Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2021 Pazar

ESKI BİR FASİŞTİN DÖNÜŞÜMÜ: HAYATIMA TÜRK OLARAK BAŞLAYARAK İKİ SIFIR GERİDE BAŞLADIM

 Η Ένωση Ποντίων Νίκαιας-Κορυδαλλού derneği ile yaptığım söyleşi için hazirladigim sunumum:

Yannis Vasilis Yaylali

Aslında benim için her şey 94 senesinde başladı diyebilirim . Geçmişte Annem babamla ilgili “dönme” lafını kullanırdı ama bu ne demek diye hiç araştırmadım. Annem sohbet ederken babama ‘dönme’ diye takılırdı, ‘ne dönmesi’, ‘nasıl dönme’ deyince cevap vermezdi. Daha sonradan öğreniyoruz, büyük halamız anneme babamların durumunu anlatmış. Sonra da üstünü kapatmışlar. Türk aileye verilince dönmüşler ve olay bitmiş. Bize de hiç anlatılmadı. 

Bunun altında korku da olabilir, kabul etmeme de olabilir. Çünkü bizim oralarda Rumluk küfür gibi kullanılır. Bizim ailede de bununla ilgili bir şey paylaşılmadı. Kimliğimize dair her şey saklanınca bizlerde hakim kimliğin değerlerini onlardan daha fazla savunmaya çalıştık. Ben böylesi bir Bafra’da Türk ve faşist kimliğimi edindim. Kürtlere karşı savaşa da böylesi bir atmosferde dahil oldum. Kürtlere karşı verilen savaşın en yoğun yaşandığı dönemde yani 94 senesininde bölge de görev yapmaya gittim. Şırnak’ta bulunan Gabar,Cudi, Kela Memed dağlarında görev yaptım . Oradaki yerleşim yerleri olan köylerin büyük kısmı biz oraya gitmeden boşaltılmıştı. O dönem köy basma ve yakmaların en yoğun olduğu dönemlerdi. O zamanlar devlet gücünü kabul ettirmek için köylülere her türlü baskı ve saldırıyı yapıyorduk. Bunları gidince bizlerde yaşayarak orada gördük.

Benim çatışmada PKK’ye esir esir düştüğüm yer Sırnak’ın Uludere ilçesi Roboski köyü etrafında olan Kela Memed dağıydı. Bizim oraya gitme nedenimiz Jandarma komando birliğinin PKK ile başa çıkamamasıydı. En son çatışmada Kürt gerillalar 30’un üzerinde asker öldürmüştü , o yüzden bizim birlikten yardım isteniyor. O zaman çok ünlü yaptığı şeylerle çok bilinen bir birliğin üyesiydim. Gerilla gibi sürekli dağda kalıyor ve gerilla taktiklerini kullanıyorduk

Kela Mehmet bölgesine gittik, iki gün dolandık, üçüncü gün korucular bize ‘gerilla tespit ettik’ dedi. Ben de keşif birliğindeydim. Koruculara da çok güvenemiyorduk o zaman, çünkü korucu yapana kadar adama yapmadığımız işkence ,eziyet kalmıyordu. Batıya ya da Güney Kürdistan’a gidemeyenler mecbur korucu oluyordu kalıyor. Kabul etmezse ürününü ekmesine izin verip, toplarken izin vermiyorsun. Bu yüzden korucular çok kabul etmiyor çatışmaya katılmayı filan. Bizde insanlıktan çıkmıştık elbette yoksa onca kötülüğün başka türlü ortağı olamazdın. Benim savaştaki motivasyonum klasik üçlemeydi yani bayrak,millet,devlet bu yüzden ben kendim askerlik şubesine gidip kendim gönüllü komando askeri olmuştum. Acemilikte “el kaldırın isteyeni Kıbrıs’a yollayalım” dediler, ben el kaldıran arkadaşımın elini indirdim ‘napıyorsun o kadar eğitimi kaçmak için mi aldık’ diye. Ben vatan, millet motivasyonlu, Türk hariç her şeye düşmandım, Ermeniler, Rumlar ve diğer halklar yok edildiği için geriye Kürt ve Kürt düşmanlığı kalmıştı, bizde bu düşmanlığı en kötü şekilde yapıyorduk.

Kela Mehmet bölgesine 3. gün gittik, kimse var mı yok mu diye bakıyoruz, baktık kimse yok, tam artık geri dönme kararı aldık, saat akşam altı yedi gibi, hava kararıyor, bir anda 3 bölgeden üzerimize yaylım ateşi başladı, ama öldürmek için ateş etmiyorlardı. Onu orada fark ettik. Gerilla kendi ihtiyaçları dışında insan öldürmemek için elinden geleni yapıyor. Çünkü dönen asker cenazelerinin savaş sistemini tekrarlayacak bir ritüele dönüştüğünü çok iyi biliyorlar… Ön tarafı topladık, arka tarafa doğru giderken seken bir mermi benim sağ ayağımın üstünü kemiğe kadar parçalayıp açmış, şu an hala hissetmiyorum orayı. Olayın sıcaklığı ile ben fark etmedim, kaçıyorum ama koşamamaya başladım.. Pusuya düşmüşüz ve karanlıktan faydalanarak kaçmaya çalışıyoruz. Gidip kendimizi toplayıp geri saldırmak hedefimiz. Koştururken köprü gibi bir yerde kendimi bir anda boşlukta uçarken gördüm, 30-40 metrelik bir yerden düşmüşüm sırtüstü, neyse ki sırt çantam vardı o beni korumuş… Sonra kendime bir geldim, etrafta kimse yok, elimde G3 tüfeğim var, onu bırakmamışım ama çalışmıyor, bombaları kontrol ettim, tamam… Uyandım ama bulunmamak için ses çıkarmıyorum, güvenli bir yere çekilip askeri bekleyeceğim.. Baktım sağ ayak gitmiş, elleyince deriler geldi elime… O zaman karanlık da, hiç görmüyorum, tişörtümü çıkarıp ayağıma dolayıp sıktım… Dinlendim, ama ayağa kalkamadım.. Tüfeğim çalışmıyordu, düşmanın eline geçmesin diye tüfeğimi taşa vurarak parçaladım… Bombaları da hazırda tuttum bir şey olunca birini karşı tarafa birini ortaya atacağım… Hem onlar gitsin hem ben..

Gerilla ile aynı eğitimi alıyorsun bu konuda, karşıya esir düşmemek için her şeyi yaparsın. Onların ki mantıklı ama, yakalanınca işe yarar bilgi vermeyince hemen öldürülüyordu bile gerillalar.. Ben yanımda öldürülmüş gerillanın parçalandığını da gördüm… Bunların birinde gerilla cesedi parçalanıyordu, bunu görünce dayanamamıştım. Koştum geri kustum, savaş ezberden olmuyor, vatan millet sakarya demekle bunları görmek başka şeyler. Ben gidip kusunca uzman çavuş gelip bana ‘sen erkek misin, sen Türk müsün, neden kustun’ diye çıkıştı.. Cesede işkence etmenin nedeni ise insanları savaşa motive etmek. Gerilla ne olursa olsun, itirafçı değilse askerin elinden sağ çıkamazdı..

Dinlendim, biraz kendime geldim, buradan çıkamazsam gerilla beni bulup öldürür, ben buradan çıkayım ve bizimkileri bekleyeyim dedim.. Dereyi bile sürüne sürüne geçtim, yürüyemiyordum… Dere yatağının kenarında bir ev vardı. ‘Buraya gireyim’ dedim, orada dinlendim, boşaltılmış bir köy eviydi. Hiçbir şeylerini alamadan gitmişlerdir onu biliyorum, üstüme elbise bulayım diye girdim.. Yağmur yağıyordu… İçerideyken kapı sesi duydum. Ben hemen bombaları elime aldım. Daha hiç canlı gerilla görmemişim. Benim gözler büyüdü, el bombalarını hazırladım. Kapı yavaşça açıldı. Baktım kedi. Dedim ki ben çıkayım buradan bu böyle olmayacak. Oradan çıkıp mağara gibi küçük bir yer buldum, birinci gün öyle bitti, ikinci gün akşam hava kararırken kan kaybından bayılmışım..

TÜRK OLARAK BAŞLADIĞIM HAYATIM PKK’YE ESİR DÜŞMEM İLE DEĞİŞTİ

Gerillalar da orada yemek yiyecekmiş. Bir kadın gerilla ateş için çalı çırpı toplarken beni baygın olarak buluyor. Künyemi de görüyor boynumda, asker olduğumu anlıyor. Aşağıya seslenmeden önce beni uyandırdı sonra aşağı seslendi. Aslında yapmaması lazım, üzerimde bombalar var, önce onları alması lazımdı. Uyandım baktım kadın, burada ne işi var, üzerimde de bombalar filan var.. Elimi kaldırayım dedim kalkmıyor… Aşağıdan diğer gerillalar koşup gelip üzerimdeki bombaları aldılar.. Kendimde olsaydım, kolumu kaldırabilseydim patlatacaktım bombaları..

Beni alanlar üç takım gerilla idi, yaklaşık 60 kişilik bir guruptu. Irak sınırına yakın bir bölgede. Aşağı indirdiler beni.. Tedavi önerdiler ama ben kabul etmedim. Yemek ister misin dediler, kabul etmedim yemeklerini yemeyi. Birliğin doktoru geldi, pansumana izin vermedim yaralarıma.. Onlar benim savaş esiri olduğumu uluslararası sözleşmelere uygun davranacaklarını söylediler.. O arada ben bayılmışım, fırsat bu fırsat hemen pansuman yapıp kan durdurucu iğnelerden yapmışlar.. Kendime gelince dedim ki bunlar benden işkence ile bilgi almaya çalışacaklar. Hiç iyi bir şey beklemiyordum onlardan. Çünkü sen hiçbir hukuka uygun davranmamışsın, karşı taraftan da aynısını bekliyorsun. Dedim bunlar beni parça parça yapacaklar kesin..

Her zaman bir hesaplaşmadan ,yüzleşmeden bahsederim , bende bu çelişkileri,yüzleşmeyi başlatan şey şu… Yirmi senelik bir ezber varken, iki buçuk aylık bir savaş sürecinde o yirmi sene ile hesaplaştım. İnsanlara savaş suçu olacak şekilde kötü davranmayı, köy yakmaları veri olarak aldım. Ama bunları sonuçlandıramıyordum. Sonra gerillanın eline düştüm. Onların dediklerini de oyun ve propaganda olarak algıladım önce. Bana oyun oynuyor bunlar diye düşündüm. Gerillada sorumlu biri konuşup duruyordu. Ben hiç dinlemiyordum, teröristi ne dinleyeceğim, kaçabilir miyim ona bakıyorum.

