#Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2021 Pazar

ESKI BİR FASİŞTİN DÖNÜŞÜMÜ: HAYATIMA TÜRK OLARAK BAŞLAYARAK İKİ SIFIR GERİDE BAŞLADIM

 Η Ένωση Ποντίων Νίκαιας-Κορυδαλλού derneği ile yaptığım söyleşi için hazirladigim sunumum:

Yannis Vasilis Yaylali

Aslında benim için her şey 94 senesinde başladı diyebilirim . Geçmişte Annem babamla ilgili “dönme” lafını kullanırdı ama bu ne demek diye hiç araştırmadım. Annem sohbet ederken babama ‘dönme’ diye takılırdı, ‘ne dönmesi’, ‘nasıl dönme’ deyince cevap vermezdi. Daha sonradan öğreniyoruz, büyük halamız anneme babamların durumunu anlatmış. Sonra da üstünü kapatmışlar. Türk aileye verilince dönmüşler ve olay bitmiş. Bize de hiç anlatılmadı. 

Bunun altında korku da olabilir, kabul etmeme de olabilir. Çünkü bizim oralarda Rumluk küfür gibi kullanılır. Bizim ailede de bununla ilgili bir şey paylaşılmadı. Kimliğimize dair her şey saklanınca bizlerde hakim kimliğin değerlerini onlardan daha fazla savunmaya çalıştık. Ben böylesi bir Bafra’da Türk ve faşist kimliğimi edindim. Kürtlere karşı savaşa da böylesi bir atmosferde dahil oldum. Kürtlere karşı verilen savaşın en yoğun yaşandığı dönemde yani 94 senesininde bölge de görev yapmaya gittim. Şırnak’ta bulunan Gabar,Cudi, Kela Memed dağlarında görev yaptım . Oradaki yerleşim yerleri olan köylerin büyük kısmı biz oraya gitmeden boşaltılmıştı. O dönem köy basma ve yakmaların en yoğun olduğu dönemlerdi. O zamanlar devlet gücünü kabul ettirmek için köylülere her türlü baskı ve saldırıyı yapıyorduk. Bunları gidince bizlerde yaşayarak orada gördük.

Benim çatışmada PKK’ye esir esir düştüğüm yer Sırnak’ın Uludere ilçesi Roboski köyü etrafında olan Kela Memed dağıydı. Bizim oraya gitme nedenimiz Jandarma komando birliğinin PKK ile başa çıkamamasıydı. En son çatışmada Kürt gerillalar 30’un üzerinde asker öldürmüştü , o yüzden bizim birlikten yardım isteniyor. O zaman çok ünlü yaptığı şeylerle çok bilinen bir birliğin üyesiydim. Gerilla gibi sürekli dağda kalıyor ve gerilla taktiklerini kullanıyorduk

Kela Mehmet bölgesine gittik, iki gün dolandık, üçüncü gün korucular bize ‘gerilla tespit ettik’ dedi. Ben de keşif birliğindeydim. Koruculara da çok güvenemiyorduk o zaman, çünkü korucu yapana kadar adama yapmadığımız işkence ,eziyet kalmıyordu. Batıya ya da Güney Kürdistan’a gidemeyenler mecbur korucu oluyordu kalıyor. Kabul etmezse ürününü ekmesine izin verip, toplarken izin vermiyorsun. Bu yüzden korucular çok kabul etmiyor çatışmaya katılmayı filan. Bizde insanlıktan çıkmıştık elbette yoksa onca kötülüğün başka türlü ortağı olamazdın. Benim savaştaki motivasyonum klasik üçlemeydi yani bayrak,millet,devlet bu yüzden ben kendim askerlik şubesine gidip kendim gönüllü komando askeri olmuştum. Acemilikte “el kaldırın isteyeni Kıbrıs’a yollayalım” dediler, ben el kaldıran arkadaşımın elini indirdim ‘napıyorsun o kadar eğitimi kaçmak için mi aldık’ diye. Ben vatan, millet motivasyonlu, Türk hariç her şeye düşmandım, Ermeniler, Rumlar ve diğer halklar yok edildiği için geriye Kürt ve Kürt düşmanlığı kalmıştı, bizde bu düşmanlığı en kötü şekilde yapıyorduk.

Kela Mehmet bölgesine 3. gün gittik, kimse var mı yok mu diye bakıyoruz, baktık kimse yok, tam artık geri dönme kararı aldık, saat akşam altı yedi gibi, hava kararıyor, bir anda 3 bölgeden üzerimize yaylım ateşi başladı, ama öldürmek için ateş etmiyorlardı. Onu orada fark ettik. Gerilla kendi ihtiyaçları dışında insan öldürmemek için elinden geleni yapıyor. Çünkü dönen asker cenazelerinin savaş sistemini tekrarlayacak bir ritüele dönüştüğünü çok iyi biliyorlar… Ön tarafı topladık, arka tarafa doğru giderken seken bir mermi benim sağ ayağımın üstünü kemiğe kadar parçalayıp açmış, şu an hala hissetmiyorum orayı. Olayın sıcaklığı ile ben fark etmedim, kaçıyorum ama koşamamaya başladım.. Pusuya düşmüşüz ve karanlıktan faydalanarak kaçmaya çalışıyoruz. Gidip kendimizi toplayıp geri saldırmak hedefimiz. Koştururken köprü gibi bir yerde kendimi bir anda boşlukta uçarken gördüm, 30-40 metrelik bir yerden düşmüşüm sırtüstü, neyse ki sırt çantam vardı o beni korumuş… Sonra kendime bir geldim, etrafta kimse yok, elimde G3 tüfeğim var, onu bırakmamışım ama çalışmıyor, bombaları kontrol ettim, tamam… Uyandım ama bulunmamak için ses çıkarmıyorum, güvenli bir yere çekilip askeri bekleyeceğim.. Baktım sağ ayak gitmiş, elleyince deriler geldi elime… O zaman karanlık da, hiç görmüyorum, tişörtümü çıkarıp ayağıma dolayıp sıktım… Dinlendim, ama ayağa kalkamadım.. Tüfeğim çalışmıyordu, düşmanın eline geçmesin diye tüfeğimi taşa vurarak parçaladım… Bombaları da hazırda tuttum bir şey olunca birini karşı tarafa birini ortaya atacağım… Hem onlar gitsin hem ben..

Gerilla ile aynı eğitimi alıyorsun bu konuda, karşıya esir düşmemek için her şeyi yaparsın. Onların ki mantıklı ama, yakalanınca işe yarar bilgi vermeyince hemen öldürülüyordu bile gerillalar.. Ben yanımda öldürülmüş gerillanın parçalandığını da gördüm… Bunların birinde gerilla cesedi parçalanıyordu, bunu görünce dayanamamıştım. Koştum geri kustum, savaş ezberden olmuyor, vatan millet sakarya demekle bunları görmek başka şeyler. Ben gidip kusunca uzman çavuş gelip bana ‘sen erkek misin, sen Türk müsün, neden kustun’ diye çıkıştı.. Cesede işkence etmenin nedeni ise insanları savaşa motive etmek. Gerilla ne olursa olsun, itirafçı değilse askerin elinden sağ çıkamazdı..

Dinlendim, biraz kendime geldim, buradan çıkamazsam gerilla beni bulup öldürür, ben buradan çıkayım ve bizimkileri bekleyeyim dedim.. Dereyi bile sürüne sürüne geçtim, yürüyemiyordum… Dere yatağının kenarında bir ev vardı. ‘Buraya gireyim’ dedim, orada dinlendim, boşaltılmış bir köy eviydi. Hiçbir şeylerini alamadan gitmişlerdir onu biliyorum, üstüme elbise bulayım diye girdim.. Yağmur yağıyordu… İçerideyken kapı sesi duydum. Ben hemen bombaları elime aldım. Daha hiç canlı gerilla görmemişim. Benim gözler büyüdü, el bombalarını hazırladım. Kapı yavaşça açıldı. Baktım kedi. Dedim ki ben çıkayım buradan bu böyle olmayacak. Oradan çıkıp mağara gibi küçük bir yer buldum, birinci gün öyle bitti, ikinci gün akşam hava kararırken kan kaybından bayılmışım..

TÜRK OLARAK BAŞLADIĞIM HAYATIM PKK’YE ESİR DÜŞMEM İLE DEĞİŞTİ

Gerillalar da orada yemek yiyecekmiş. Bir kadın gerilla ateş için çalı çırpı toplarken beni baygın olarak buluyor. Künyemi de görüyor boynumda, asker olduğumu anlıyor. Aşağıya seslenmeden önce beni uyandırdı sonra aşağı seslendi. Aslında yapmaması lazım, üzerimde bombalar var, önce onları alması lazımdı. Uyandım baktım kadın, burada ne işi var, üzerimde de bombalar filan var.. Elimi kaldırayım dedim kalkmıyor… Aşağıdan diğer gerillalar koşup gelip üzerimdeki bombaları aldılar.. Kendimde olsaydım, kolumu kaldırabilseydim patlatacaktım bombaları..

Beni alanlar üç takım gerilla idi, yaklaşık 60 kişilik bir guruptu. Irak sınırına yakın bir bölgede. Aşağı indirdiler beni.. Tedavi önerdiler ama ben kabul etmedim. Yemek ister misin dediler, kabul etmedim yemeklerini yemeyi. Birliğin doktoru geldi, pansumana izin vermedim yaralarıma.. Onlar benim savaş esiri olduğumu uluslararası sözleşmelere uygun davranacaklarını söylediler.. O arada ben bayılmışım, fırsat bu fırsat hemen pansuman yapıp kan durdurucu iğnelerden yapmışlar.. Kendime gelince dedim ki bunlar benden işkence ile bilgi almaya çalışacaklar. Hiç iyi bir şey beklemiyordum onlardan. Çünkü sen hiçbir hukuka uygun davranmamışsın, karşı taraftan da aynısını bekliyorsun. Dedim bunlar beni parça parça yapacaklar kesin..

