın Mustafa kemal neden sessiz kalmıştır. O dönem meclisinde bile mezalim yapmak ile suçlanan Nurettin paşa ve Topal Osman’ı neden sonuna kadar korumuştur. Bu asker ve sivil çeteler o dönem çok açık belli ki savaş suçu hatta insanlık suçu işlemişlerdir. Bu kadar zeki olan Mustafa Kemal’in tüm bu olup bitenlerden bihaber olması düşünülebilir mi ? Mustafa Kemal’i ya da devlet büyükleri adı altında koruma yasaları çıkarılacağına, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının o dönem koşullarını bahane ederek bize yaşattıkları büyük trajedi de ki rolü ya da rolleri çok açık şekilde araştırılmalıdır, o dönem siyasetçi, devlet memuru ve askerlerin sorumlulukları araştırılmalıdır. İnsanlık suçlarında zaman aşımı olmaz prensibi ile çok geç kalınmış olsa da o döneme ilişkin kovuşturma-soruşturma ve yargılamalar yapılmalıdır. O dönem Pontos Rumlarına yapılanlar kabul edilmeli ,yapılanlardan dolayı da halkımızdan özür dilenmeli
 
5) 1914-1923 arasında Pontos bölgesinde Rum halkına karşı savaş suçu işleyenlerin değil de,o dönemde yapılanları ,gerçekleri arayan, dillendiren bir Pontos’lu Rum olarak benim yargılanmamı anlayabilmiş değilim . Ne ya da kim olursanız olun o dönemin yaklaşımı, hayata geçirilen resmi ideoloji oluşturulan algılarımız yüzünden bir çoğumuzun vicdanı sakatlandı. Bu yüzden söylediklerimize, ortaya koyduğumuz şeylere inanmayabilirsiniz. Söylediklerimin dışında da mahkemeniz ile bir kısmını paylaştığım BMM’nin gizli görüşme tutanaklarına bakın, her şey o tutanaklarda tüm çıplaklığı ile anlatılıyor. Her şeyi bir kenara bırakın benim büyük büyük babam nerede ,benim dedem üç yaşında Samsun’un Bafra ilçesi Asar köyünde babasız ve annesi kaldı, bir Türk ailesine verildi. Ya da bir Türk ailesi sahipsiz kalan bir Rum yetimini sahiplendi, Peki devlet olarak neden hiçbir zaman ailemiz ya da benim ailemde yaşandığı gibi binlerce çalınan Pontoslu çocuğun akıbeti ile ilgili bize ve bizim gibilere açıklama yapmadı. Ömrümüz bu Cumhuriyetin bize neler yaptığını kanıtlamakla mı geçecek. Biz Pontos Rumları olarak nasıl katliamlara, ne tür acılara boğulduğumuzu kanıtlamak ile geçti ömrümüz, hala da gördüğünüz üzere ömrümüz bize yapılanları kanıtlamak ile geçiyor. Devletler belli şeylerin ya da yaklaşımların etkisinde karar alır ve uygularlar. Bu kararın sonuçları ile ise hiç ilgilenmezler. En azından bizim içerisinde yaşadığımız devlet böyledir. Size, mahkemenize bir gerçeği daha anlatayım. O bizim için anlatması bile zor olan süreci o dönemin Kemalist ve ittihatçı kadroları belki kendileri için kurtuluş süreci olarak görebilirler fakat bugün iyice baktığımızda aslında kurtuldukları diye söz edilen şeyin bizler olduğu çok açık, varlığımız nerede ise yok olma ile karşı karşıyadır. Neyse ki devlet o döneme dair pek bir şey hatırlamak istemese de o dönemin sonucu olarak dağılan aile fertlerini arayan yüzlerce binlerce insan var. Bizim ailemiz bu duruma çok güzel örnek oluşturabilir. Düşünün dedenizin babası o korkunç yıllarda öldürülüyor ya da bir şekilde yok ediliyor ve onun üç ya da dört yaşında çocuğu alınıp bir Türk ailesine veriliyor . O Türk ailesi o küçük çocuğu kendi ailesini yok edenlerin değerleri ile büyütülüyor. Bu döngü benim askere gitmeme kadar onların istediği şekilde işliyor. Sonra kimsenin düşünmediği ya da düşünmek istemediği şeyler oluyor. Ben PKK gerillalarına esir düşüyorum.90’lı yılları bilen bilir Kürt halkının yoğun yaşadığı yerlerde PKK ile mücadele adı altında her türlü savaş suçu ve insanlık suçu işlendi. O süreçte yaptıklarımdan pişman olduğum için tek tek hangi suçları işlediysem uluasal ve uluslararası medyaya anlatmaya başladım. İşte o zaman devlet dedemizin çalınmış bir Pontos çocuğu olduğunu hatırlayarak, bu durum üzerinden ailemi tehdit etti. Devlet’in o dönem elbette ki amacı bir hak iadesi, iade-i itibar değil, bir Türk asla teslim olmaz, eğer teslim oldu ise o zaman o Türk değil, Türk’ün dışında nefret edilen her şey olduğunu kamuoyuna göstermekti, Yani amaç benim üzerimden bir kere daha halklara ve yeni savaşa dahil olacaklara gözdağı vermekti, tekçi yapının, PKK ile mücadele adı altında sürdürülen haksız savaşın, ezberin sorgulanmaması için şarttı. O günün gazete kupürlerine bakılırsa dediklerim oldukça anlaşılır. Ben yaşadıklarım ile bize zorla öğretilen ezberi bozmuştum, bu asla kabul edilemezdi, devlet ben ve benim gibi PKK’nin eline esir düşenleri hiçbir zaman yukarıda söylediğim nedenlerden dolayı iyi karşılamadı ve dediğim gibi elindeki tüm imkânları kullanarak topluma karşı bizi teşhir etti, bizi toplum içine çıkamaz duruma getirmek için dediğim gibi her şeyini seferber etti . Belki ben ve birkaç kişi hariç o dönem PKK’nin eline esir düşen askerler hala bu durumun korkunç travması ile yaşıyorlar. Bir çoğu evden çıkamaz duruma geldi. Konuyu çok da uzatmadan devam etmek gerekirse o süreçte yaşadıklarım benim ve ailemin miladı oldu. Devlet’in sadece günlük bir propaganda için ortaya çıkardığı şey bizim yaşamımızı tamamen değiştirdi. O gün bu gün ailemizin diğer fertlerini arıyoruz. Hem sadece burada değil, Pontos Rumlarının sürgün edildiği, tehcire maruz bırakıldığı her yerde arıyoruz Yerel, gazetelere, televizyonlara ilanlar veriyoruz. Belki ailemizden birilerini bulsak devletlerin yol açtığı bu büyük acıyı bir nebze azaltabileceğimizi düşünüyoruz. Şimdi görebiliyor musunuz, bu yasaklar neleri altında gizliyor saklıyor, hangi acıların gün yüzüne çıkmasını engelliyor
 