Bir yandan da halı içinde bir ceset var orada ateşin yanında. Ona bakıyorum… Ölmüş bir gerillayı kendi şehitliklerine gömüyorlar. İki günlük yol boyunca o gerilla cenazesiyle Güney’e indim. Bir katırda yaralı olan ben, diğer katırda gerilla cenazesi, iki gün boyunca gittik. Oyun oynayabilirsin ama bunu nasıl devam ettirirsin.. Bana ne zaman işkence yapacaklar diye bekledim günlerce… Yanımda ölmüş arkadaşları var ve bana nefretle yaklaşmıyorlardı. O yol, Güney’e geçene kadar gördüğüm davranışlar, beni dönüştürdü. Oradayken İsmail Beşikçi’nin bir kitabını okumuştum, ‘Bilim Yöntemi’ diye, o da etkiledi beni. Onun dışında diğer kitaplar beni etkilemedi, onlar hikaye idi.. Beni etkileyen asıl şey bana davranışları ve kendi aralarındaki sosyal ilişkileri idi. Bizim kendi aramızda seksen tane ayak oyunumuz var. Bi bakıyorsun orda kimse kimseye dalavere yapmıyor, küfür etmiyor, arkasından konuşmuyor. Ben orayı darmadağın, şimdiki IŞİD gibi bir güruh olarak görüyordum. Düşünün işte sağ ayağımın üstünden vurulmuşken ve İki gün yaralı sekilde arazide kalıyorken PKK gerillaları buldu. Ben gerillayı çok farklı olarak bekliyordum. Gerilla beni karşıladı. Yarı baygınım, kan kaybetmişim. Beni bulan gerilla ise savaş koşullarındaki haklarımdan bahsediyor. Ne hakkı hukuku, ne savaşı? Bir kere biz savaş olarak dahi algılamıyoruz. Dışarıdan üç beş kişi gelmişler ülkeyi bölmeye çalışıyorlar bizim gözümüzde. Biz o zaman böyle bakıyoruz . O gün benim miladım oldu. Yani o günle beraber, benim o şekilde alınmam, iyi davranılması hak hukukumun tanınması… Ki onlar da zor durumdalar. Cenazeleri vardı beni alan ekibin. Kampa çıkaracaklardı. O haldeyken beni yakaladılar. Onların en zor anında ben de onların eline esir düştüm. O haldeyken bana böyle davrandılar. Rol yapmaları imkansızdı. Bizde öyle bir şey olmuş olsaydı, ki oldu da defalarca, sağ ele geçirilen gerilla konuşmazsa kolu bacağı kesilir uçaklardan atılırdı. Asker böyleyken gerilla böyle davrandı. Onunla beraber bizim yaptığımız köy yakmaları vs. hepsini üst üste koyunca var olan ezberim tuzla buz oldu.

PONTOSLU HELEN OLMA HİKAYEME GELİNCE

Rumluğumla tanışmam orduya katıldıktan ve PKK’nin eline esir düştükten sonra oldu. Aslına bakarsanız onu da devlet ortaya çıkardı. Ben PKK’nin eline geçtikten sonra sonra önce Kızılhaç aracılığıyla aileme mektup yazdım ve üç ay sonra da PKK’nin tahsis ettiği telefonla ailemi aradım. Durumumu anlatıp benim alınmam ve Türkiye’ye getirilmem için çaba sarf etmelerini istedim. Ailem yavaş yavaş benim için mücadeleye etmeye başladı, Bende PKK şahsında Kürt halkını tanımaya başladım, onları tanımaya başlayınca utancım o kadar baskın geldi ki PKK ile mücadele adı altında asker olarak işlediğim tüm suçları uluslararası televizyonlara anlattım. Tabi bu arada ailem de ellerinin ulaşabildiği her yere gidiyorlardı. Benim amcamın bir asker tanıdığı vardı Ankara’da ailemle beraber onla da görüşmeye gidiyorlar. Ama bekledikleri asker yerine başka bir subay geliyor. Orada subaylarla görüşüyorlar. Ailem biz çocuğumuzu istiyoruz diyor. Asker ise “bakın siz sağa sola gidiyorsunuz, her tarafı harekete geçiriyorsunuz ama sizin başınız belaya girer” diyorlar. Siz Rum’sunuz, başınız bela alısınız diyorlar. Aslında aile büyüklerimiz biliyor ama bir şekilde bizden saklıyorlar bu gerçeği. Bir yalana inanıp ona bizi de inandırmışlar.

Bize söylenen hikaye büyük babamızın sözde kurtuluş savaşına gidip orada yaşamını yitirdiği ve cenazesinin getirilemediği üzerineydi. Her seyi öğrendikten sonra olayların hiçte anlatıldığı gibi olmadığını öğrendim. Pontos soykırımının yaşandığı yıllarda Bafra’nın Yayla köyünü Topal Osman canisi, adamları ve Türk ordusu ile kuşatır. Rum köylüleri de Nebiyan dağının içerisinde olan köylerinde katledilmemek için köyü boşaltıp partizanların koruduğu bölgelere sığınmak isterler. İşte o karışıklıkta Konstantin dede köylülerin çıkışına yardım ederken kendi ailesini ihmal eder, tüm o karışıklıkta oğlu geride köyde kalır. Topal Osman ve cani ordusu tüm köyü yakar ve geride kalan çocukarı da Türk ailelerine dağıtırlar. İşte bizim memed adıyla bildiğimiz ve sonradan dedem olacak Lefter’de o çalınan çocuklardan biriydi.

İşte ben tüm bu trajedik hikayeyi öğrenmem hiç de kolay olmadı. Ailem sadece beni kurtarmak istiyordu. Bu yüzden denize düşen yılana sarılır misali herkese koştular, herkesten destek istediler. Ailem Rumluğumuzla tehdit edilip de benim bu durumu öğrenmem yine PKK’nin elindeyken oldu. Önce bu durumu ciddiye almadım, ciddiye almamamın nedeni ise Türkiye devletinin bu durumu propaganda diye kullanacağını düşünmemden dolayıydı. Onların yaydığı propagandaya göre Türk olsa devletini satmaz, gizli kalması gereken bilgileri kamuoyu ile paylaşmaz, ’Gavur’ olduğu için açıklıyor. Zaten daha sonra da yaralı düştüğümü bile bile kendi isteği ile gitti bile dediler, hatta bunu dönemin başbakanı Mesut yılmaz demişti. Sonraları PKK ajanı dediler, eski solcu dediler, topluma benim söylediğim şeylere inanmamaları için ne kadar yalan varsa söylettiler. Tüm bunlardan dolayı Pontoslu Helen olabileceğim bilinç altımda kalmaya devam etse de o dönem hükümeti ve kontrolundaki medyayı fazla ciddiye almadım. Devlet bu yalan adımları toplumu hizaya getirmek için atsa da bende , zihnimde, bedenimde paramparça olmuştu. Sadece üzüldüğüm şey ise benim ömrümden çalınan yirmi koca yıldı. Çünkü yirmi sene benim olmayan bir hayatı yaşadım, hadi iyi bir şey için olsa insan bir nebze kabul eder,anlar.Tam tersine insanlığa dair ne kadar suç varsa hepsini bize işlettiler, insan işlediği,ortak olduğu suçu bilince çıkarmazsa yine öyle makina gibi yaşar gider ama benim öyle mi oldu tabii ki hayır. Kürtler sayesinde yaptıklarımla yüzleştikten sonra çektiğim vicdan azabı hiçbir şey ile ölçülemez.

PKK’nin çağrısı sonucu ailelerimiz, Hadep, İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der Refah partisi milletvekili Fethullah Erbaş, Akın Birdal ve daha birçok insan hakları aktivistinin yoğun kampanyaları sonucu devlet alınmamız için yeşil ısık yaktı ve ailelerimiz ve oluşturulan heyet PKK kamplarına gelerek bizleri basın eşliğinde aldı. Ben diğer esir düşen askerlerden farklı tavır alıp devletin işlediği suçları anlattığım için Türkiye’ye girer girmez önce PKK propagandası, sonra da PKK üyeliğinden ve yaralı PKK’nin eline geçmeme rağmen uluslararası firar suçuyla 1996 aralık ayının sonun da tutuklanarak askeri hapishaneye gönderildim. Hapishane de bol işkenceli 3,5 aydan sonra da yine ellerim kelepçelenerek tekrar savaş tugayına gönderildim, fakat orada ne kadar psikolojik saldırıya maruz kalsam da bir daha elime silah almadım. Orada o yüzden birçok kez disko denilen hapishanelere beni gönderseler de Başta Kürt halkı olmak üzere artik kimseye karşı silah almayacağımı, taşımayacağımı komutanlara söyledim. Bir süre daha beni orada tuttuktan sonra serbest bıraktılar. Orada gördüğüm saldırılar yüzünden hafızamda boşluklar, kaybolmalar oluştu. Hala günümüzde bile kabuslar ile uyanıyorsam nedeni o savaş birliğidir.

Nihayetinde hapishane ve zorla tutulduğum askeri birimden ayrıldıktan sonra tekrar ailemin yanına Bafra’ya dönebildim. Orada bir süre kafamı dinledikten sonra askerin ailemi tehdit ettiği konuyu annemle konuştum. Annem de konunun doğru olduğunu söyledi. Olayları çok detaylı bilmiyordu ama dedemin çok küçük yaşlarda bir Türk ailesine verilmiş bir dönme olduğunu söyledi. O zaman devletin ilk defa doğru söylediğini anlamış oldum. Her konu da yalan söyleyen devlet benim Pontos Helen’i olduğumu biliyor ve kendi kontrolu dışına çıktığım anda da hiçbir acıma belirtisi dahi göstermeden kimliğimiz ile bir kere daha bizi vurmaya çalışıyordu.