Her zaman bir hesaplaşmadan ,yüzleşmeden bahsederim , bende bu çelişkileri,yüzleşmeyi başlatan şey şu… Yirmi senelik bir ezber varken, iki buçuk aylık bir savaş sürecinde o yirmi sene ile hesaplaştım. İnsanlara savaş suçu olacak şekilde kötü davranmayı, köy yakmaları veri olarak aldım. Ama bunları sonuçlandıramıyordum. Sonra gerillanın eline düştüm. Onların dediklerini de oyun ve propaganda olarak algıladım önce. Bana oyun oynuyor bunlar diye düşündüm. Gerillada sorumlu biri konuşup duruyordu. Ben hiç dinlemiyordum, teröristi ne dinleyeceğim, kaçabilir miyim ona bakıyorum.

Bir yandan da halı içinde bir ceset var orada ateşin yanında. Ona bakıyorum… Ölmüş bir gerillayı kendi şehitliklerine gömüyorlar. İki günlük yol boyunca o gerilla cenazesiyle Güney’e indim. Bir katırda yaralı olan ben, diğer katırda gerilla cenazesi, iki gün boyunca gittik. Oyun oynayabilirsin ama bunu nasıl devam ettirirsin.. Bana ne zaman işkence yapacaklar diye bekledim günlerce… Yanımda ölmüş arkadaşları var ve bana nefretle yaklaşmıyorlardı. O yol, Güney’e geçene kadar gördüğüm davranışlar, beni dönüştürdü. Oradayken İsmail Beşikçi’nin bir kitabını okumuştum, ‘Bilim Yöntemi’ diye, o da etkiledi beni. Onun dışında diğer kitaplar beni etkilemedi, onlar hikaye idi.. Beni etkileyen asıl şey bana davranışları ve kendi aralarındaki sosyal ilişkileri idi. Bizim kendi aramızda seksen tane ayak oyunumuz var. Bi bakıyorsun orda kimse kimseye dalavere yapmıyor, küfür etmiyor, arkasından konuşmuyor. Ben orayı darmadağın, şimdiki IŞİD gibi bir güruh olarak görüyordum. Düşünün işte sağ ayağımın üstünden vurulmuşken ve İki gün yaralı sekilde arazide kalıyorken PKK gerillaları buldu. Ben gerillayı çok farklı olarak bekliyordum. Gerilla beni karşıladı. Yarı baygınım, kan kaybetmişim. Beni bulan gerilla ise savaş koşullarındaki haklarımdan bahsediyor. Ne hakkı hukuku, ne savaşı? Bir kere biz savaş olarak dahi algılamıyoruz. Dışarıdan üç beş kişi gelmişler ülkeyi bölmeye çalışıyorlar bizim gözümüzde. Biz o zaman böyle bakıyoruz . O gün benim miladım oldu. Yani o günle beraber, benim o şekilde alınmam, iyi davranılması hak hukukumun tanınması… Ki onlar da zor durumdalar. Cenazeleri vardı beni alan ekibin. Kampa çıkaracaklardı. O haldeyken beni yakaladılar. Onların en zor anında ben de onların eline esir düştüm. O haldeyken bana böyle davrandılar. Rol yapmaları imkansızdı. Bizde öyle bir şey olmuş olsaydı, ki oldu da defalarca, sağ ele geçirilen gerilla konuşmazsa kolu bacağı kesilir uçaklardan atılırdı. Asker böyleyken gerilla böyle davrandı. Onunla beraber bizim yaptığımız köy yakmaları vs. hepsini üst üste koyunca var olan ezberim tuzla buz oldu.

PONTOSLU HELEN OLMA HİKAYEME GELİNCE

Rumluğumla tanışmam orduya katıldıktan ve PKK’nin eline esir düştükten sonra oldu. Aslına bakarsanız onu da devlet ortaya çıkardı. Ben PKK’nin eline geçtikten sonra sonra önce Kızılhaç aracılığıyla aileme mektup yazdım ve üç ay sonra da PKK’nin tahsis ettiği telefonla ailemi aradım. Durumumu anlatıp benim alınmam ve Türkiye’ye getirilmem için çaba sarf etmelerini istedim. Ailem yavaş yavaş benim için mücadeleye etmeye başladı, Bende PKK şahsında Kürt halkını tanımaya başladım, onları tanımaya başlayınca utancım o kadar baskın geldi ki PKK ile mücadele adı altında asker olarak işlediğim tüm suçları uluslararası televizyonlara anlattım. Tabi bu arada ailem de ellerinin ulaşabildiği her yere gidiyorlardı. Benim amcamın bir asker tanıdığı vardı Ankara’da ailemle beraber onla da görüşmeye gidiyorlar. Ama bekledikleri asker yerine başka bir subay geliyor. Orada subaylarla görüşüyorlar. Ailem biz çocuğumuzu istiyoruz diyor. Asker ise “bakın siz sağa sola gidiyorsunuz, her tarafı harekete geçiriyorsunuz ama sizin başınız belaya girer” diyorlar. Siz Rum’sunuz, başınız bela alısınız diyorlar. Aslında aile büyüklerimiz biliyor ama bir şekilde bizden saklıyorlar bu gerçeği. Bir yalana inanıp ona bizi de inandırmışlar.

Bize söylenen hikaye büyük babamızın sözde kurtuluş savaşına gidip orada yaşamını yitirdiği ve cenazesinin getirilemediği üzerineydi. Her seyi öğrendikten sonra olayların hiçte anlatıldığı gibi olmadığını öğrendim. Pontos soykırımının yaşandığı yıllarda Bafra’nın Yayla köyünü Topal Osman canisi, adamları ve Türk ordusu ile kuşatır. Rum köylüleri de Nebiyan dağının içerisinde olan köylerinde katledilmemek için köyü boşaltıp partizanların koruduğu bölgelere sığınmak isterler. İşte o karışıklıkta Konstantin dede köylülerin çıkışına yardım ederken kendi ailesini ihmal eder, tüm o karışıklıkta oğlu geride köyde kalır. Topal Osman ve cani ordusu tüm köyü yakar ve geride kalan çocukarı da Türk ailelerine dağıtırlar. İşte bizim memed adıyla bildiğimiz ve sonradan dedem olacak Lefter’de o çalınan çocuklardan biriydi.

İşte ben tüm bu trajedik hikayeyi öğrenmem hiç de kolay olmadı. Ailem sadece beni kurtarmak istiyordu. Bu yüzden denize düşen yılana sarılır misali herkese koştular, herkesten destek istediler. Ailem Rumluğumuzla tehdit edilip de benim bu durumu öğrenmem yine PKK’nin elindeyken oldu. Önce bu durumu ciddiye almadım, ciddiye almamamın nedeni ise Türkiye devletinin bu durumu propaganda diye kullanacağını düşünmemden dolayıydı. Onların yaydığı propagandaya göre Türk olsa devletini satmaz, gizli kalması gereken bilgileri kamuoyu ile paylaşmaz, ’Gavur’ olduğu için açıklıyor. Zaten daha sonra da yaralı düştüğümü bile bile kendi isteği ile gitti bile dediler, hatta bunu dönemin başbakanı Mesut yılmaz demişti. Sonraları PKK ajanı dediler, eski solcu dediler, topluma benim söylediğim şeylere inanmamaları için ne kadar yalan varsa söylettiler. Tüm bunlardan dolayı Pontoslu Helen olabileceğim bilinç altımda kalmaya devam etse de o dönem hükümeti ve kontrolundaki medyayı fazla ciddiye almadım. Devlet bu yalan adımları toplumu hizaya getirmek için atsa da bende , zihnimde, bedenimde paramparça olmuştu. Sadece üzüldüğüm şey ise benim ömrümden çalınan yirmi koca yıldı. Çünkü yirmi sene benim olmayan bir hayatı yaşadım, hadi iyi bir şey için olsa insan bir nebze kabul eder,anlar.Tam tersine insanlığa dair ne kadar suç varsa hepsini bize işlettiler, insan işlediği,ortak olduğu suçu bilince çıkarmazsa yine öyle makina gibi yaşar gider ama benim öyle mi oldu tabii ki hayır. Kürtler sayesinde yaptıklarımla yüzleştikten sonra çektiğim vicdan azabı hiçbir şey ile ölçülemez.

PKK’nin çağrısı sonucu ailelerimiz, Hadep, İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der Refah partisi milletvekili Fethullah Erbaş, Akın Birdal ve daha birçok insan hakları aktivistinin yoğun kampanyaları sonucu devlet alınmamız için yeşil ısık yaktı ve ailelerimiz ve oluşturulan heyet PKK kamplarına gelerek bizleri basın eşliğinde aldı. Ben diğer esir düşen askerlerden farklı tavır alıp devletin işlediği suçları anlattığım için Türkiye’ye girer girmez önce PKK propagandası, sonra da PKK üyeliğinden ve yaralı PKK’nin eline geçmeme rağmen uluslararası firar suçuyla 1996 aralık ayının sonun da tutuklanarak askeri hapishaneye gönderildim. Hapishane de bol işkenceli 3,5 aydan sonra da yine ellerim kelepçelenerek tekrar savaş tugayına gönderildim, fakat orada ne kadar psikolojik saldırıya maruz kalsam da bir daha elime silah almadım. Orada o yüzden birçok kez disko denilen hapishanelere beni gönderseler de Başta Kürt halkı olmak üzere artik kimseye karşı silah almayacağımı, taşımayacağımı komutanlara söyledim. Bir süre daha beni orada tuttuktan sonra serbest bıraktılar. Orada gördüğüm saldırılar yüzünden hafızamda boşluklar, kaybolmalar oluştu. Hala günümüzde bile kabuslar ile uyanıyorsam nedeni o savaş birliğidir.