6) Mahkemenize soruyorum adalet denen şey mağdurun yanında olması gerekmiyor mu.? Sizin beni ya da benim gibi geçmişini sorgulayanları yargılamak yerine o dönem suçlularının peşine düşmeniz gerekmiyor mu , İnsanlığa yapılan suçlar da zaman aşımı olmaz, bunu bir yargıç bir adalet insanı olarak benden daha iyi bildiğinizi biliyorum.
 
7) Savcının hakkımda başlattığı soruşturma sonucunda devam eden bu dava ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir, Ben aynı zamanda insan hakları aktivistiyim. Bırakın Mustafa Kemal’i hiç kimseye hakaret içerecek davranışta bulunmam, bu benim varoluş değerlerime, doğama aykırıdır. Savcının iddia ettiği gibi de Kastım da zaten hakaret değil bir gerçekliğin ifade edilmesidir, uzunca savunmamda da aslında bunu göstermeye çalıştım. Bu neden ile Sosyal medya aracılığı ile yaptığım paylaşımlar Anayasanın 24-25 maddeleri yani düşünce ve kanaat hürriyeti, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ayrıca bugün OHAL nedeni ile rafa kalksa da AİHS’nin 9. Maddesi kapsamında korunan din ve vicdan özgürlüğü ile yine AİHS’nin 10. Maddesinde korunma altına alınmış olunan ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilerek hakkımda açılan mahkemenin düşmesini ve beraatımın verilmesini talep ediyorum
_______________________
Kaynaklar
1) İki İsyan Pontos, Koçgiri; Bir Paşa Nurettin Paşa, Prof.Dr. Mustafa Balcıoğlu, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, Haziran 2000, Sayfa 275
2) TBMM Gizli Celse Tutanakları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Cilt 2, 1985 Ankara, Sayfa 252-287
3)  https://tr.wikipedia.org/wiki/Pontus_Rumcas%C4%B14
4) TBMM Gizli Celse Tutanakları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Cilt 2, 1985 Ankara, Sayfa 204, 205
5) TBMM Gizli Celse Tutanakları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Cilt 2, 1985 Ankara, Sayfa 252-287
6) İki İsyan Pontos, Koçgiri; Bir Paşa Nurettin Paşa, Prof.Dr. Mustafa Balcıoğlu, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, Haziran 2000, Sayfa 272-273
7) İki İsyan Pontos, Koçgiri; Bir Paşa Nurettin Paşa, Prof.Dr. Mustafa Balcıoğlu, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, Haziran 2000, Sayfa 275
8) TBMM Gizli Celse Tutanakları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Cilt 2, 1985 Ankara, Sayfa 626-650
9) Nutuk, Cilt II, 1920-1927, Mustafa Kemal, Sayfa 612
10)  http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/70/cagimizin-bir-baska-kahramani-topal-osman#.V_II54-LSUk
11)  http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/70/cagimizin-bir-baska-kahramani-topal-osman#.V_II54-LSUk
12)  http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/70/cagimizin-bir-baska-kahramani-topal-osman#.V_II54-LSUk
13)  http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/70/cagimizin-bir-baska-kahramani-topal-osman#.V_II54-LSUk
14)  http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/70/cagimizin-bir-baska-kahramani-topal-osman#.V_II54-LSUk
15)  http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/70/cagimizin-bir-baska-kahramani-topal-osman#.V_II54-LSUk
16) https://www.uludagsozluk.com/k/samsun-i%C3%A7in-vize-veren-ingiliz-subay%C4%B1n-ses-kayd%C4%B1/
17) http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-kemal-samsuna-kacarak-mi-gitti/
18) http://yakintarihimiz.org/paradigmanin-iflasi-doc-dr-fikret-baskaya.html
19) http://yakintarihimiz.org/paradigmanin-iflasi-doc-dr-fikret-baskaya.html
20) http://yakintarihimiz.org/paradigmanin-iflasi-doc-dr-fikret-baskaya.html