DEVLET BİZİ YOK ETMEYE ÇALIŞIRKEN BENKENDİ KİMLİĞİMİ ADIM ADIM KAZANIYORDUM

1.Aşama; kimliğimi bulma ve nufus onayı

Tüm yaşadıklarımı ve devletin bize yaşattıklarını iyice düşündükten sonra devlet kavgamı etmek istiyor benimle diyerek kimliğimi araştırmaya karar verdim. Bir taraftan hukuksal anlamda neler yapabilirim ona bakıyor ve araştırıyorum. Bir taraftan da kimliğimize ilişkin kimler ne yazmış diye aranıyorum. Pontos soykırımı ile ilgili, kimliğimiz ile ilgili ilk buluştuğum yazar Belge yayınlarından birçok çeviri kitabı olan da olan Yorgos Andreadis’ti. Bafra’da yaşanan ve iki kız kardeşin başından geçen olaylar üzerinden Pontos Helenleri’ne neler olduğunu anlatan küçük çaplı ama manevi anlamda çok doyurucu, sorularıma da cevap bulmaya başladığım Tolika adlı kitapla kimliğimle duygusal anlamda bir tanışma yaşadım. Daha sonra Andreadis’in tüm kitaplarını okudum yani Türkçe’ye çevrilen tüm kitaplarını okudum. Sonra duygusal anlamda beslenmem bir noktaya gelince bizim için çok değerli olan iki bilim insanı ile tanıştım. Önce Michalis Haralambidis’in Pontos Soykırımı ile ilgili Kürdistan Press’e yazdığı Unutulan bir soykırım; Pontos adlı yazısını okudum. Daha sonra da Prof Konstantin Fotiadis’in çevrilen yazılarını okudum. Bir taraftan okumalarım sürerken, diğer yandan da mutlaka dedemin ailesinden kalanlar olmuştur, hepsini de öldürememişlerdir, kaçıp kurtulanlar olmuştur ama nereden, nasıl aramaya başlamalıydım. Çocukluk arkadaşlarımın çoğu MHP’liydi ama bana ihanet etmediler, polisin o kadar baskısına rağmen yanımda kaldılar. Arkadaşlarımdan birinin yeğeni nufus dairesinde çalışıyordu. Ondan nereye kadar ulaşabiliriz, ne yapalım deyince o da ben dedi önce bilgisayar kayıtlarına bakarım daha sonra da eski kayıtlar için defterleri inceleriz dedi. İnanılmaz şekilde bu araştırma sonuç verdi ve aile kütüğümü gösteren belgeyi arkadaş bana verdiğinde babamın babası mehmet dedemin babasının isminin yazdığı yere baktığımda ismin Konstantin olduğunu ve annesinin isminin de ise Paraskevi olduğu gördüm. Dahası da vardı defter araştırmaları da yapılmış ve dedemin yaşadığı köye ulaşılmıştı. Köyün ismini görünce şok oldum. Köyün ismi ile bizim soyadımız aynıydı. Dedemi küçükken yanına alıp büyüten Türk ailesi geldiği köyün ismini dedeme soy isim olarak vermişti.

2. Aşama; dağılmış ailemi bulma

Sıra dedemin biyografisini çıkarmaya gelmişti, dedem o kadar genç yaşta hayatını kaybetti ki hatta şunu söyle diyeyim dedem ailesinden koptuğu yaşta üç-beş yaşındaydı ve dedem 35 yaşında tetenoz’dan hayatını kaybettiğinde babamda üç beş yaşındaydı. O kadar fakirdiler ki o zaman cenazesini Samsun’dan Bafra’ya getiremediler ve ondan kalan tek resmi de yine büyük halam bir şekilde kaybetti. Büyük halam ailemizin kara kutusu gibiydi herseyi biliyordu ama hep susmayı yeğledi ve dedemden kalan tek resmi de o kaybetti. O yüzden biyografisine ona çok benzeyen babamın gençlik resmini koydum. O zamana kadar dedem ile ilgili bulduğum tüm bilgileri de oraya yazdım. Dedemizin ailesini arıyoruz diye de sosyal medyada da ilan verdim. Birkaç sene öyle geçti, bazen tam bir şeyler bulduk zannediyorduk ve kaç defa başa döndüğümü unutum. Ama yılmadan devam ettim, aslında bazen pes etme noktasına geliyordum ki faşist Türk devleti kendini bana hatırlattığında tekrar dört kolla arayışlara devam ediyordum.

3. Aşama ; Pontos Helen kimliği ile ilgili çalımalar başladı, ardından da davalar

Bu arada polis baskıları o düzeye geldi ki artık Bafra’da yaşama koşullarım tükenmişti. Çalışma alanlarımı komple bitirmişlerdi, baskılar aşırı şekilde ailemi yönelmeye başlayınca Bafra’dan ayrılma kararı aldım. En son bir basın açıklamasından dolayı Samsun’da hapishane’ye girince hapishane sonrasında İstanbul’a gittim. Baskılara ancak 2005 yılına kadar dayanabildim ve sonra dediğim gibi İstanbul’da yaşamaya başladım, büyük yerde daha az göze batarım diye düşündüm. Bir taraftan Kürtler ile ortak panel ya da etkinliklerde 90lı yılları ve Türk devletinin Kürtlere karşı işlediği savaş ve insanlık suçlarını deneyimlerim doğrultusunda anlatabildiğim kadarıyla anlatıyordum. Diğer yandan vicdani ret mücadelesi için arkadaşlarımla önce Vicdani Ret platformu ile, daha sonra da Vicdani Ret Derneği çatışı altında mücadele etmeye devam ettim. Ayrıca Pontos soykırımı, kimliği ve değerlerimizile ilgili de artık yazmaya başladım. Bir süre sonra halkımız ile ilgili dil, kültür, politika ile ilgili çalışmalar için davetler almaya başladım. Artık Pontos Helenleri olarak birçok konferans, toplantı, panellere ya katılımcı ya da misafir olarak davet edilmeye başladık. Bir süre sonra sonra bu devletin dikkatini çekmeye başladı. O dönemden sonra Türk militarizmine karşı yürüttüğüm Vicdani ret ile, yine Kürtler ile dayanışma halinde yürüttüğüm mücadeleler sonucunda açılan dava dosyalarımın arasına Pontos Helenlerinin geçmişte maruz kaldığı soykırım ile ilgili yazılarımdan, ve sosyal medya paylaşımlarım gerekçe gösterilerek hakkımda önce soruşturmalar sonra davalar girmeye başladı.

4.Aşama; tekrar önce hapishene ve ardından Roboski yolu bana görüldü

Samsun’dan ayrılmadan ayrılmadan önce kısa süreli hapishaneye girip çıkmıştım ve ben dışarı çıktıktan sonra da yargılama devam etmişti. Sene 2010’u gösterdiğinde mahkeme sonuçlandı, bana oradan bir sene ceza çıktı. Tam o dönemde Bafra’da ailemi ziyarete gitmiştim ki daha polisler etrafımı çevirdiler ve tutuklanma kararımı göstererek beni gözaltına aldılar. Oradan da yeni yapılmış olan Bafra T tipi hapishanesine beni götürdüler. Orada PKK davası tutsakları ile kalmak istediğimi söyledim, dediler ki sen Türksün ve başka davadan yargılanıyorsun o yüzden olmaz. Bende Türk olmadığımı Pontos Helen’i olduğumu söyledim, iste ne dediysem önce kabul etmediler. Ardından açlık grevi yapacağımı ve bu durumu kamuoyuna taşıyacağımı söyleyince onlar karışık olan bir koğuşa beni verdiler.

Burada bir sene kadar kaldıktan sonra dışarı çıktım ve birkaç ay geçmeden Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyü yaylasında Türk savaş uçakları çoğu çocuk olmak üzere 34 Kürt köylüsü acımasızca katledildi. Devletin yaptığı bu sivil katliama karşı Kürt illerinde ve batıda birçok duyarlılık eylemleri ve yürüyüşleri yapıldı. Bu eylemlerden biri de vicdani retçi arkadaşım Halil Savda’nın Roboski’den Ankara’ya kadar başlattığı barış yürüyüşüydü. Bu eylem diğerlerine göre bana daha cüretkar ve anlamlı gelmişti. Tek başına 1000 km’den fazla bir yol yürüyecekti ve Roboski katliamına kadar uzanan tüm süreçlerle yüzleşilmesi gibi bir çağrıyı da tek başına omuzlamıştı. Bu bana çok adil gelmedi, neden Halil tüm bu sorunları tek başına omuzlayacaktı ki, tüm bu yüzleşme süreçlerine Kürtler kadar, Kürdistan kadar Karadeniz insanının ve Karadeniz’in de ihtiyacı vardı. Halil’i telefon ile aradığımda Roboski’den çıkmıştı. Böylesi sorumluluğun altına tek başına girmene gönlüm de vicdanim da aklım da razı olmadı bende yürüyüşe geliyorum diyerek yola çıktım.Yürüyüş 1 Eylül Dünya barış günü başlamıştı ve yedi gün sonra onu Nusaybin’de yakaladım. Halil ve benden sonra da yürüyüşe katılan arkadaşlar ile Roboski için tam 1300 km yürüdük. TBMM ziyaretimiz sonrası barış aktivisti Meral Geylani’nin de olduğu heyetle Roboski’ye gittik, amacımız hem bayramlaşmak hem de yürüyüşün sonunda ki gözlemlerimizi ailelere aktarmaktı. Roboski’ye geçtik , bayramlaşmamızı ve yürüyüş ile ilgili gözlemlerimizi ailelere sunduk ve tam geri dönecek iken Meral Geylani bana bir süre köyde kalma teklifinde bulundu. Roboski’de birkaç ay kalacaktık, gözlemlerde bulunacaktık, ailelere bir süre destek olmaya çalışacaktık, sonrada tekrar köyden ayrılacaktık. Bizim bir iki ayımız bir seneye dönüştü, o bir sene yedi seneye dönüştü.
Bizde madem kalmaya karar vermiştik, o zaman ailelerimizin daha örgütlü mücadele edebilmesi için Arjantin’de ki kayıp annelerinin mücadelesinden tutun da Galatasaray’da mücadele yürüten Cumartesi annelerine kadar olan deneyimlerine kadar ailelerimize anlatık.Roboski için verilen adalet mücadelesinde annelerinin daha fazla ön plana çıkması gerektiğini vurguladık. Bir de adalet nöbetlerinin periyodik olmasının gerekliliğini anlattık. Ve Roboski katliamının 55. Haftası ile birlikte ‘Perşembe Değerlendirmeleri Adalet nöbetleri’başladı. Hemen ardından da ‘ Roboski İçin Adalet- Yeryüzü İçin Barış ‘ isimli derneğimiz ortaya çıktı.

Elbette amacımız sadece Roboski katliamı değildi, amacımız katliam ve soykırımlar ile yüzleşmekti. Adalet istediğimiz şeyler arasında Gezi de vardı, Berkan Elvan’da, Suruç katliamı da var di ,Ankara katliamı da,Halepçe, Çorum, Maraş Katliamları da, Ermeni ,Süryani ve Pontos Helenlerine yapılan soykırımlarda vardı. Zaten Roboski katliamı sonrası devletin verdikleri ile yetinmiş olsaydık, yüzleşme meselesinde enternasyonal olmasaydık, bugün yasadıklarımızın hiçbirini yaşamayacaktık. Devlet kendisiyle işbirliğine yanaşmayan ve geçmiş pratiklerde yapılan soykırımlar ile da bağ kuran bu yaklaşımı 14 temmuz 2016 tarihinde ‘sözde’ darbe girişimini bahane de ederek tümüyle ezmeye çalıştı.