Nihayetinde hapishane ve zorla tutulduğum askeri birimden ayrıldıktan sonra tekrar ailemin yanına Bafra’ya dönebildim. Orada bir süre kafamı dinledikten sonra askerin ailemi tehdit ettiği konuyu annemle konuştum. Annem de konunun doğru olduğunu söyledi. Olayları çok detaylı bilmiyordu ama dedemin çok küçük yaşlarda bir Türk ailesine verilmiş bir dönme olduğunu söyledi. O zaman devletin ilk defa doğru söylediğini anlamış oldum. Her konu da yalan söyleyen devlet benim Pontos Helen’i olduğumu biliyor ve kendi kontrolu dışına çıktığım anda da hiçbir acıma belirtisi dahi göstermeden kimliğimiz ile bir kere daha bizi vurmaya çalışıyordu.

DEVLET BİZİ YOK ETMEYE ÇALIŞIRKEN BENKENDİ KİMLİĞİMİ ADIM ADIM KAZANIYORDUM

1.Aşama; kimliğimi bulma ve nufus onayı

Tüm yaşadıklarımı ve devletin bize yaşattıklarını iyice düşündükten sonra devlet kavgamı etmek istiyor benimle diyerek kimliğimi araştırmaya karar verdim. Bir taraftan hukuksal anlamda neler yapabilirim ona bakıyor ve araştırıyorum. Bir taraftan da kimliğimize ilişkin kimler ne yazmış diye aranıyorum. Pontos soykırımı ile ilgili, kimliğimiz ile ilgili ilk buluştuğum yazar Belge yayınlarından birçok çeviri kitabı olan da olan Yorgos Andreadis’ti. Bafra’da yaşanan ve iki kız kardeşin başından geçen olaylar üzerinden Pontos Helenleri’ne neler olduğunu anlatan küçük çaplı ama manevi anlamda çok doyurucu, sorularıma da cevap bulmaya başladığım Tolika adlı kitapla kimliğimle duygusal anlamda bir tanışma yaşadım. Daha sonra Andreadis’in tüm kitaplarını okudum yani Türkçe’ye çevrilen tüm kitaplarını okudum. Sonra duygusal anlamda beslenmem bir noktaya gelince bizim için çok değerli olan iki bilim insanı ile tanıştım. Önce Michalis Haralambidis’in Pontos Soykırımı ile ilgili Kürdistan Press’e yazdığı Unutulan bir soykırım; Pontos adlı yazısını okudum. Daha sonra da Prof Konstantin Fotiadis’in çevrilen yazılarını okudum. Bir taraftan okumalarım sürerken, diğer yandan da mutlaka dedemin ailesinden kalanlar olmuştur, hepsini de öldürememişlerdir, kaçıp kurtulanlar olmuştur ama nereden, nasıl aramaya başlamalıydım. Çocukluk arkadaşlarımın çoğu MHP’liydi ama bana ihanet etmediler, polisin o kadar baskısına rağmen yanımda kaldılar. Arkadaşlarımdan birinin yeğeni nufus dairesinde çalışıyordu. Ondan nereye kadar ulaşabiliriz, ne yapalım deyince o da ben dedi önce bilgisayar kayıtlarına bakarım daha sonra da eski kayıtlar için defterleri inceleriz dedi. İnanılmaz şekilde bu araştırma sonuç verdi ve aile kütüğümü gösteren belgeyi arkadaş bana verdiğinde babamın babası mehmet dedemin babasının isminin yazdığı yere baktığımda ismin Konstantin olduğunu ve annesinin isminin de ise Paraskevi olduğu gördüm. Dahası da vardı defter araştırmaları da yapılmış ve dedemin yaşadığı köye ulaşılmıştı. Köyün ismini görünce şok oldum. Köyün ismi ile bizim soyadımız aynıydı. Dedemi küçükken yanına alıp büyüten Türk ailesi geldiği köyün ismini dedeme soy isim olarak vermişti.

2. Aşama; dağılmış ailemi bulma

Sıra dedemin biyografisini çıkarmaya gelmişti, dedem o kadar genç yaşta hayatını kaybetti ki hatta şunu söyle diyeyim dedem ailesinden koptuğu yaşta üç-beş yaşındaydı ve dedem 35 yaşında tetenoz’dan hayatını kaybettiğinde babamda üç beş yaşındaydı. O kadar fakirdiler ki o zaman cenazesini Samsun’dan Bafra’ya getiremediler ve ondan kalan tek resmi de yine büyük halam bir şekilde kaybetti. Büyük halam ailemizin kara kutusu gibiydi herseyi biliyordu ama hep susmayı yeğledi ve dedemden kalan tek resmi de o kaybetti. O yüzden biyografisine ona çok benzeyen babamın gençlik resmini koydum. O zamana kadar dedem ile ilgili bulduğum tüm bilgileri de oraya yazdım. Dedemizin ailesini arıyoruz diye de sosyal medyada da ilan verdim. Birkaç sene öyle geçti, bazen tam bir şeyler bulduk zannediyorduk ve kaç defa başa döndüğümü unutum. Ama yılmadan devam ettim, aslında bazen pes etme noktasına geliyordum ki faşist Türk devleti kendini bana hatırlattığında tekrar dört kolla arayışlara devam ediyordum.

3. Aşama ; Pontos Helen kimliği ile ilgili çalımalar başladı, ardından da davalar

Bu arada polis baskıları o düzeye geldi ki artık Bafra’da yaşama koşullarım tükenmişti. Çalışma alanlarımı komple bitirmişlerdi, baskılar aşırı şekilde ailemi yönelmeye başlayınca Bafra’dan ayrılma kararı aldım. En son bir basın açıklamasından dolayı Samsun’da hapishane’ye girince hapishane sonrasında İstanbul’a gittim. Baskılara ancak 2005 yılına kadar dayanabildim ve sonra dediğim gibi İstanbul’da yaşamaya başladım, büyük yerde daha az göze batarım diye düşündüm. Bir taraftan Kürtler ile ortak panel ya da etkinliklerde 90lı yılları ve Türk devletinin Kürtlere karşı işlediği savaş ve insanlık suçlarını deneyimlerim doğrultusunda anlatabildiğim kadarıyla anlatıyordum. Diğer yandan vicdani ret mücadelesi için arkadaşlarımla önce Vicdani Ret platformu ile, daha sonra da Vicdani Ret Derneği çatışı altında mücadele etmeye devam ettim. Ayrıca Pontos soykırımı, kimliği ve değerlerimizile ilgili de artık yazmaya başladım. Bir süre sonra halkımız ile ilgili dil, kültür, politika ile ilgili çalışmalar için davetler almaya başladım. Artık Pontos Helenleri olarak birçok konferans, toplantı, panellere ya katılımcı ya da misafir olarak davet edilmeye başladık. Bir süre sonra sonra bu devletin dikkatini çekmeye başladı. O dönemden sonra Türk militarizmine karşı yürüttüğüm Vicdani ret ile, yine Kürtler ile dayanışma halinde yürüttüğüm mücadeleler sonucunda açılan dava dosyalarımın arasına Pontos Helenlerinin geçmişte maruz kaldığı soykırım ile ilgili yazılarımdan, ve sosyal medya paylaşımlarım gerekçe gösterilerek hakkımda önce soruşturmalar sonra davalar girmeye başladı.

4.Aşama; tekrar önce hapishene ve ardından Roboski yolu bana görüldü

Samsun’dan ayrılmadan ayrılmadan önce kısa süreli hapishaneye girip çıkmıştım ve ben dışarı çıktıktan sonra da yargılama devam etmişti. Sene 2010’u gösterdiğinde mahkeme sonuçlandı, bana oradan bir sene ceza çıktı. Tam o dönemde Bafra’da ailemi ziyarete gitmiştim ki daha polisler etrafımı çevirdiler ve tutuklanma kararımı göstererek beni gözaltına aldılar. Oradan da yeni yapılmış olan Bafra T tipi hapishanesine beni götürdüler. Orada PKK davası tutsakları ile kalmak istediğimi söyledim, dediler ki sen Türksün ve başka davadan yargılanıyorsun o yüzden olmaz. Bende Türk olmadığımı Pontos Helen’i olduğumu söyledim, iste ne dediysem önce kabul etmediler. Ardından açlık grevi yapacağımı ve bu durumu kamuoyuna taşıyacağımı söyleyince onlar karışık olan bir koğuşa beni verdiler.

Burada bir sene kadar kaldıktan sonra dışarı çıktım ve birkaç ay geçmeden Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyü yaylasında Türk savaş uçakları çoğu çocuk olmak üzere 34 Kürt köylüsü acımasızca katledildi. Devletin yaptığı bu sivil katliama karşı Kürt illerinde ve batıda birçok duyarlılık eylemleri ve yürüyüşleri yapıldı. Bu eylemlerden biri de vicdani retçi arkadaşım Halil Savda’nın Roboski’den Ankara’ya kadar başlattığı barış yürüyüşüydü. Bu eylem diğerlerine göre bana daha cüretkar ve anlamlı gelmişti. Tek başına 1000 km’den fazla bir yol yürüyecekti ve Roboski katliamına kadar uzanan tüm süreçlerle yüzleşilmesi gibi bir çağrıyı da tek başına omuzlamıştı. Bu bana çok adil gelmedi, neden Halil tüm bu sorunları tek başına omuzlayacaktı ki, tüm bu yüzleşme süreçlerine Kürtler kadar, Kürdistan kadar Karadeniz insanının ve Karadeniz’in de ihtiyacı vardı. Halil’i telefon ile aradığımda Roboski’den çıkmıştı. Böylesi sorumluluğun altına tek başına girmene gönlüm de vicdanim da aklım da razı olmadı bende yürüyüşe geliyorum diyerek yola çıktım.Yürüyüş 1 Eylül Dünya barış günü başlamıştı ve yedi gün sonra onu Nusaybin’de yakaladım. Halil ve benden sonra da yürüyüşe katılan arkadaşlar ile Roboski için tam 1300 km yürüdük. TBMM ziyaretimiz sonrası barış aktivisti Meral Geylani’nin de olduğu heyetle Roboski’ye gittik, amacımız hem bayramlaşmak hem de yürüyüşün sonunda ki gözlemlerimizi ailelere aktarmaktı. Roboski’ye geçtik , bayramlaşmamızı ve yürüyüş ile ilgili gözlemlerimizi ailelere sunduk ve tam geri dönecek iken Meral Geylani bana bir süre köyde kalma teklifinde bulundu. Roboski’de birkaç ay kalacaktık, gözlemlerde bulunacaktık, ailelere bir süre destek olmaya çalışacaktık, sonrada tekrar köyden ayrılacaktık. Bizim bir iki ayımız bir seneye dönüştü, o bir sene yedi seneye dönüştü.
Bizde madem kalmaya karar vermiştik, o zaman ailelerimizin daha örgütlü mücadele edebilmesi için Arjantin’de ki kayıp annelerinin mücadelesinden tutun da Galatasaray’da mücadele yürüten Cumartesi annelerine kadar olan deneyimlerine kadar ailelerimize anlatık.Roboski için verilen adalet mücadelesinde annelerinin daha fazla ön plana çıkması gerektiğini vurguladık. Bir de adalet nöbetlerinin periyodik olmasının gerekliliğini anlattık. Ve Roboski katliamının 55. Haftası ile birlikte ‘Perşembe Değerlendirmeleri Adalet nöbetleri’başladı. Hemen ardından da ‘ Roboski İçin Adalet- Yeryüzü İçin Barış ‘ isimli derneğimiz ortaya çıktı.

Elbette amacımız sadece Roboski katliamı değildi, amacımız katliam ve soykırımlar ile yüzleşmekti. Adalet istediğimiz şeyler arasında Gezi de vardı, Berkan Elvan’da, Suruç katliamı da var di ,Ankara katliamı da,Halepçe, Çorum, Maraş Katliamları da, Ermeni ,Süryani ve Pontos Helenlerine yapılan soykırımlarda vardı. Zaten Roboski katliamı sonrası devletin verdikleri ile yetinmiş olsaydık, yüzleşme meselesinde enternasyonal olmasaydık, bugün yasadıklarımızın hiçbirini yaşamayacaktık. Devlet kendisiyle işbirliğine yanaşmayan ve geçmiş pratiklerde yapılan soykırımlar ile da bağ kuran bu yaklaşımı 14 temmuz 2016 tarihinde ‘sözde’ darbe girişimini bahane de ederek tümüyle ezmeye çalıştı.

5.Aşama;Şengal,Kobani,Soyadımı kendime iade ettim, Ankara Pontos Soykırımı Konferansı ve ülkeyi terk etme sürecim

Tabi devletin bizi ezmesini hak etmek için biraz daha çalışacaktık. Biliyorsunuz ki Türkiye ve etrafındaki birçok ülkenin demokrasi ile sorunları var, bu ülkelerden biri de Suriye, Suriye rejiminin tutumundan dolayı 2011 Nisan’ı itibarıyla tüm ülkeyi saracak iç savaş süreci başladı. Elbette uluslararası güçler ve Türkiye de bu savaşa dahil oldu. Türkiye’nin dahil olduğu yerde ise mutlaka islamı referans radikal teröristler de oluyor. Elbette Amerika ve Rusya’da çeşitli nedenlerden dolayı bu tür terörist organizasyonlara destek oluyorlar. Bu güçlerin Suriye’de benzer yolu izlemesi yüzünden bir an da ne kadar El-Kaide bağlantılı teröristler varsa buraya yığınak yaptılar. Sonra savaşın bir bölümünde Irak merkezli İşid canileri ortaya çıktı. Kısa süre de bu örgüt Suriye de savaşmaya başladı, özellikle Türkiye’nin yönlendirmesiyle Kürtlerin bölgeleri olan Şengal ve Rojava’ya yöneldiler.

İşid soykırımından kaçan 20 bin ezidi Kürdünü Roboski’ye geçirdik

İşid canileri önce Şengal’de soykırım yaptı, KDP Ezidi Kürtlerini hiç savunmadan geri çekilirken bir avuç PKK gerillası Ezidi Kürtlerini savundu. Yaşanan soykırım da ölümler kendini ikiye katlamamışsa belli sayıda kalmış ise bu canları pahasına Ezidi Kürtlerini savunan PKK Gerillaları sayesindedir. Zaten o süreci tüm dünya seyretti ve canlı yayınlarla kimin kaçtığını, kimin Ezidi Kürtlerini koruduğunu gördü. İşid soykırımından kaçanlar çeşitli bölgelere dağıldılar. Bir kısmı Rojava’ya geçti, bir kısmı Güney Kürdistan’a bir kısmı da Türkiye Kürdistan’ına geçmeye çalıştı. Suriye’de yaşanan çatışma esnasında çadırları kurup ve savaşın ortasında kalan sivil Arapları basın açıklamaları eşliğinde Türkiye’ye davet eden hükümet söz konusu Kürtler olunca, özellikle de Ezidi Kürtler söz konusu olunca soykırımdan kaçan Ezidi Kürtlerine adeta gümrük kapıları adeta kapatıldı. KDP’nin savaştaki tavrından dolayı Ezidi Kürtlerin çoğunluğu Güney Kürdistan’da kalmamayı tercih ediyordu. O yüzden Keşan bölgesinde bulunan PKK’nin Haftanin kampı üzerinden ilk Şengalli Kürtler 12 Agustos 2014 tarihinde Roboski’ye ulaştı. O günden sonra Türk askerinin azgın sadırısına rağmen 20 bin insanın üzerinde Ezidi kürdünü Haftanin kampından Roboski köyüne geçirdik.
Aylarca bizler,Roboski halkı ,Uludere halkı,Şırnak halkı bölgede kurulan derme kamplarda Ezidi Kürtlerine destek verdi. Türk devleti elinden geldiğince geri itme yaparken bizler soykırımdan binlerce insanı kurtardık. Çok zor zamanlar yaşadık ama hayatımın en gurur duyduğum dönemlerdendi.

Kobane’de insan zinciri ve kimliğimi kendime iade ettim

Bu dönemin sonunda İşid Rojava’ya, orada bulunan Kürtlere saldırmaya başladı.Bu caniler adım adım Kobane’nin etrafı sarmaya başladı, Türkiye’den de TSK ve devletin gözetiminde bu caniler Kobane ve çevresine geçmeye çalışıyordu. Bu yüzden HDPve DTK yani Kürt kurumları Kobane’yi savunmak için insanları Kobani sınırına davet etti. Ben ve Meral Geylani de hiç vakit kaybetmeden oraya gittik ve İşid canileri bölgeyi terk edinceye kadar da hep oradaydık. İşidlilerin bulunduğumuz bölgeden geçmesine izin vermedik .

İşte tüm bu sıcak dönemin ortasında bana Bafra’dan çok güzel bir haber geldi. Beş altı ay önce isim değişikliği için başvurmuştuk, telefonda avukatım mahkemenin ilk duruşmasında isim değişikliği isteğimin kabul edildiğini söyledi. Telefonda bu haberi duyduğum da her duyguyu bir arada yaşadım, sevinç, hüzün, kızgınlık tüm duygularım karışmıştı. Osmanlı ile başlayan, İttihat Terakki dönemiyle devam eden ve Mustafa Kemal ve arkadaşları döneminde halkımıza yani Pontos Helenlerine uygulanan soykırım’ın amacı bizi komple yok etmekti. Belki yaşanan soykırım karşısında, soykırıma karşı çok küçük bir adım ve karşılıktı benim yaptığım ama sonuçta bir adımdı. Bazen tüm ormanın yanmasına neden olan şey sadece bir kibrit çöpüdür değil mi ? Benim adımı hukuk karşısında değiştirmede ki tavrımın nedeni tamamen bu yüzdendi. Böylesi adımlar minik olsa da sizi takip edenler açısından oldukça cesaret vericiydi. Bir sonrası adım ise soyadımı değiştirmek için olacaktı, devlet cesaret edipte ön isim değişikliği için başvuru yaptığında sana fazla sorun çıkarmıyor. İş soyadı değişikliğine gelince aynı anlayışı göremiyorsun. Önümüze 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen soyadı kanunu, 2 Temmuz 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve 2 Ocak 1935 yılında yürürlüğe giren kanun çıkıyor. Her iki laflarından biri eşitlik olanlar kendi kimliğiniz, örf ve adetlerinize uygun bir soyadı almak istediğinizde kanunun 3.maddesi ile karşımıza dikiliveriyorlar. bu madde “Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz.” hükmünü içeriyor. Türkiye’de konuşmaya gelince anayasanın eşitlik ilkesi gereği ‘sözde’ her zaman eşitiz. Tabi bu kocaman yalan konuşmaya gelince öyleyiz, yasaya gelince ‘yabancı ırk’ ve ‘millet’ oluveriyoruz. Hani nerede Anayasanın eşitlik ilkesi, anayasa karşısında böyle mi eşitiz, lafa gelince de ırkçı değiliz diyorlar ama bu tam tamına ırkçılıktır, hem de bu ırkçılık kanun ile yasayla yapılıyor. Mardin’li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için2009 tarihinde mahkemeye başvuruyor. Mardin’li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için 2009 yılında Midyat Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yapmıştı.Davayı kabul eden Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi ,Soyadı Kanunu’ndaki “… yabancı ırk ve millet isimleriyle…” ibaresinin anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.Anayasa mahkemesinin nasıl bir karar vereceği ise hepimiz açısından merak konusu olmuştu. Verdiği kararla acaba statükoyu mu tekrar edecek, yoksa böyle bir kanuna karşı özgürlükçü bir karar mı verecekti. Çok da uzun beklemeden Anayasa Mahkemesi 2011 Temmuz’unda kararını açıkladı. Mahkeme özgürlüklerin önünü açmak yerine statükoyu korumak adına bir tekrarı yineleyerek, 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun ‘yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı’ olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddetti. Böylece Anayasa mahkemesi de hem statükoyu korurken yasalardaki ırkçılığa da devam demişti. Sıra anayasa mahkemesinin bu ırkçı içtihatına karşı mücadeleye gelmişti. Bir taraftan başvuruları takip ediyorduk, bir taraftan da bu konudaki içtihat niteliğindeki kararları inceliyorduk.