5.Aşama;Şengal,Kobani,Soyadımı kendime iade ettim, Ankara Pontos Soykırımı Konferansı ve ülkeyi terk etme sürecim

Tabi devletin bizi ezmesini hak etmek için biraz daha çalışacaktık. Biliyorsunuz ki Türkiye ve etrafındaki birçok ülkenin demokrasi ile sorunları var, bu ülkelerden biri de Suriye, Suriye rejiminin tutumundan dolayı 2011 Nisan’ı itibarıyla tüm ülkeyi saracak iç savaş süreci başladı. Elbette uluslararası güçler ve Türkiye de bu savaşa dahil oldu. Türkiye’nin dahil olduğu yerde ise mutlaka islamı referans radikal teröristler de oluyor. Elbette Amerika ve Rusya’da çeşitli nedenlerden dolayı bu tür terörist organizasyonlara destek oluyorlar. Bu güçlerin Suriye’de benzer yolu izlemesi yüzünden bir an da ne kadar El-Kaide bağlantılı teröristler varsa buraya yığınak yaptılar. Sonra savaşın bir bölümünde Irak merkezli İşid canileri ortaya çıktı. Kısa süre de bu örgüt Suriye de savaşmaya başladı, özellikle Türkiye’nin yönlendirmesiyle Kürtlerin bölgeleri olan Şengal ve Rojava’ya yöneldiler.

İşid soykırımından kaçan 20 bin ezidi Kürdünü Roboski’ye geçirdik

İşid canileri önce Şengal’de soykırım yaptı, KDP Ezidi Kürtlerini hiç savunmadan geri çekilirken bir avuç PKK gerillası Ezidi Kürtlerini savundu. Yaşanan soykırım da ölümler kendini ikiye katlamamışsa belli sayıda kalmış ise bu canları pahasına Ezidi Kürtlerini savunan PKK Gerillaları sayesindedir. Zaten o süreci tüm dünya seyretti ve canlı yayınlarla kimin kaçtığını, kimin Ezidi Kürtlerini koruduğunu gördü. İşid soykırımından kaçanlar çeşitli bölgelere dağıldılar. Bir kısmı Rojava’ya geçti, bir kısmı Güney Kürdistan’a bir kısmı da Türkiye Kürdistan’ına geçmeye çalıştı. Suriye’de yaşanan çatışma esnasında çadırları kurup ve savaşın ortasında kalan sivil Arapları basın açıklamaları eşliğinde Türkiye’ye davet eden hükümet söz konusu Kürtler olunca, özellikle de Ezidi Kürtler söz konusu olunca soykırımdan kaçan Ezidi Kürtlerine adeta gümrük kapıları adeta kapatıldı. KDP’nin savaştaki tavrından dolayı Ezidi Kürtlerin çoğunluğu Güney Kürdistan’da kalmamayı tercih ediyordu. O yüzden Keşan bölgesinde bulunan PKK’nin Haftanin kampı üzerinden ilk Şengalli Kürtler 12 Agustos 2014 tarihinde Roboski’ye ulaştı. O günden sonra Türk askerinin azgın sadırısına rağmen 20 bin insanın üzerinde Ezidi kürdünü Haftanin kampından Roboski köyüne geçirdik.
Aylarca bizler,Roboski halkı ,Uludere halkı,Şırnak halkı bölgede kurulan derme kamplarda Ezidi Kürtlerine destek verdi. Türk devleti elinden geldiğince geri itme yaparken bizler soykırımdan binlerce insanı kurtardık. Çok zor zamanlar yaşadık ama hayatımın en gurur duyduğum dönemlerdendi.

Kobane’de insan zinciri ve kimliğimi kendime iade ettim

Bu dönemin sonunda İşid Rojava’ya, orada bulunan Kürtlere saldırmaya başladı.Bu caniler adım adım Kobane’nin etrafı sarmaya başladı, Türkiye’den de TSK ve devletin gözetiminde bu caniler Kobane ve çevresine geçmeye çalışıyordu. Bu yüzden HDPve DTK yani Kürt kurumları Kobane’yi savunmak için insanları Kobani sınırına davet etti. Ben ve Meral Geylani de hiç vakit kaybetmeden oraya gittik ve İşid canileri bölgeyi terk edinceye kadar da hep oradaydık. İşidlilerin bulunduğumuz bölgeden geçmesine izin vermedik .

İşte tüm bu sıcak dönemin ortasında bana Bafra’dan çok güzel bir haber geldi. Beş altı ay önce isim değişikliği için başvurmuştuk, telefonda avukatım mahkemenin ilk duruşmasında isim değişikliği isteğimin kabul edildiğini söyledi. Telefonda bu haberi duyduğum da her duyguyu bir arada yaşadım, sevinç, hüzün, kızgınlık tüm duygularım karışmıştı. Osmanlı ile başlayan, İttihat Terakki dönemiyle devam eden ve Mustafa Kemal ve arkadaşları döneminde halkımıza yani Pontos Helenlerine uygulanan soykırım’ın amacı bizi komple yok etmekti. Belki yaşanan soykırım karşısında, soykırıma karşı çok küçük bir adım ve karşılıktı benim yaptığım ama sonuçta bir adımdı. Bazen tüm ormanın yanmasına neden olan şey sadece bir kibrit çöpüdür değil mi ? Benim adımı hukuk karşısında değiştirmede ki tavrımın nedeni tamamen bu yüzdendi. Böylesi adımlar minik olsa da sizi takip edenler açısından oldukça cesaret vericiydi. Bir sonrası adım ise soyadımı değiştirmek için olacaktı, devlet cesaret edipte ön isim değişikliği için başvuru yaptığında sana fazla sorun çıkarmıyor. İş soyadı değişikliğine gelince aynı anlayışı göremiyorsun. Önümüze 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen soyadı kanunu, 2 Temmuz 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve 2 Ocak 1935 yılında yürürlüğe giren kanun çıkıyor. Her iki laflarından biri eşitlik olanlar kendi kimliğiniz, örf ve adetlerinize uygun bir soyadı almak istediğinizde kanunun 3.maddesi ile karşımıza dikiliveriyorlar. bu madde “Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz.” hükmünü içeriyor. Türkiye’de konuşmaya gelince anayasanın eşitlik ilkesi gereği ‘sözde’ her zaman eşitiz. Tabi bu kocaman yalan konuşmaya gelince öyleyiz, yasaya gelince ‘yabancı ırk’ ve ‘millet’ oluveriyoruz. Hani nerede Anayasanın eşitlik ilkesi, anayasa karşısında böyle mi eşitiz, lafa gelince de ırkçı değiliz diyorlar ama bu tam tamına ırkçılıktır, hem de bu ırkçılık kanun ile yasayla yapılıyor. Mardin’li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için2009 tarihinde mahkemeye başvuruyor. Mardin’li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için 2009 yılında Midyat Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yapmıştı.Davayı kabul eden Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi ,Soyadı Kanunu’ndaki “… yabancı ırk ve millet isimleriyle…” ibaresinin anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.Anayasa mahkemesinin nasıl bir karar vereceği ise hepimiz açısından merak konusu olmuştu. Verdiği kararla acaba statükoyu mu tekrar edecek, yoksa böyle bir kanuna karşı özgürlükçü bir karar mı verecekti. Çok da uzun beklemeden Anayasa Mahkemesi 2011 Temmuz’unda kararını açıkladı. Mahkeme özgürlüklerin önünü açmak yerine statükoyu korumak adına bir tekrarı yineleyerek, 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun ‘yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı’ olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddetti. Böylece Anayasa mahkemesi de hem statükoyu korurken yasalardaki ırkçılığa da devam demişti. Sıra anayasa mahkemesinin bu ırkçı içtihatına karşı mücadeleye gelmişti. Bir taraftan başvuruları takip ediyorduk, bir taraftan da bu konudaki içtihat niteliğindeki kararları inceliyorduk.

Pontos Soykırımı

Diğer yandan da seneler ilerliyordu ve 2016 senesine geldik, bu sene birçok şeye gebeydi, Biz Pontoslu Helenler açısından bizi tarihi günler beklerken, diğer yandan ise iktidarı uzun süre birlikte paylaşan iki güç arasında da gerginlik en üst safhaya gelmişti. Çözüm süreciyle birlikte bu iktidar ikilisi Gülenciler ve AKP arasında sürtüşmeler başladı ve dediğim gibi 2016 yılında ise zirveyi buldu . Onların çelişkileri devam ederken Biz Pontoslu Helenler tam yüzyıl bekledikten sonra bizim için tarihi bir konferansa hazırlanıyorduk
Pontos Soykırımı Konferansı 9 Nisan 2016 tarihinde gerçekleşti, Newroz Dergisi ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından organize edildi. Çok sayıda akademisyen, yazar ve aktivisttin katıldığı konferansın açılış konuşmalarını akademisyen ve yazar Fikret Başkaya ile Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP) Genel Başkanı Sinan Çiftyürek yaptı. Moderatörlüğünü Pınar Ömeroğlu’nun yaptığı panelin ilk oturumunda sosyolog İsmail Beşikçi, araştırmacı ve Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirel, editör ve çevirmen Atilla Tuygan ve ben vardım. Moderatörlüğünü Attila Tuygan”ın yaptığı ikinci oturumda ise; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Baskın Oran, Sosyolog Mert Kaya, Yunanistan”dan gelen araştırmacı ve yazar Stergios Theodoridis, tarihci ve yazar Vlasis Ağdjidis, yine araştırmacı yazar Tamer Çilingir katılmıştı.
Konferansta Osmanlı ile başlayan ve İttihat ve Terakki dönemiyle devam eden, Mustafa Kemal’in önderliğinde Cumhuriyet döneminin (1914-1923 ) başlarında tamamlanan Pontoslu Rumlara yönelik tehcir, katliam ve soykırım konuşuldu.Pontoslu Helenlere uygulanan soykırım ve tehcir politikalarının Osmanlı döneminden başlayarak Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden bugüne dek sürdürüldüğüne dikkat çeken konferans Türkiye’nin Rumlara yönelik soykırımı tanıması çağrısı yapmıştı.Elbette konferans bununla sınırlı kalmayarak birçok çağrı daha yapmıştı, Pontos Soykırımı Ankara Konferans belgeleri belge yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Umarım bir gün bu konferans kitabını Yunanca’ya da kazandırabiliriz. Bir kere daha konferansı organize eden Newroz Dergisi ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’ndeki arkadaşlara bu dayanışmalarından dolayı çok teşekkür ediyor ve minnet duygularımı bir kere daha paylaşıyorum.