Pontos Soykırımı

Diğer yandan da seneler ilerliyordu ve 2016 senesine geldik, bu sene birçok şeye gebeydi, Biz Pontoslu Helenler açısından bizi tarihi günler beklerken, diğer yandan ise iktidarı uzun süre birlikte paylaşan iki güç arasında da gerginlik en üst safhaya gelmişti. Çözüm süreciyle birlikte bu iktidar ikilisi Gülenciler ve AKP arasında sürtüşmeler başladı ve dediğim gibi 2016 yılında ise zirveyi buldu . Onların çelişkileri devam ederken Biz Pontoslu Helenler tam yüzyıl bekledikten sonra bizim için tarihi bir konferansa hazırlanıyorduk
Pontos Soykırımı Konferansı 9 Nisan 2016 tarihinde gerçekleşti, Newroz Dergisi ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından organize edildi. Çok sayıda akademisyen, yazar ve aktivisttin katıldığı konferansın açılış konuşmalarını akademisyen ve yazar Fikret Başkaya ile Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP) Genel Başkanı Sinan Çiftyürek yaptı. Moderatörlüğünü Pınar Ömeroğlu’nun yaptığı panelin ilk oturumunda sosyolog İsmail Beşikçi, araştırmacı ve Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirel, editör ve çevirmen Atilla Tuygan ve ben vardım. Moderatörlüğünü Attila Tuygan”ın yaptığı ikinci oturumda ise; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Baskın Oran, Sosyolog Mert Kaya, Yunanistan”dan gelen araştırmacı ve yazar Stergios Theodoridis, tarihci ve yazar Vlasis Ağdjidis, yine araştırmacı yazar Tamer Çilingir katılmıştı.
Konferansta Osmanlı ile başlayan ve İttihat ve Terakki dönemiyle devam eden, Mustafa Kemal’in önderliğinde Cumhuriyet döneminin (1914-1923 ) başlarında tamamlanan Pontoslu Rumlara yönelik tehcir, katliam ve soykırım konuşuldu.Pontoslu Helenlere uygulanan soykırım ve tehcir politikalarının Osmanlı döneminden başlayarak Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden bugüne dek sürdürüldüğüne dikkat çeken konferans Türkiye’nin Rumlara yönelik soykırımı tanıması çağrısı yapmıştı.Elbette konferans bununla sınırlı kalmayarak birçok çağrı daha yapmıştı, Pontos Soykırımı Ankara Konferans belgeleri belge yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Umarım bir gün bu konferans kitabını Yunanca’ya da kazandırabiliriz. Bir kere daha konferansı organize eden Newroz Dergisi ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’ndeki arkadaşlara bu dayanışmalarından dolayı çok teşekkür ediyor ve minnet duygularımı bir kere daha paylaşıyorum.

Dediğim gibi o yıl ilk başta benim ve bizim için iyi başlamıştı ve hani Yunanistan’a ailem için verdiğim ilanda sürpriz gelişmeler oldu. Ben aslında dedem için babamın resmini biyografiye koysam da asıl benzerlik dedemin kardeşi Lefter ile benim aramda çıktı. İkimizin resimlerini gören bizi ikiz gibi zannediyorlardı. Neyse oradaki bulduğumuz aile de beni görmek istiyorlardı. Vize işlemleri uzun sürebileceği için erkenden hallettim ama Roboski katliamının 5.yıldönümü sonrası sürece vizemi aldım. Ben vize işlemlerimi hallettikten sonra hükümet ortakları birbirine girdi ve 14 Temmuz ‘sözde darbe’ girişimi oldu. AKP hükümeti ve Recep Tayyip Erdoğan için tam bu tam tanrı lutfu gibi oldu. Bunu hem sürekli kavga ettiği ortağından kurtulma fırsatı olarak gördü. Hem de Türkiye’deki muhalefeti sindirmek için, bastırmak ve yok etmek için start verdi. Ne kadar arkadaşım varsa bu süreçte sakın Roboski’ye geçme seni mutlaka seni hapishaneye atarlar dediler. Böylesi bir süreçte asla onları yalnız bırakmazdım, bende biliyordum tutuklanacağımı, çünkü devlet neyi saklamak istediyse hepsini kamuoyuna taşımak için her şeyi yaptık. Roboski katliamı, Ermeni Soykırımı, halkımıza yani Pontos Helenlerine yapılan soykırım ve diğer katliamlar ile yüzleşilmesi için elimizden gelen ne varsa yaptık. Bunu gören hükümet arkasına aldığı 14 Temmuz sözde darbe girişimine karşı mücadele adı altındaki o rüzgarla on binlerce muhalefettten biri olan biz Roboski aktivistlerinide biçtiler. Roboski katliamı 5. yıldönümüne bir hafta kala ben, Meral Geylani ,Veli Encü ve üç Roboski aktivisti daha gözaltına alındık. O süreçte geçmişte hakkımızda ne kadar soruşturma açılmıssa hepsi davaya dönüştürüldü. PKK propagandası, PKK örgüt üyeliği, Pontos soykırımı ile ilgili yaptığım paylaşım ve yazılardan dolayı daTürklük’e hakaret,halkı kin ve nefrete yönlendirme davaları, ayrıca vicdani ret çalışmalarımdan dolayı da hakkımda birçok halkı askerlikten soğutma davaları açıldı,toplamda 13 dosya hakkımda oluşturuldu. Roboski anması geçinceye kadar rehin gibi gözaltında tutulduk ve sonra serbest bırakıldık ama asker bunu yeterli bulmadı ve tutuklanma tarihim olan 23 Nisan 2017 bizleri köyden çıkarmak için köylülere her türlü baskıyı yaptı. Tutuklanmadan birkaç gün önce Ermeni soykırımı yıldönümü için bir makale yazıp orada hem Ermeni soykırımına hem de Pontos Helenlerine yapılan soykırıma değinmiştim, herhalde bu artık onların bardağındaki suyu taşıran son nokta oldu. Tutuklanarak önce Şırnak t tipi hapishanesine, daha orada bir hafta kalmadan açıldığı günden beri işkenceleri hak gaspları ile bilinen Elazığ yüksek güvenlikli hapishanesine gönderildim.

Saldırılar altında bir sene üç ay o hapishanede kaldım, o süreçte halkımız beni asla yalnız bırakmadı, Yunanistan’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan dayanışma mektupları aldım. Bir kere daha o işkenceli hapishane sürecinde beni yalnız bırakmayan halkımıza çok teşekkür ediyorum. Yine o süreçte ve sonrasında Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldığımda da beni yalnız bırakmayan Teofanis Malkidis, Michalis Haralambidis,Konstantin Fotiadis,Yorgos, Despina, çevirmenlerim Katerine, Giannis,Apollon Pontou futbol takımı yetkililerine ve adını sayamadığım unuttuğum tüm dostlarıma çok teşekkür ediyorum

Hapishaneden çıktıktan sonra bir süre daha Türkiye’de kaldım ve tekrar tutuklanma tehlikem doğunca gizli şekilde Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldım. Atalarımızın 3 bin sene önce çıktığı bu topraklara mülteci olarak geldim. Yunanistan devletine mültecilik başvurusu yaptım. Elbette hikaye burada bitmedi,Yunanistan’da neler yaşadığımı da ilerleyen süreçlerde başka vesileler ile anlatacağım. Yaşadığımız sürece dönüşüm de yüzleşme de devam edecek,son ferdiğim bitmeden hiç bir şey bitmiş sayılmaz,unutmayın bizim yani ezilen halkların cesareti onların gücünü fazlasıyla aşar,onlar da bundan korkuyor,son kırk yıldır Kürt halkının verdiği mücadele buna en iyi iyi örnektir, biz yüzyıldır hakları gasp edilmiş, soykırıma maruz kalmış Pontos Helenleri bu bilinçle yeniden mücadeleye başladık ve mutlaka kazanacağız

19 Şubat 2020 Çarşamba

从法西斯主义者到反军国主义者:对一名前土耳其士兵的采访

从小到大的经历,让扬尼斯·瓦西利斯·亚伊拉勒(Yannis Vasilis Yaylalı)成了一个傲慢的土耳其民族主义者。他在法西斯主义盛行的1990年代参军入伍。那时,土耳其正极其残酷地攻击着它的库尔德人民。扬尼斯当时急不可耐地想“去东边和库尔德人干一仗”。几个月后,他被库尔德工人党游击队抓获,当了两年战俘。此后,自己的经历彻底改变了扬尼斯。他现在是作为一个声援库尔德人的活动家住在北库尔德斯坦(土耳其东南部)的罗博斯基(Roboski)。他还是因良心拒服兵役者协会的成员,这个协会向那些拒服土耳其义务兵役的人提供帮助。2016年1月,他因“协助他人逃避兵役”被判有期徒刑7个月。我们在2015年7月见到了扬尼斯,并就他的经历对他进行了采访。

*题图为扬尼斯·瓦西利斯·亚伊拉勒本人。
问:你可以告诉我们你是在哪长大的吗?
答:我生于1974年,本名易卜拉欣·亚伊拉勒(İbrahim Yaylalı)。我在土耳其黑海地区萨姆松省的巴夫拉(Bafra)长大。巴夫拉在过去是分成两部分的。西边住着法西斯主义者和种族主义者,而东边住着社会主义者。我出生在法西斯主义者当中。那时,年纪较大的法西斯主义者常常和警察交战,他们就是我们心中的偶像。民族主义和教权色彩的民族行动党(MHP)包围着我。
在那段日子里,电视上常常播着西方电影。在这些电影里,印第安人是坏人,牛仔们是好人。当我们在街上玩着孩子们的游戏时,坏人总会是社会主义者或者美洲土著。没人想扮他们。扮他们的都是那些比较服软的人。在那些日子里,我追随着错误的偶像。我是带着错误思想长大的。
问:你的教育经历是怎么样的?
答:在中学我们有军事课。我的法西斯朋友们喜欢军事课,而社会主义倾向的孩子则不愿上这种课。军官会教我们武器知识,而且我们过去也常常学士兵走路。在学校里,我们不断地被要求重复:“我是土耳其人。我很自豪成为土耳其人。”周一到周五,我们每天都唱国歌。无论学校、课本、收音机还是电视,都告诉我们,亚美尼亚人、库尔德人和希腊人是坏人。
每年暑假我都要去清真寺学习古兰经。真希望我那时能知道自己实际上有希腊血统。我学到了关于土耳其人的一切,而我也始终被告知,我是一名土耳其人。
问:在土耳其,所有男子都必须服义务兵役。能介绍一下你在军队里的生活吗?
答: 1994年春,我去了伊斯帕尔塔服兵役,在一个山地突击队学校里受训。后来,我可以选择转去塞浦路斯。但我说:“我们来这儿,难道就是为了逃到塞浦路斯去吗?我想去东边跟库尔德人干一仗,干掉这些恐怖分子,保卫我们的国家。”所以我就去了马尔丁。途中,库工党游击队袭击了我们的巴士,但没有伤害我们。他们是想吓一吓我们。
1990年代,由一群种族主义政客组成的土耳其政府,干出了最肮脏的勾当。情报与反恐宪兵队(JİTEM)是一个合法组织,却做着非法的事情,比如(尤其是对库尔德人的)谋杀与绑架。即便今天,当听到 “情报与反恐宪兵队”时,人们都会不寒而栗。
在部队里,我是一名狙击手。我有一把MG3狙击枪[1]。我还在射击比赛中得过奖。幸运的是,最终我都没有得到过杀人的机会。接受了两个月的训练之后,我就去了位于库区舍尔纳克省的加巴尔山区(Gabar)。我们来到了山上的一座军事基地,那下面有三个村子。
[1]此处存疑,MG3通用机枪即联邦德国改造为发射7.62X51mm北约弹的MG42通用机枪,显然不是狙击步枪,但原文如此,可能是原作者搞错了MG3机枪和MSG3狙击步枪之间的差别,不过土军是否采用了MSG3也是存疑的,MSG3的采用情况亦不知所云(资料非常少)。考虑到自60、70年代以来G3步枪是土军的制式步枪,所以G3的狙击步枪型G3/SG1的可能性很大,但扬尼斯作为山地突击旅的一员,也可能装备了当时尚属新枪的MSG90。另外还有一种可能:即扬尼斯所在的部队仿效美军越战的经验,改造重机枪作为远程狙击武器使用,但MG3机枪的口径较小,毁伤力和远距离效果显然不如发射12.7X99mm弹的M2HB机枪,因此这种可能性很小。(公众号军事观察员注)
问:你在那里做了什么?
答:我们对库尔德村民施加压力,不许他们帮助库工党游击队。我们不让他们收割自己的庄稼。我们限制他们的食物配给,因为他们可能会把多出来的给游击队。我们也想让村民挨饿。即便就驻扎在村子附近,我们还是能接到村民帮助游击队的指控。我们殴打并折磨他们。即便没有游击队的时候,我们也强迫村民们组织起村卫队[一个由库尔德村民组成的准军事组织]。
问:你能告诉我们村卫队起什么作用吗?
答:不同地方的村卫队作用不同。在一些地区,他们做的不多。而在另外一些地区,他们和军队一起对库工党游击队作战。村卫队里有两种人:一种是被迫加入的,一种则是自愿参与。一些村卫队利用自己的权势和枪杀人。很多村卫队侵夺了人民的土地,就像在吉兹雷那样。所有的村卫队都配枪。
村卫队没有医疗保险,也没有退休金。在像我现在住的这样的村子里,村卫队除非举行庆典,否则不会用枪。在和他们相遇的第一眼我就看出了,这里的村卫队都是强迫加入的,我能理解他们。
问:你参与过焚毁村庄?(1990年代,数以千计的库尔德村庄被军队纵火焚毁,被从地图上抹掉)
答:参与过。有两个村子的村民都逃走了,这些村子便被军队烧掉了。但一个村子的村民说:“不管你们做什么,我们都不走。”于是我们殴打村民,直到他们离开自己的屋子。另外一支军事小组随后抵达并烧掉了这个村子。
就在我们把一个村子里的人赶走的前几天,我们还去那里找过食物。一位库尔德老人给了我们蜂蜜、杏仁和几双羊毛袜,还不肯为此收钱。我们强迫他收下了钱。
当我们去烧这座村子的时候,我去找过他。我很担心他,但又找不到他。当事态稳定一些后,我去屋里找他,也没找到。我当时很震惊。一个高级军官过来揍了我,把我赶回了自己的队伍。我们是不允许和村民有交流的,因为他们是好人,而政府和军队并不想让我们知道这一点。
我听说过很多对平民进行折磨、砍掉他们肢体的事情,但我自己没有亲眼见过。
军队对库尔德人民和游击队的看法是负面的、种族主义的,还把这种看法灌输给我们。他们对游击队和平民是不加区别的。他们说,游击队和平民是一样的。他们要给我们洗脑,这样我们就不会有任何疑问了。
问:军队如何对待他们所俘虏的库工党游击队员?
答:我亲眼见过军队将一名游击队员从直升机上丢下去活活摔死。他们还将游击队员的耳朵整个地割下来。我见过一个民族行动党的家伙戴着一串用游击队员耳朵做的项链。虽然我成长为了一名种族主义者,但我还是会想:“我们这是在做什么?”
问:你服役时被游击队俘虏了。能说说这是怎么发生的吗?
答:9月,在参军五、六个月后,我被库工党游击队俘虏了,就在离这三、四十公里的地方。在此之前,有30或40名士兵在一次打击库工党的军事行动中被游击队打死了。我们是被派去增援的。为了把游击队员从名为“穆罕默德城堡”(Kale Mehmet)的山上赶走,我们连续打了3天。500名士兵花了2天时间搜索他们。村卫队告诉我们,某地有游击队,但我们并不真正相信他们。于是只有一小支部队被派了过去——包括我在内的二十五、六名士兵。我们到山顶上用沙包布置了一下,准备打一场小型战斗。那时天色昏暗,又下着雨。
在晚上六、七点左右,我们听到子弹从头顶飞过。游击队在开火,但没有直接瞄准我们:他们想让我们撤退。游击队之所以不想杀死士兵,是因为军队反而会因此得到荣耀,隆重举行的葬礼在城里面会是大事件,这也会进一步激化民族主义。
我的膝盖中了一枪。我在黑暗中奔跑,和背包一起跌倒,晕在了河岸边。我在那里躺了几个小时。我站不起来,而且我的另一条腿也受伤了。
第二天清晨,我过了河,努力爬到了一座被烧毁的村子里。我正在失血,又需要食物。我用一件T恤包扎了自己的腿,吃了点被烧毁村子里遗留的人造黄油。我想自己大概是要死了。而且我知道游击队就在附近。人们曾告诉我,一定不要被活捉。“他们会活剥你的皮!”以前有人对我说,“一定不要被活捉。”于是我决定,一颗手榴弹留给游击队,最后一颗手榴弹留给自己。我在一间屋子里休息。突然,我听到了声响,并拿起了手榴弹。但那原来只是一只同样在找吃食的小猫。
我离开了被烧毁的村子,爬到了一个小山洞里。第二天,我在山洞里睡觉时,一名女游击队员进来了。她是去收集柴火的。她试着摇醒了我。这是我第一次见到活着的女游击队员。过去我常常看到死去的女游击队员。我想扔出手榴弹,但却没够着它。她叫来了其他游击队员。他们要我放松,并拿走了我的手榴弹。他们说:“我们是库尔德人,我们来自库尔德斯坦人民解放军(ARGK)[现在是人民防卫军(HPG),库工党的下属武装]。你是一个战俘。”我等着被杀,还想着他们会怎么弄死我。他们扶起我走到了一个小营地。游击队员正在河岸上取水做饭。虽然他们有生火,但没人能发现他们这个营地。塞利夫·戈伊(Şerif Goyi)走过来对我说:“你是一名战俘,我们是遵守《日内瓦公约》的。”库工党在1994年就执行了《日内瓦公约》,并在一年后正式签署。
塞利夫·戈伊说:“情况好转后,我们可以帮你离开土耳其,或许你可以去欧洲。”在土耳其,如果士兵被库工党俘虏了,他会被视作软蛋,不会得到政府的帮助。
游击队员用无线电宣布:“我们俘虏了易卜拉欣。”这样土耳其士兵就能听到了。于是军方知道我没有逃跑。
几天后,我骑着一头骡子,被带到了一个营地。在另外一头骡子身上,用枝条绑着一个游击队员的尸体,他也被运到了这里。我们到达罗博斯基和乌卢代雷(Uludere)之间的游击队营地时,军队正在轰炸。游击队员都相当镇静,但我却吓得够呛。我们穿越边境,来到南库尔德斯坦[伊拉克库尔德斯坦]的一个游击队营地。