Dediğim gibi o yıl ilk başta benim ve bizim için iyi başlamıştı ve hani Yunanistan’a ailem için verdiğim ilanda sürpriz gelişmeler oldu. Ben aslında dedem için babamın resmini biyografiye koysam da asıl benzerlik dedemin kardeşi Lefter ile benim aramda çıktı. İkimizin resimlerini gören bizi ikiz gibi zannediyorlardı. Neyse oradaki bulduğumuz aile de beni görmek istiyorlardı. Vize işlemleri uzun sürebileceği için erkenden hallettim ama Roboski katliamının 5.yıldönümü sonrası sürece vizemi aldım. Ben vize işlemlerimi hallettikten sonra hükümet ortakları birbirine girdi ve 14 Temmuz ‘sözde darbe’ girişimi oldu. AKP hükümeti ve Recep Tayyip Erdoğan için tam bu tam tanrı lutfu gibi oldu. Bunu hem sürekli kavga ettiği ortağından kurtulma fırsatı olarak gördü. Hem de Türkiye’deki muhalefeti sindirmek için, bastırmak ve yok etmek için start verdi. Ne kadar arkadaşım varsa bu süreçte sakın Roboski’ye geçme seni mutlaka seni hapishaneye atarlar dediler. Böylesi bir süreçte asla onları yalnız bırakmazdım, bende biliyordum tutuklanacağımı, çünkü devlet neyi saklamak istediyse hepsini kamuoyuna taşımak için her şeyi yaptık. Roboski katliamı, Ermeni Soykırımı, halkımıza yani Pontos Helenlerine yapılan soykırım ve diğer katliamlar ile yüzleşilmesi için elimizden gelen ne varsa yaptık. Bunu gören hükümet arkasına aldığı 14 Temmuz sözde darbe girişimine karşı mücadele adı altındaki o rüzgarla on binlerce muhalefettten biri olan biz Roboski aktivistlerinide biçtiler. Roboski katliamı 5. yıldönümüne bir hafta kala ben, Meral Geylani ,Veli Encü ve üç Roboski aktivisti daha gözaltına alındık. O süreçte geçmişte hakkımızda ne kadar soruşturma açılmıssa hepsi davaya dönüştürüldü. PKK propagandası, PKK örgüt üyeliği, Pontos soykırımı ile ilgili yaptığım paylaşım ve yazılardan dolayı daTürklük’e hakaret,halkı kin ve nefrete yönlendirme davaları, ayrıca vicdani ret çalışmalarımdan dolayı da hakkımda birçok halkı askerlikten soğutma davaları açıldı,toplamda 13 dosya hakkımda oluşturuldu. Roboski anması geçinceye kadar rehin gibi gözaltında tutulduk ve sonra serbest bırakıldık ama asker bunu yeterli bulmadı ve tutuklanma tarihim olan 23 Nisan 2017 bizleri köyden çıkarmak için köylülere her türlü baskıyı yaptı. Tutuklanmadan birkaç gün önce Ermeni soykırımı yıldönümü için bir makale yazıp orada hem Ermeni soykırımına hem de Pontos Helenlerine yapılan soykırıma değinmiştim, herhalde bu artık onların bardağındaki suyu taşıran son nokta oldu. Tutuklanarak önce Şırnak t tipi hapishanesine, daha orada bir hafta kalmadan açıldığı günden beri işkenceleri hak gaspları ile bilinen Elazığ yüksek güvenlikli hapishanesine gönderildim.

Saldırılar altında bir sene üç ay o hapishanede kaldım, o süreçte halkımız beni asla yalnız bırakmadı, Yunanistan’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan dayanışma mektupları aldım. Bir kere daha o işkenceli hapishane sürecinde beni yalnız bırakmayan halkımıza çok teşekkür ediyorum. Yine o süreçte ve sonrasında Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldığımda da beni yalnız bırakmayan Teofanis Malkidis, Michalis Haralambidis,Konstantin Fotiadis,Yorgos, Despina, çevirmenlerim Katerine, Giannis,Apollon Pontou futbol takımı yetkililerine ve adını sayamadığım unuttuğum tüm dostlarıma çok teşekkür ediyorum

Hapishaneden çıktıktan sonra bir süre daha Türkiye’de kaldım ve tekrar tutuklanma tehlikem doğunca gizli şekilde Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldım. Atalarımızın 3 bin sene önce çıktığı bu topraklara mülteci olarak geldim. Yunanistan devletine mültecilik başvurusu yaptım. Elbette hikaye burada bitmedi,Yunanistan’da neler yaşadığımı da ilerleyen süreçlerde başka vesileler ile anlatacağım. Yaşadığımız sürece dönüşüm de yüzleşme de devam edecek,son ferdiğim bitmeden hiç bir şey bitmiş sayılmaz,unutmayın bizim yani ezilen halkların cesareti onların gücünü fazlasıyla aşar,onlar da bundan korkuyor,son kırk yıldır Kürt halkının verdiği mücadele buna en iyi iyi örnektir, biz yüzyıldır hakları gasp edilmiş, soykırıma maruz kalmış Pontos Helenleri bu bilinçle yeniden mücadeleye başladık ve mutlaka kazanacağız

13 Haziran 2020 Cumartesi

SEÇİMLER İÇİN YİNE ,YENİDEN , AYASOFYA PROVAKASYONU MU?


Yannis Vasilis Yaylalı

Anlaşılan o ki hükümet ve taraflı  Cumhurbaşkanı önümüzde zamanda yeni seçimlere hazırlık çalışmasının startını verdi.  Türkiye'de bir süredir inanılmaz şekilde toplumun bir kesimini  provoke edecek çabaları gözlemliyoruz.
Tabi toplumun bir kesiminde infaala sokacak bu karar,  toplumun diğer kesimin de özellikle milliyetçi-muhafazakar kesimde memnuniyet yaratıyor.Özellikle pandemi sürecini de iyi yönetemeyen hükumetin bu kesimden gelecek tepkileri önlemek ve kendilerini tekrar desteklemesi için Kürtlerden başlayarak yeni yönelimlerin devreye sokulduğunu görüyoruz.  

Hükümetin Kürtlere ait belediyelere kayyum atamalarını tekrar başlatması, yine aynı süreçte Kürt mezarlarına saldırıların artması ve ardından Kürtlerin simge isimlerinden Leyla Güven'in de aralarında bulunduğu, CHP'li Berberoğlu'nun da içerisinde dahil edildiği 3 milletvekillerin yargıtay kararlarının kesinleşmesiyle hızlı şekilde kararın TBMM'ye getirilip okutulmasıyla milletvekillkleri düşürüldü ve hepsi TV şovlar eşliğinde tutuklandı. Yine aynı günlerde İstanbul'un Osmanlı tarafından ele geçirilisinin 567.yılı dolayısıyla yeni bir Ayasofya provakasyonuna da start verildi. 

AYASOFYANIN TÜM INSANLIĞA AİT BIR DEGER OLDUĞUNU BELİRTEN YUNANİSTAN DEVLETİ: 'TÜRKİYE'Yİ BIR KEZ DAHA ULUSLARARASI YÜKUMLÜLÜKLERİNE SAYGI GOSTERMEYE ' DAVET ETTİ 

Yunanistan, Konstantinopolis'in Osmanlı tarafından  ele geçirilisinin 567.  yıldönümü dolayısıyla Türkiye devletinin yaptığı kutlamalara Ayasofya'yı  da dahil ederek Kur'an'da yer alan fetih süresinin okunmasıyla ilgili gecikmeden tepki verdi.Yunanistan devleti “Bugün, UNESCO tarafından 1935’ten beri müze olarak işlev gören, dünya mirası alanı olarak korunan ve küresel bir anıt olan Ayasofya’nın içinde Kur’an’dan pasajların okunması, sadece buranın anıt olarak tanımlanması adına kabul edilemez bir girişim değil, aynı zamanda dünyadaki Hristiyanların dini duygularına da bir hakarettir. Bu eylem uluslararası topluma hakarettir ve bir kez daha Türkiye’yi ifşa etmektedir. Türkiye, hem Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesine hem de üyesi olduğu UNESCO’ya saygı göstermekle yükümlüdür. Türkiye’yi bir kez daha uluslararası yükümlülüklerine saygı göstermeye ve iç menfaatleri, Ayasofya kadar önemli bir anıtın çok ayrıcalıklı olan koruyucusu olma rolünün önüne koymayı bırakmaya çağırıyoruz. Ayasofya tüm insanlığa aittir” dedi

Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 24 TV'de gündeme ilişkin açıklamalarda  bulundu . Çavuşoğlu, Yunanistan'ın,Konstantinopolis'in ele geçirilişinin  567. yıl dönümü kapsamında  Ayasofya da 'fetih süresi'nin okunması etkinliğine yaptıgı eleştirileri değerlendirdi. 

Bakan Çavuşoğlu Yunanistan'dan gelen tepkiler üzerine 'hoşgörülü' olduklarını bakın nasıl da anlatıyor. "Ayasofya Yunanistan'a bağlı değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir mülküdür. Yunanistan'ın Ayasofya'da Kur'an-ı Kerim okundu diye sesini çıkarması saçmalık ve haddini aşmaktır".  Pes doğrusu yani böyle hoşgörü Amerika da bile yoktur. Farklı inançlara saygıdan bahset sonra " Ayasofya Yunanistan'a bağlı değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir mülküdür." Hoşgörü deryasına düşmüş olan Turkiye kesiminin bununla yetinmesini beklemek oldukça ayıp, bakın sonra Çavuşoğlu sözlerine nasıl devam ediyor.  "Bu kadar yüzsüzlük nasıl yapılabilir, nasıl açığa vurur inanamıyor insan. Türkiye toprakları içinde ezanın ya da Kur'an-ı Kerim'in nerede ne zaman okunacağını başkası, Yunanistan belirleyemez" diye de açıklamalarını sürdürdü. Sayın Çavuşoğlu'nun  genel yaklaşımına  baktığımızda dışişleri bakanı gibi değil de sanki propaganda bakanı gibi hareket ettiğini görüyoruz.Yapılan durumun bir açıklaması yok ama hadi Kuran'ı okuduğunuz yer 567 yıl önce  ele geçirilmiş bir yer olmasa, Kuran da o kadar barışçıl bölümler varken Fetih suresi okunmasa ve resmi yalanların dışında zaten çökmek üzere olan bir kentte (567 , Konstantinopolis)katliam, yağma ve tecavüzler olmamış olsa belki kısmen anlayış gösterilebilir ve yaptığınız şey üzerine konuşma dahi  yapmazdık,lakin Helenler de derin izler bırakan bir dönemdi.