我们抵达后,他们把我安置在了一个房间大小的洞穴里。我可以在外面走一走,但不能走得太远。他们想查查我是职业军人还是义务兵。穆斯塔法·卡拉苏(Mustafa Karasu)[库工党副主席]来到我面前,告诉我:“你不是职业军人。”他和我谈到了库工党,谈到了他们为什么要自卫,谈到了土耳其的国家机器是如何正在殖民库尔德人的土地、同化库尔德人民。
我在营地的第一周里,红十字会来了,检查了我的腿。他们写了一份报告,我则给家里写了封信。几个月后家里收到了信,但他们不相信那是我写的。在信里,我告诉他们要冷静下来,而他们觉得这不像我的性格,因为我可是来自于一个好斗成性、法西斯主义盛行的城镇。又过了几个月,我给家里打了个电话,发现他们之前甚至不相信我被俘了。我们这些士兵被送上战场,却不曾有人想过我们有可能被俘。他们以为我仍在山上执行任务呢。
在军队里,我总是看到对人们施暴。我曾亲眼见过军队里的人把一个游击队员的尸体剁成碎片。那时我吐了,但他们却说:“就你这样,算什么土耳其人?算什么男人?”一切都是建立在暴力之上的。
我被俘后,我比较了(军队和游击队的)不同表现。我们过去总是被告诉说,库工党是恐怖分子,并且十分暴力。但我开始发现,游击队员们都是用一种尊重的态度说话的,并且互相倾听。我刚当兵那会儿,军人是我心中的偶像。可当我到了土耳其军事基地时,他们却把我当作畜生来使唤。那时我以为这只是长官和我之间的个人问题。但与此相反的是,我来到游击队营地后,他们是尊重我的;他们会倾听。
我刚加入土耳其军队时,很多老兵都叫我去给他们洗内裤。我经常和他们吵。游击队则相反。游击队员从来没叫我去做这种事。他们甚至说,如果想的话,我可以挂一条土耳其国旗。我观察他们的社会生活,而游击队和军队之间在这方面的反差促进了我的转变。在我这一生的20多年里,一直都是置身于暴力之中。
两个月后,我被告知,现在我这么独处对心理不好。他们说,我可以和另外一名瞎了只眼的土军俘虏一起去另外一个营地。他的名字是穆斯塔法·厄聚尔凯尔(Mustafa Özülker),于是我加入了这个营地。游击队员会和我一起讨论政治。八个月来,我一直和他们待在这第二个营地里。我总是要大谈凯末尔主义和凯末尔,游击队员们也都一直耐心倾听。我想把自己的法西斯主义观点强加给他们,改变他们的想法。那时的我为凯末尔和国家的意识形态而辩护。
但不久,一份土耳其报纸上的文章在营地里传开了。该文的作者指责我,说我是自愿投奔游击队的——即我实际上并非被俘。他们说,我在被俘之前肯定和库工党有联系。
1996年12月,在两年又三个月之后,我被释放了。我说,我不想回土耳其。在那段时间里,库工党和土耳其正处于停火状态。但库工党的军官告诉我,如果我能回去更好。如果一个士兵能发声,便能使土耳其对库尔德人的暴行引起更多关注。红十字会毕竟曾写了一份关于我的报告。
问:在你被释放后发生了什么?
答:被释放后,我被捕了。尽管还有其他7名士兵被俘,但他们当中的大多数都没有改变自己的种族主义立场。不过和我一起被俘的穆斯塔法的确改变了他的看法。其他人打我的小报告,说我多么正面地评价库工党。我在监狱里被折磨了三个半月。他们把我放进一个满是水的桶里,这样我的皮肤就不会在被他们打的时候破损太多。土耳其的军事监狱要比其他监狱差很多。看守和我睡在同一个房间里。十到十五个人睡在一起。
三个半月后,我的案子被提交给最高法院。因为红十字会的报告,他们什么也做不了。他们想证明我是一个恐怖组织的成员。但红十字会的报告已经指出,我是被游击队俘虏的。游击队员也宣布过我是被俘的。我的案子在土耳其是首例,因此他们不知道怎么办为好。
法院表示,我应该被释放,但他们把我在军事区监狱的一个单间里关了三个半星期。
我曾在土耳其军队服役5到6个月,而我在游击队那里待了超过2年,因此我不应继续服役。但他们强迫我在土耳其军队里完成18个月的役期。那段时间就像坐牢一样。
我不想再回军队了。他们带我去了马尔丁,我刚参军时的基地就在那儿。我对他们说,不要带我去那里。但他们把我带到基地的一个刑讯室里,我看到地上有血。他们把我的双手吊在了水管上,直到第二天早上。随后,他们用手铐铐住了我,带我去了锡尔特军事基地。接着他们把我送到了写过报道检举我的士兵们身边。我拒绝拿起武器。军队的高级军官威胁说他大可杀了我。其他军官走进来并要我去参加训练。我拒绝了。
问:被军队释放后你去了哪里?
答:之后,我回到了家乡巴夫拉。当地警察对我的邻居和那些法西斯主义者说,我是一个恐怖分子,要他们好好地盯着我、监视我。警察来我家搜查过很多次。我有奥贾兰的书,被警察搜走了。我记得,当这些书被还回来时,我父亲才知道,原来奥贾兰的书不是非法书籍。
我父母告诉我,我失踪时,他们去军队打听过我的下落。军方竟表示,他们没收过我这个人。好在我们的一个亲戚也是军官,他告诉我父亲直接去军队总部问。我父亲便去了安卡拉的军队总部。军方说:“你是一个希腊人,希腊人和亚美尼亚人都是帮助库工党的,所以别找你儿子了。”这是我父亲第一次意识到他是一个本都希腊人[2]。我祖父的名字是康斯坦丁。
[2] 本都希腊人指黑海沿岸(尤其是南岸)的希腊人。土耳其共和国建国后,大部分本都希腊人被强制遣返回希腊,但信奉伊斯兰教的部分本都希腊人仍留在土耳其且逐渐被土耳其化。实际上,土耳其人中有相当一部分比例是在希腊建国过程中留在或被放逐到土耳其的希腊族穆斯林。他们有的至今仍操希腊语,但自居为土耳其人且颇虔诚,因他们在奥斯曼帝国时期属于占统治地位的穆斯林米利特。(译者注)
问:所以你就把自己的名字从易卜拉欣改成了扬尼斯[3]?
答:曾到游击队营地的记者告诉我,我是一个希腊人,因为他们追踪新闻,而这件事已经被报纸报道过了。这是我改名的原因。我是去年在乌尔法改的名字,那时我们正在前往与科巴尼交界的边境地区。我在乌尔法杀死了易卜拉欣(我自己)。
[3] 扬尼斯和作者祖父的名字康斯坦丁一样是希腊语名字,而伊卜拉欣则是土耳其语名字。从伊卜拉欣改名扬尼斯,标志着作者的民族认同从土耳其族转向希腊族。不过值得读者注意的是,近代的希腊民族主义实际上是排斥作者这样的希腊族穆斯林的。(译者注)
问:被游击队俘虏这件事真的改变了你吗?
答:我在巴夫拉的一位朋友曾说过:“你不可能就这么变了。我们以前常常一起揍库尔德人。你怎么会变呢?”他们不能相信我就这么变了。他们说,我是被库工党洗脑了。
但我说,如果一个人能亲眼见到库工党而不改变自己的想法,那他就真是铁石心肠了。
扬尼斯现在是因良心拒服兵役者运动(建立于2008年)的成员。此前,人们被强迫去服兵役。如果他们不服从命令拿起武器,那他们就要被送去军事监狱。2013年,因良心拒服兵役者协会成立了。在这个基础广泛的200人协会中,志愿者会为拒绝服役的人提供法律援助。土耳其法律规定,一个公民可以缴纳4000美元来免除兵役,但这些钱到了政府手里就会被用在军事产业上。因良心拒服兵役者拒绝靠向政府付钱来摆脱兵役。这个协会的成员,同时也是一名记者的奥努尔(Onur)告诉我们:“我们不会给军方一分一毫。”
根据土耳其刑法第318条,扬尼斯迄今已遭受了两项“协助他人逃避兵役”的指控。2016年1月,他因写文章鼓励因良心拒绝服役的行为而被判有期徒刑七个月。法院曾表示,如果扬尼斯同意在五年内不再参与任何政治运动,法院将不对他实施监禁。但扬尼斯拒绝了。他现在正在对判决提出上诉,在上诉被裁定之前还不用服刑。
2015年夏天以来,在土耳其许多城市,库尔德族聚居区的人们宣布自治。扬尼斯和他的同伴梅拉尔(Meral)也在一篇文章里和社交媒体上宣布他们“要在自己的家里”自治。于是他们又被法院传唤,这时的罪名是煽动分裂国家罪。梅拉尔被判无罪,但扬尼斯则又被判了五个月有期徒刑。这个案子,他现在也在向最高法院上诉。
2016年5月26日,扬尼斯会再次在法院出庭,这一次是指控他在村子里组织因良心拒服役的集会。
如果最高法院驳回扬尼斯的上诉,他就要坐牢。他告诉我们,如果这样,那时他会诉诸欧洲法院。据扬尼斯说,土耳其已经有好几次被欧洲法院发现,在处理因良心拒绝服役者的案子上违反了法律。
梅拉尔告诉共同监察网(Corporate Watch):“我们在罗博斯基住了三年以上,他们都没有什么动静,但自从最近土耳其对库尔德人运动发起战争以来,他们就一直攻击我们。我们的权利应当掌握在我们自己手上;我们是反军国主义者、和平主义者。无政府主义者、社会主义者和反军国主义者应当就发生在库尔德斯坦的事情向他们的国家施压。”
她继续表示,土耳其政府正在把他们与欧盟达成的难民遣返协议作为政治工具,以及确保自己在库区的屠杀行径不会受到妨碍:“土耳其政府正在将难民当做政治工具,这就是为什么欧洲国家对吉兹雷和迪亚巴克尔的人员死亡保持缄默。”
原文标题:From Fascist to anti-militarist: An interview with a Turkish ex-soldier
————————————————————————
欢迎关注公众号北叙利亚通讯(微信名:northernsyria)!
编辑于 2017-05-06

30 Mayıs 2019 Perşembe

SAVAŞ RANTİYESİNE KARŞİ PKK BİR JEST OLARAK ELİNDEKİ ESİRLERİ BIRAKMALI

                 Yannis V Yaylali


PKK'nin çeşitli yerler ve zamanlar da esir aldığı asker ve polislerin yakınları İHD'nin öncülüğünde bir kere daha çocuklarını kurtarabilmek için harekete geçti. Önce İHD genel merkezinde bir araya gelen aileler ile İHD basın açıklaması gerçekleştirdi.


İHD genel merkezinde yapılan açıklama da daha önceki esir alma olayları ve esir alınan kişilerin kurtarılmasına ilişkin bilgiler paylaşıldı. Daha sonra  PKK/HPG tarafından 24 temmuz 2015 tarihiyle itibarıyla çeşitli yer ve zamanlarda esir alınan asker ve polisler ; 24 Temmuz 2015 günü Diyarbakır-Bingöl karayolunda polis memuru Vedat Kaya, 28 Temmuz 2015 günü Diyarbakır-Bingöl karayolunda polis memuru Sedat Yabalak,13 Ağustos 2015 günü Diyarbakır-Lice karayolunda uzman çavuş Hüseyin Sarı ve er Sedat Sorgun ile er Süleyman Sungur,18 Eylül 2015 günü Dersim-Erzincan karayolunda astsubay Semih Özbey,2 Ekim 2015 günü Dersim-Pülümür karayolunda er Müslüm Altuntaş ve er Adil Kavaklı,12 Aralık 2015 günü Şırnak merkezde uzman çavuşlar Sedat Vardar ve Ferdi Polat,21 Eylül 2016 günü Hakkari’de uzman çavuşlar Ümit Gıcır ve Mevlüt Kahveci, Sedat Vardar ve Ferdi Polat  ile ilgili İHD'nin başarısız kalan kurtarma çabaları anlatıldı.

İHD ailelerin de katıldığı basın açıklamasının devamında önce 'Siyasi iktidara ve demokratik kamuoyuna sesleniyoruz'  diyerek 'Alıkonulanların serbest bırakılması için elinizden gelen bütün çabayı gösteriniz.' dedi . Ardından ise çeşitli yerlerden asker ve polisleri  esir alan  PKK’ye de insancıl hukuk kuralarını hatırlatan İHD “alıkonulan asker ve polisleri serbest bırakmaya çağırıyoruz. Serbest bırakılmaları için üzerimize düşen her türlü girişimde bulunmaya ve teslim almaya hazır olduğumuzu belirtiyoruz.” Dedi .

Daha sonra PKK tarafından esir alınan 12 asker ve polisin aileleri Meclis’te Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekilleri Fatma Kurtulan ve Saruhan Oluç’u ziyaret etti. Ailelere İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Bakanı Öztürk Türkdoğan ile MYK üyesi Raci Bilici de eşlik etti. HDP’nin Grup Toplantı Salonu’nda yapılan görüşmede  aileler,  çocukları için adım atması yönündeki taleplerini iletti. Görüşmede aileleri dinleyen Kurtulan ve Oluç, alıkonulan asker ve polislerin ailelerine kavuşması için üzerlerine düşen her şeyi yapacaklarını, parlamento düzeyinde de tüm girişimlerde bulunacaklarını söylediler.

İHD heyeti ve aileler HDP ziyaretinin ardından CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel ile görüştü. Ailelerin de içerisinde olan heyet Meclis’in bu konuda bir an önce devreye girmesi yönündeki talebini CHP’ye de iletti. Özel ise CHP olarak ellerinden geleni yapacaklarını ifade etti.

Heyet ayrıca MHP ve İYİ parti'den de randevu istese de randevu kabul edilmedi. Elbette bu duruma şaşırdık mı hayır,siyasi ikballerini savaş rantına bağlamıi olan güçlerin başka türlü hareket etmesini beklemek de hayal olurdu.Benzer bir durumu biz de2012 yılında Roboski için yaptığımız yürüyüş sonrası yaşamıştık. Taleplerimizi mecliste grubu olan partilere anlatmak için randevu istediğimizde benzer partiler randevumuzu ret etmişti.

Ben de bir zamanlar PKK’nin elinde esir kalan bir asker ve ayrıca insan hakları aktivisti olarak tüm kesimlere duyarlılık çağrısında bulunuyor ve PKK’nin elindeki esirlerin alınması için azami hayret gösterilmesi çağrısında bulunuyorum.

PKK’ye de uzun süredir elinde bulunan esirleri bırakma çağrısında bulunuyorum .PKK yaptığımız bu çağrıları barış için iyi niyet göstergesi olarak görsün. Biliyorum ki devlet o insanlar dağ da çürüse herhangi bir adım atmayacaktir. Tam tersine izledikleri strateji ile onların orada kalıp çürümesi onların işine gelecektir. Bu durum aynı zamanda savaş sürecini besleyen argüman onlar için. O yüzden bu argümanı boşa çıkarmak, devlet ile değil Türk toplumu ile barış için bir adım olarak düşünülüp esir asker ve polisler oluşturulacak heyet ile bırakılmalıdır.

Bu adım şu an devleti hükümeti ile savaşı rant kapısına dönüştürmüş olanlara karşı zaafiyet olarak düşünülmemeli . Tam tersine iktidarlarını korumak için savaşı rant haline dönüştürenlerin elinden savaş mekanizmalarının  çarkına sokulan adim olarak düşünülmeli. Devletin ve hükümetin hazırladıı tuzaklara düşmemek lazım diye düşünüyorum. Kendi dönemimizden çok iyi biliyorum ki senelerdir o anneler uyku yüzü görmemişlerdir. Yine geçmişe dönüp kendimizden örnek verecek olursak biz elbette biliyorduk ki PKK savaş esirlerinin hakkını tanımlayan Cenevre sözleşmeleri 3. protokoluna azami uymaya çalışıyor. Ve bizim yani esir alınan kişilerin sağlığı  her şeyden çnce gelirdi. Fakat yıllardır çocuklarından sağlıklı haber alamayan anneye bunu anlatabilir misin. Çocuğu sağ mı,ölü mü bilmeyen anne rahat uyuyabilir mi ? yemek yiyip,su içebilir mi ? Diken üstünde yaşamlarını sürdüren aileler daha fazla bu durumda bırakılmalı. Ben PKK’yi çok uzun zamandır takıp eden eski esir asker ve bir barış aktivisti olarak artık ailerin acılı bekleyisini PKK’nin bitireceğini ve oluşturulacak heyete çocukların teslim edileceğini  düşünüyorum. 

Son çağrım da ailelere olacak, durumlarını çok iyi anlıyorum. Çocukları yaklaşık olarak dört senedir düşman olarak  gördükleri yerlerde PKK'nin elinde, çocukları militarizmin en katı olduğu kurumlardaydı. O yüzden temsil ettikleri yer ve anlayış yüzünden de elleri kolları bağlanmış durumda. Devlet ve hükümet adına gittikleri her yer onlara duvar oldu adeta. Sokağa çıkmayı, hak aramayı ise büyük ihtimal ile tırnak içerisin de  teröristlik olarak algılıyorlar. Hatta İHD olsun, HDP olsun muhalif siyasi parti ve sivil toplum örgütleri dahi onların gözünde 'terörist ' kurum ve yerlerdi. Ben kendi ailemden biliyorum kayıp olan canları dahi olsa buralara gelip, bu kurumlar ile çocuklarını kurtarmaya çalışmak ölmekten çok daha zor olduğunu söyleyebilirim. Ama artık cesaretinizi toplayıp sizin de daha fazla inisiyatif almanız lazim. Sizin ya da çocuğunuzun utananacağı bir şey yok. Utanması gerekenler,hicap duyması gerekenler  savaş savaş, ölüm, ölüm değip çocuklarını, yakınlarını kaçırmak için utanmazca kanunlar, yasalar  çıkaranlardır. Bugün artık çok daha açık gözüküyor, artık mızrak çuvala sığmıyor. Kendi siyasi ikballeri için sizin çocuklarınız da dahil tüm Turkiye'yi hiç düşünmeden  ataşe attılar. Şimdi sizler kendi çıkarları için yürüttükleri savaşın mağdurusunuz kimseden utanmadan, sıkılmadan hakkınızı aramak için ve çocuklarınızı kendi siyasal ikballeri uğruna ateşin içine atıp bir daha da arayıp sormayalar için hesap sorma zamanı. Onlar sizi bugün görmek dahi istemiyorlar, tüm randevularınız geri çevriliyor. O zaman sizde sokaklarda, meydanlarda sizi kandıranlardan hesap sorun ,sızı görmek istemyenlerin  zorla gözlerine sokun taleplerimizi.Siz utanacak, hicap duyulacak hiç bir şey yapmadınız ,unutmayın utanması gerekenler,hicap duyması gerekenler sehit edebiyatı yaparken kendi çocuklarını, yakınlarını kaçırmak için kanun yasa çıkaranlardır..