Yunanistan'a gelince hiddetiniz o kadar çok ki Yunan hükümetinin verdiği barışçıl mesajı ve koruma isteğini dahi duymuyorsunuz, ya da duymak istemiyorsunuz.Ayasofya'nin insanlığa ait bir yer, değer olduğunu belirtiyor ve  ' Türkiye, hem Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesine hem de üyesi olduğu UNESCO’ya saygı göstermekle yükümlüdür. Türkiye’yi bir kez daha uluslararası yükümlülüklerine saygı göstermeye ve iç menfaatleri, Ayasofya kadar önemli bir anıtın çok ayrıcalıklı olan koruyucusu olma rolünün önüne koymayı bırakmaya çağırıyoruz. ' diyor. Yunanistan devletinin  bu söylediklerinde tek hiddetlenecek yer var Ama Çavuşoğlu siyaseten deneyimli biri olarak bu söylenenleri manipüle ediyor ve ondan dikkatleri uzaklaştırmaya çalışıyor. Yunanistan aslında ' iç menfaatleri, Ayasofya kadar önemli bir anıtın çok ayrıcalıklı olan koruyucusu olma rolünün önüne ' koymayın diyor. Bence kızdıkları yer burasi ,onları dedirten şey yaptıkları çirkin oyunun ulusal ya da uluslararası kamuoyunda deşifre olmasındandır.Yoksa Yunanistan devletinin Ayasofya için için yaptığı açıklama oldukça olgun ve anlaşılır tabi onlar başka anlamak istiyor 

TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN AYASOFYA'NIN CAMİİYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ İÇİN 'ÇALIŞMA YAPIN ' TALİMATI VERDİ

Kontantinopolis'in Osmanlı tarafından ele geçirilisinin 567.yılı vesilesiyle Ayasofya ile ilgili tüm  bu süreçleri başlatan Turkiye'nin taraflı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan AK Parti Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısında, son günlerde ibadete açılması tartışılan Ayasofya da gündeme geldi. Erdoğan'ın gerilimi iyice arttıracak bir kararı bu toplantıda şu şekilde "Ayasofya'da namaz da kılınır, Fetih Suresi de okunur. Buna ancak ve ancak aziz milletimiz karar verir" değerlendirmesini yaptığı belirtildi. Edinilen bilgiye göre Erdoğan, Fatih Sultan Mehmet Vakfı'na ait olan ve İstanbul'un fethinin sembolü niteliğindeki Ayasofya'nın 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürüldüğünü anımsattı. Erdoğan, kurmaylarına "Ayasofya için bir çalışma yapın, değerlendirip konuşalım" açıkladı.

Hürriyet'ten Gizem Karakış'ın haberine göre; Erdoğan, "Ayasofya cami olarak turistler tarafından ziyaret edilmeye devam edilebilir. Sultanahmet'te olduğu gibi. Buna milletimiz karar vermeli" değerlendirmesini yaptı. Erdoğan toplantıda ayrıca "Bu konuda çok hassas olun" talimatını da vererek, acele edilmemesini, konunun iyi araştırılmasını istedi. 

ERDOĞAN'IN KURMAYLARI ÇALIŞMALARA DEVAM EDIYOR..

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Sözcüsü Ömer Çelik, AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısı devam ederken, parti genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Yapilan toplantıda Ayasofya'yı  camiileştirmeyle ilgili  de şu açıklamaları yaptı. 
“Türk siyasetinde 1934'ten beri bu konuda pek çok tartışma yapıldı. İnsanlığa ait bu miras, abidevi eser kilise olarak hizmet verdiği dönemlerden sonra cami haline dönüştürüldü ve milletin gözünde muazzam bir yeri bulunuyor. "Hem insanlık için son derece önemlidir hem de Ayasofya Camii olarak her zaman kalplerde, gönüllerde özel bir yere sahiptir. Çeşitli aşamalardan geçti bu süreç, çeşitli siyasi tartışmalar yapıldı.“Kuşkusuz Cumhurbaşkanımızın daha önceki açıklamaları da var; 'biz çalışırız, hangi karara vardığımızı yeri geldiği zaman açıklarız.' Halen o noktada olduğumuzu söyleyebilirim. Bu çalışmalar belli bir karar noktasına vardığı zaman Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından tabi ki açıklanacaktır'

KÜÇÜK ORTAK : “AYASOFYA’DAN ÇAN DEĞİL EZAN SESİ YÜKSELECEK

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, gündemle ilgili yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamaları arasında Ayasofya da vardı.Küçük ortaktan  Erdoğan'a destek açıklaması gecikmedi . 
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ayasofya ile ilgili süren tartışmalar için “Son günlerde Yunanistan’ın sivil ve askeri yöneticilerinden gelen tehditvari açıklamalar milli tahammülü zorlamaktadır. Herkes hesabını buna göre yapmalıdır Ayasofya’dan çan sesi değil Allah’ın izni ile ezan sesi yükselecektir.” dedi.

 CHP : '18 YILDIR İKTİDARSINIZ ,TEK ADAMIN KARARINA BAKAR İŞ ' 'AÇACAKSANIZ AÇIN '

CHP'nin Ayasoyfa tavrı ise CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak tarafından parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalar esnasında ifade edildi. Toplantının sonunda gazetecilerin Ayasofya'nın 'yeniden ibadete' açılmasıyla ilgili sorusuna  CHP Parti sözcüsü Öztrak  AKP'yi kastederek "18 yıldır iktidardasınız, tek adamın kararına bakar iş. Bunu istismar etmeyin, bunun üzerinden siyaset yapmayın, açacaksanız açın" dedi. AKP'nin 18 yıldır ne zaman başı sıkışsa Ayasofya'yı ortaya attığını savundu.

ERDOĞAN'IN TALİMATI SONRASINDA İLK FİİLİ HAREKETE GEÇEN 'SÜREKLİ VAKIFLAR TARİHİ ESERLERE VE ÇEVREYE HİZMET DERNEĞİ OLDU 

AKPli Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Konstantinopolis'in ele geçirilisinin 567. yılı etkinlikleri sonrasinda "Ayasofya'da namaz da kılınır, Fetih Suresi de okunur. Buna ancak ve ancak aziz milletimiz karar verir" demesinin hemen ardından kurmaylarına Ayasofya kilisesinin  camiiye dönüştürülmesi için çalışmalara başlayın talimatı vermişti. Bunun üzerine sağ ve muhafazakar parti, dernekçe vakıflar kendi aralarında bir yarışa girdiler. 

AYASOFYA KARARI İÇİN DANISTAY KARAR İÇİN 2 TEMMUZ 2020 TARİHİNİ GÖSTERDİ 

İlk önce bu durumdan kendine vazife çıkaran  'Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği' Ayasofya’nın camiye  döndürülmesi için başvuru yaptı. Danıştay 10. Dairesi yapılan başvuru dilekçesini ele almak için 2 Temmuz 2020 tarihini verdi. Unutmadan ekleyelimki 'Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği'  Ayasofya hakkında 2005, 2008, 2012, 2015 ve 2016 yıllarında çeşitli başvurular yapmıştı.

 İYİ PARTI'NİN 'AYASOFYA CAMİ'NİN MÜSLÜMANLAR İÇİN TOPLU İBADETE AÇILMASI ' ÖNERGESİNE AKP GECİT VERMEDİ 

Ardından IYI parti de bu kapsamda meclise "Ayasofya Cami’nin Müslümanlar için toplu ibadete açılması" amacıyla araştırma önergesi vermişti. Bu araştırma önergesinin sonucunu ise  IYI parti sosyal medya hesabından şu şekilde duyurdu: "Grup Başkanvekilimiz ve İzmir Milletvekilimiz Sayın D.Müsavat Dervişoğlu tarafından "Ayasofya Cami’nin Müslümanlar için toplu ibadete açılması" amacıyla Meclis Başkanlığına sunulan Araştırma Önergesi Ak Parti'nin ret, MHP ve HDP'nin çekimser oyları neticesinde kabul edilmemiştir.

HÜKÜMET ADINA SON NOKTAYI CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN KOYDU: 'DANIŞTAY'IN VERECEĞİ KARARI BEKLİYORUZ '

Recep Tayyip Erdoğan 8 Haziran Pazartesi günü TRT'de yaptığı açıklamada, "Bu sefer de kalkıyorlar sakın ha Ayasofya ile ilgili orayı camiye çevirmeyin diyorlar. Türkiye'yi siz mi idare ediyorsunuz? Böyle bir adım atılacaksa bunun yetki sahipleri bellidir. Bu ülkenin dinamiklerinde yanan bir şey var. Şu anda biz bir hukuk devleti olarak Danıştay'ın vereceği kararı bekliyoruz. Kararı verdikten sonra atılması gereken neyse o adımlar atılır" dedi

CHP ADINA KONUŞAN OLSA DA UZUN SÜRE SESSİZLİĞİNİ KORUYAN KILICDAROĞLU: 'YETKİ CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'DA '

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin MYK toplantısında gündeme ilişkin kritik başlıkları kurmaylarıyla birlikte masaya yatırdı. Ve sonunda Kılıçdaroğlu Ayasofya ile konuşma kararı verdi. Ayasofya için Kılıçdaroğlu:"Yetki Cumhurbaşkanı Erdoğan'da. 18 yıldır yapılmayan şey şimdi neden yapılmaya çalışılıyor" dedi. Kılıçdaroğlu kurmaylarının açıklamasını ve imasını tekrarladı. 

MİLLI GÖRÜŞ HAREKETI: 'AYASOFYA'YI POLEMİK KONUSU YAPMAYIN, BIR ADIM ATACAKSANIZ SAADET PARTISI OLARAK SIZE EN BÜYÜK DESTEĞİ VERMEYE HAZIRIZ '

Saadet partisi Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kaya’dan iktidara şu çağrı yapıldı “Emin olun ki halk artık iktidardan Ayasofya’yı konuşmasını değil, atacağı adımı bekliyor. Gerekli siyasal çoğunluğu da var. İktidara tavsiyemiz; Ayasofya’yı bir polemik konusu yapmayın, siyasi rantlarınıza alet etmeyin. Bir adım atacaksanız başta Saadet Partisi olarak size en büyük desteği vermeye hazırız.”

GELECEK PARTİSİ LIDERI AHMET DAVUTOĞLU : KUTSALLARIMIZLA , ORTAK SEMBOLLERIMIZE SIKIŞTIĞINIZDA KULLANACAĞINIZ BİR KART MUAMELESI YAPMAKTAN VAZGEÇİN.  

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet  Davutoğlu, haftalık değerlendirme toplantısında konuştu. Ayasofya’nın muslümanların ibadetetine  açılabileceği yönündeki açıklamalarla ilgili  “Kutsallarımıza, ortak sembollerimize sıkıştığınızda kullanacağınız bir kart muamelesi yapmaktan vazgeçin” dedi. 

Davutoğlu “Kutsallarımıza, ortak sembollerimize sıkıştığınızda kullanacağınız bir kart muamelesi yapmaktan vazgeçin. Öncelikle şunu açıkça ifade edelim, Ayasofya sizin elinizde bir malzeme, bir araç veya bir pazarlık kartı değildir” ifadelerini kullandı. 

Davutoğlu , Ayasofya’nın fethin sembolü olduğuna dikkati çekerek “Cumhurbaşkanı çıksın, Ayasofya’nın açılmasının niçin tezgah olduğunu millete açıklasın. Ardından bu tezgahın nasıl bozulduğunu da bizlere bir anlatsın. Sonra oturur, Ayasofya’nın açılmasını beraber konuşuruz” görüşünü paylaştı.

Elbette Ayasofya kilisesi uzun süredir Türk politikacıların gündeminde, 60 yılların ortasından itibaren Ayasofya'nin statüsü ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Bugün yine Ayasofya'nin statüsünü  kamuoyunun gündemine taşıyan Türkiye Cumhûriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk olarak Ayasofya ile ilgili 2013 yılında konuşuyor . Cumhurbaşkanı Erdoğan 2013'te, Konstantinopolis'in ele geçirilişinin 560. yıldönümünü vesilesiyle  bazı muhafazakar-milliyetçi  sivil toplum kuruluşlarının "İstanbul'un fethinin imzası olan Ayasofya yeniden ibadete açılsın" çağrılarına da, bunun "bir oyun" olduğunu belirterek, neyi ne zaman yapacakların bildiklerini söyleyerek yanıtı vermişti. Tabi o dönem de başbakan olan Erdoğan yine aynı senenin Mayıs ayında partisinin Kızılcahamam'daki kampında milletvekillerinin konuyla ilgili soruları üzerine "Sultanahmet çok boş. Sultanahmet dolarsa Ayasofya'yı da gündeme alabiliriz" yanıtını vermişti. Erdoğan'ın en son konuşması ise 31 Mart yerel seçimleri öncesi TGRT de yayınlanan seçim özel programına konuk olan Erdoğan  Ayasofya müzesinin ücretsiz olmasıyla ilgili gelen soruya  "Olmayacak şey değil. Adını artık müze değil, Ayasofya Camii koyarız. Müze statüsünden çıkar" diyerek cevap vermişti. 

SON SÖZ YERİNE 

Türkiye devletinin muhafazakar  Cumhurbaşkanı Erdoğan Ayasofya konusunda  bu sefer oldukça ciddi gibi gözüküyor. Türkiye'deki muhalefetin söylemini de olduğu gibi yansıtmaya çalıştım. IYI parti daha ırkçı-milliyetçi söyleme sahip bir parti ve Erdoğan'ın siyaseten blöf yaptığını düşünerek, onu boşa çıkarmak için TBMM'ye Ayasofya'nin müslümanlar için ibadete açılması için  araştırma önergesi dahi verdi.Fakat ilginç olan ise Türkiye'de Ayasofya ile tartışmayı başlatan hükümet okan AKP mecliste bu araştırma önergesine hayır dedi. Bu oylamaya MHP ve HDP ise çekimser oy kullandi. Tepkisinin nedenini ise biz 2 temmuz'da ki Danıştay kararını bekleyeceğiz diye açıkladı.

IYI parti blöf olarak gördüğü bu karar için harekete geçen muhalif partiyken , CHP ve GELECEK partisi de AKP'nin Ayasofya üzerinden duygu sömürüsü yaptığını ve Ayasofya'yı siyasete alet etmemesi gerektiğini ifade ettiler. CHP "Yetki Cumhurbaşkanı Erdoğan'da. 18 yıldır yapılmayan şey şimdi neden yapılmaya çalışılıyor" diyerek önümüzde  seçim olabileceği ve Erdoğan'ın bu hareketinin nedeninin seçimler olduğu düşüncesi var.  Ayasofya ile ilgili  milliyetçi-muhafazakar oyların olduğu gibi AKP hanesine gitmesini böylece önlemek istiyor. Çok açık söyleyeyim bu iş blöf  olmaktan çıkarsa CHP AKP hükümetine destek verecek. Bunun yegane nedeni ise yine oy, yine siyasi rant olarak söyleyebilirim.

Davutoğlu ve GELECEK partisi AKP'ye seslenerek 'Kutsallarımıza, ortak sembollerimize sıkıştığınızda kullanacağınız bir kart muamelesi yapmaktan vazgeçin.' Dedi.  Erdoğan'ın son döneme kadar her Ayasofya meselesi açıldığında bu soruya karşı Ayasofya'nın müslümanlar için ibadete açılma  isteğinin aslında  'tezgâh ' olduğunu  söylüyordu.Bir çok boş cami var, siz önce Sultanahmed camini doldurun sonra ona da bakarız diyerek konuyu kapatıyordu. İşte Davutoğlu bu tezgâhı “Cumhurbaşkanı çıksın, Ayasofya’nın açılmasının niçin tezgah olduğunu millete açıklasın." sonra da ''Ayasofya’nın açılmasını beraber konuşuruz” dedi. Elbette Erdoğan'ın siyaseten demogoji yaptığını en iyi bilebilecek  insanlardan biri Ahmet Davutoğlu olsa gerek, çünkü Erdoğan'a siyasette uzun süre arkadaşlık etmiş birisidir. CHP gibi  GELECEK partisi lideri Ahmet Davutoğlu da blöf değilde TBMM'de Ayasofya'nın ibadete açılması dosyası  önlerine gelirse seve seve destek verecektir. SAADET partisi de GELECEK Partisi gibi Ayasofya'nın  istismar malzemesi olarak kullanılmasının karşısında fakat SAADET partisi de bu karar TBMM'ye geldiğinde destekleyerek partilerden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 

IYI partinin araştıma önergesine verilen tavırlara bakılınca beni oldukça  şaşırtan HDP'nin çekimser oy kullanmasıydi . Özellikle partinin internet sitesi olsun,gazeteler olsun neyi taradıysam bir sonuç alamadım. HDP Ayasofya ile tek bir söz dâhi etmemişti. IYI partinin Ayasofya'nın Müslümanlar için ibadete açılmasına hayır değil de çekimser oy kullanmasının bir açıklamasını açıkça ben bulamadım. Biz Rumlara ilişkin bir süredir sanki bilerek bir tavır sergileniyor,yada üst üste gelen şeyler bizi öyle düşünmeye sevk ediyor . Biliyorsunuz ki Nisan,Mayıs ve Haziran ayları Türkiye'de soykırım  aylarıdır.Bu sene HDP ve HDK bu aylar için çeşitli bildiriler ele alındı..İşte hazırlanan bildiriler ile Süryani, Ermeni ,Çerkez halkına yapılan soykırımlar  kınandı ve devleti soykırımlarla ile yüzleşmeye çağrıldı.Fakat HDP-KDK bu sene ki 19 Mayis 1919 Pontos Rum soykırımını görmezden geldi, tepkiler gelmeye başlayınca da ilerleyen saatlerde bildirisiz şekilde twiter hesabından Halklar ve İnançlar komisyonu attığı bir twitle soykırımı kınadı. Ve Kürtlere karışı devlet soykırım politikalarını tüm hızıyla yürütürlürken bizler ile olmak yerine HDP TBMM'de 23 nisan güzellemesi yapıyordu.Ne diyelim canları sağolsun , maalesef sözkonusu bizler olunca böyle ayrımcılıklar da normal oluyor.Neyse Ayasofya'ya dönecek olursam günlerdir medya taraması yapmama rağmen Ayasofya ile ilgili tek bir paylaşımdahi bulamadım.Elbette sevgili Garo Paylan twitter hesabından duyarlılık çağrısı yapan bir mail atmış, bizler Garo Paylan'ı kendisini çok iyi ifade etmesiyle de tanıyoruz.İsterdik ki üstü kapalı şekilde konuşmak yerine TBMM'de bu duruma ilişkin HDP ve kendisi ne düşünüyor anlatabilirdi, fakat böyle bir yol izlenmedi.Bu tavrın nedenini umarim birgün kendileri bize anlatır, hem biz Ortodokslar açısından hem de insanlık mirası olan Ayasofya'ya bu şekilde bir saldırı söz konusu iken bu sessizlik HDP için oldukça manidar olduğunu söylemeliyim. Umarım HDPli dostlarımız  bu ataleti üzerlerinden bir an önce atarlar ve geçmişte olduğu gibi yanımızda olmaya devam ederler. Ne olursa olsun bizler HDP'nin, Kürt halkının yanında durmaya devam edeceğiz. Faşizme, ırkçılığa, inkarcılığa karşı karşı ancak birlikte mücadele edersek başarılı oluruz. Küçük hesaplarla, günlük politikalar yüzünden birliğimizi tehlikeye atacak şeyler yaparsak geçmişte olduğu gibi bundan kazançlı çıkacak tek güç sadece soykırımcılar olacaktır. 

Ayasofya üzerinden geliştirilen şey sadece seçim blöfü mü? Bu hükumetin icraatlarına bakarsak her şeyin olabileceğini görüyoruz. Amberin Zaman bu konu hakkında 'Başka Bir Bizans Kilisesi Türkiye'de Cami Oluyor' adlı makale yayınladı. Iznik ve Trabzon da bulunan iki Ayasofya kilisesi üzerinden bir değerlendirme yazısıydı.Iki kilisenin de zamanla nasıl camiye dönüştürüldüğü anlatılıyordu. Bahse konu olan Iznik Ayasofyasi erken dönem Hıristiyanlığı sırasında yapılmıştı.Roma İmparatorluğu'nun dört bir yanından gelen din adamları , 325 yılında Birinci Ekümenik Konsey'de Hıristiyan inancı hakkında fikir birliğine varabilmek için Iznik Ayasofya kilisesinde  toplanmıştı .  Hıristiyanlık tarihi için çok ayrı yeri olan bir kiliseydi.Diğer bir çok kilise'de olduğu gibi uzun yıllar camii olarak kullanılmış, daha sonra müzeye dönüştürülmüştü. Bu konular ile ilgilenen Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, 2012 senesinin Temmuz ayında bu konuda şu açıklamayı yapmıştı  “İznik Ayasofya camisini ibadet etmek için açtık. İnşa'allah, Trabzon'daki Ayasofya camisinin açılışını da teslim edeceğiz. Cami müzeye dönüştürülmüştür, böyle şeyler kuralımız sırasında gerçekleşemez. Camiler Allah'a ibadet yeri ”dedi.Aynı sene Trabzon Ayasofya'nın da camiye dönüştürüldüğünün haberini yine müjdeyle verdiler 

Amberin Zaman iki Ayasofya kilisesinin dönüştürülme sürecindeki mahkeme kararları belki emsal teşkil edebilir dese de yazının sonunu ise şöyle bitiriyor. 'İstanbul'da Ayasofya'yı dönüştürmek çok zor görünüyor. Ünlü bazilika üzerinde restorasyon çalışmaları AKP yönetiminin on yılı boyunca devam etti ve yeni freskler ortaya çıkarıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya'nın geleceği hakkındaki spekülasyonları reddetti.  2012 yılında yaklaşık 3.3 milyon ziyaretçi alan müze, Bizans tarihçisi Kalas'ın “para üreten bir makine” sözleriyle. Kalas, Ayasofya'nın “tam da bu nedenle camiye dönüştürülmeyeceğine inanıyor..[hükümet] bunun olmasını istemediği için değil” dedi.' HDP hariç yukarıda görüşlerini aktardığım çoğu siyasetçi ve partiler de aslında bu sürece demogoji olarak bakıyorlar. Siyaseten hükümet partisi olan AKP'nin Ayasofya üzerinden rant devşirmenin peşinde olduklarını ifade ediyorlar. Bende aslında siyaseten bu süreci AKP'nin kullandığını düşünüyorum. Ayrıca Ambarin Zaman'in Bizans tarihçisi Kalas'tan alıntıladığı belirlemeye ek yapmak isterim.'Para üreten makina' iktidar olmadan hiç bir işe yaramaz, yani para kendisine gelmeyecekse hiç bir anlamı yok, Erdoğan'da iktidarı kaybedeceğini düşünürse şeytanla  bile yatağa girebilir. Çözüm sürecinin bitirilme tarzı, darbe girişimi fırsatçılığı ve Kürtlere karşı başlatılan soykırım,Suriye,Rojava ve Libya operasyonları bunu açıkca gösterdi. İki Ayasofya örneğinde olduğu gibi şu an ki iktidar ve ortakları eğer fırsatını bulursa Ayasofya'yı camiiye dönüştüreceklerinden hiç kuşkum yok, ha o fırsatı bulacaklar mı onu bilmiyorum, onu hep beraber göreceğiz

Şimdi ayakta duran,Ortodoks dünyası için çok büyük öneme sahip olan, ayrıca insanlık mirası olan ve Unesco tarafından koruma altına alınan Ayasofya I.Justinianus'a karşi dini bir yaklaşımı olan Nika ayaklanması sırasında imparatora tepki olarak yakılan II.Ayasofya'nın yerine yine aynı yerde 532-537 tarihinde Bizans imparatoru Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Şimdiki Ayasofya'ya göre ilk iki Ayasofyadaha mütevazi yapılardı. II. Ayasofya'nın 23 şubat 532 yılında yıkılmasından hemen bir kaç gün sonra kendinden önce gelen tüm imparatorlardan daha görkemli bir kilise yaptırmak için talimat verdi. Kilisenin yapımı için mimarlar olarakfizikçi Miletli İsidoros ile Matamatikçi Trallesli Anthemius'u görevlendirdi.Bir anlatıya göre imparator Ayasofya için yapılan hiç bir planı kabul etmez. İsidoros tabi çalışmalara gece gündüz devam eder, iyice yorulan İsidoros taslakları hazırlarken uyuya kalır, uyandığında ise Ayasofya'nın hazırlanmış planını önünde bulur. Hızlı olması açısından da inşaatta kullanılacak malzemelerin üretilmesi yerine imparatorluk toprakları dahilinde yer alan tapınaklardan yontulmuş hazır malzeme kullanılma yoluna gidilmiştir. 'Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan, Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan (Heliopolis), Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşınabildiği ilginç bir konu oluşturmaktadır. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır.'(helenhaber) '23 Aralık 532'de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537'de tamamlandı. Kilisenin açılışını Justinianus ve patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman'ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator I. Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında "Ey Süleyman! Seni yendim" demiştir.'(helenhaber)

Ayasofya kendi yerinde kendisinden önceki iki Ayasofya ile birlikte tam 1483 sene boyunca bir çok gücün egemenlik mücadelesine şahit oldu.Önce Bizans içerisinde ki egemenlik savaşlarına, daha sonra ise Bizans'a(Doğu Roma'ya) karşı egemenlik savaşlarına şahit oldu. Sırasıyla önce Latinler, sonra Osmanlı Konstanrinopolis'i alınca bu paha biçilemez olan insanlık abidesi güçlerinin simgesi haline geldi.Bizans ya da Doğu Roma için söylemek gerekirse Krallar ilk defa krallık taçlarını burada giydiler. Latinler haçlı seferlerinde Konstantinopolis'i alınca tüm  şehir yağmalandığı gibi Ayasofya'yı da yağmaladılar. Ayasofya'yı Rona Katolik kilisesine bağlı Katedral haline getirdiler ve yine Latin krallar burada kaldığı müddetçe krallık taçını burada giydiler. Osmanlı da benzer bir şeyi yaptı ve Konstantinopolis'in ele geçirilmesinin simgesi olarak bu mimarı harikası Ayasofya'yı seçti. Ayasofya'yı her ele geçirenin yaptığı gibi Osmanlı'da kendi ibadet anlayışına göre Ayasofya'yı camiiye dönüştürdü.Osmanlı tarihteki yerini aldıktan sonra ortaya çıkan Cumhuriyet ise 1934-35senesi itibarıyla Ayasofya'yı müze haline getirdi. Unesco'nun dünya mirası listesinde de yerini alan Ayasofya nasıl ki 1483 senedir egemenlerin ulusal ve uluslararası güç savaşimlarına karşı direnmişse,bundan sonra da direnmeye devam edecektir.

Coğrafyamız özelinde söylemem gerekirse insanlık maalesef yine sınıfta kaldı.Ayasofya bir anlamıyla da insanlığın kendisini test ettiği mihenk taşı özeliğine de sahip olduğunu düşünüyorum. Ayasofya öncelikle Ortodoks dünyası için, ayrıca insanlık mirası olarak çok büyük öneme sahiptir, Yaşadığımız coğrafya da Ayasofya ile birlikte 1500 yıllık insanlık deneyimi sonrasında bile hala bunları yapabiliyorsak, yada yapanlara karşı neredeyse hiç ses çıkaracak gücümüz yoksa, insanlığın karınca misali gibi dahi yol alamamış olduğunu üzülerek görüyoruz.Umarım ulusal ve uluslarararası kamuoyu harekete geçer de hükümetin ve ortaklarının hatta sessizliklerinden dolayı muhalefeti de katabiliriz ki böylesi bir mirası yok etmesine izin verilmez. Ayasofya'ya utancımızdan dolayı başımız aşağıdadır, bu utançtan ancak Ayasofya'ya olan görevimizi yerine getirerek kurtulabiliriz.Herkesin aklını kaybettiğini düşünmüyorum. Sağ ya da sol, aşağı ya da yukarısını ayırmadan, duyarlı olan her kesim elini taşın altına koyarak bu barbarlığı durdurmak için çaba sarf etmesini istiyorum

2 Nisan 2020 Perşembe

Kürt dostu, anti-faşist, bayrak avcısı Manolis Glezos’un ardından...


*Yannis Vasilis Yaylalı


“Yıldız ölür ama ışığı asla ölmez; tıpkı özgürlüğün çığlığı gibi.” Nikos Kazancakis


Devrimci aktivist  'Avrupa'nın ilk partizanı' Manolis Glezos nâmı diğer 'Bayrak avcısı' 18 Mart'tan bu yana hastane de ve yoğun bakıma alınmıştı. Sağlık emekçilerinin tüm gayretlerine rağmen sağlığı son günden güne kötüleşerek yaşam savaşını 30 mart günü kaybetti. Büyük ustanın ölüm nedeni kalp yetmezliği olarak belirtildi. Yunanistan'da Manolis Glezos ulusal karakterkerden biriydi desek yalan olmaz.Hem sağ kesim, hem de sol kesim tarafından sevilen biriydi. Yunanistan da yayınlanmış iki taziye mesajını sizlerle paylaştığımda sizde bunu göreceksiniz.

Manolis Glezos temsili
olarak Nazi bayrağını
yırtarken 

İlk mesaj Yunanistan'ın sağ görüşe sahip Başbakanı olan Miçotakis'e ait. Miçotakis mesajında "Ulus, büyük bir Yunanlıyı geçirmek için bayraklarını indiriyor. Manolis Glezos, bükülmeyen ve teslim edilmeyen bir nesli temsil ediyordu. Tüm Yunanlılarla birlikte, onun anısına saygıyla başımı eğiyorum .Ve en sıcak başsağlığı dileğimi ailesine sunuyorum .''diyordu.

İkincisi mesaj  ise solcu ana muhalefet partisi olan Syrıza'nin lideri Alexes Tsipras'a ait. Tsipras "Cesur, dik, son ana kadar savaşan Manolis Glezos, eşsiz bir yolculuğun sonuna geldi. "Yunanistan, Demokrasi, sosyal adalet, büyük bir cephe savaşçısını kaybetti.İnsanlık, Hitler'in bayrağını aşağılayarak Nazizm'de ilk yükselen adamı kaybetti.Sol, hepimiz, bugün yetim  hissediyoruz. Ama şanslıyız onunla gittik.Manolis Glezos, insanlar için nasıl feda edileceğini bilen bir militanlığın sembolü olarak sonsuzysdek yaşayacak .İyi yolculuklar, Yoldaş Manolis!"

Yunanistan sağı ve solunun hem fikir olduğu nadir insanlardan biri olan ve kendisine 'bayrak avcısı' da denilen devrimci yurtsever Manolis Glezos kimdi kısaca size anlatmak istiyorum.

'BAYRAK AVCISI'

ikinci dünya savaşında Yunanistan İtalya ve Almanya işgaline maruz kalmıştı. Athina'da bulunan tarihi Akropolis tepesine bu işgal döneminde büyük bir nazi bayrağı çekilmişti. Elbette faşist işgale karşı her yerde direniş vardı fakat Akrapolis geçmişten beri tarihi öneme sahip bir yerdi, burada faşizme karşi yapılacak simgesel eylemin etkileri hem içeride hem dışarıda çok büyük olacaktı. Manolis Glezos ve arkadaşları bu tarihi bayrak indirme eylemi tam 79 sene önce 30 mayıs'ı, 31 mayıs'a bağlayan saatlerde gerçekleştridiler. İşgalci faşizme karşi gerçekleştirilmiş olan bu yürekli girişim hem yurt içinde hem yurt dışında etkisini gösterdi. 
Glezos yürüttüğü mücadeleden dolaylı bir çok kez tutuklanmıştır, 5 Aralık 1958'de yeniden tutuklandı ve Soğuk Savaş sırasında sol taraftarlarının zulmü için ortak bahane olan casusluktan hüküm giydi . Sovyetler Birliği Yunan hükümetinin resmeden bir pul ile karşılık verdi
Yunanistan hükümeti 1982 yılında
Akrapolis'de Glezos ve Santa'yı
Bu anıtla onure etmiştir 

Faşizmin işgaline karşı direniş sembolu olarak tüm Yunanlılara büyük moral ve ilham verdi . Hattâ Fransız General De Gaulle, Manolis Glezos'u "Avrupa'nın ilk partizanı" olarak bile nitelemişti . Bu ilham veren eylem yüzünden Glezos'un bir lakabı da bayrak avcısı olarak kaldı.

BAYRAK AVCILARI GLEZOS VE SANTA BU EYLEMINDEN DOLAYI TUTUKLANARAK AVEROFF HAPİSHANESİNE GÖNDERİLDİ

Nazi rejimi askeri mahkemesi Akrapolis'te gerçekleşen bu bayrak indirme eylemine bu eylemden sorumlu tuttukları Glezos ve Santa'yı gıyablarında yargılayıp mahkum ederek yanıt verdi. Bayrak avcılarını yakalamak için çok kapsamlı bir arama başladı ve nihayet, bir yıl sonra, 24 Mart 1942'de, Glezos ve Santas bir Alman tarafından tutuklandı ve Averoff Hapishanesine konuldular. Orada, Glezos işkence nedeniyle ciddi tüberküloza maruz bırakıldı ve daha sonra serbest bırakıldı.Serbest kaldıktan sonra Rizospastis gazetesinin genel yayın yönetmeni olmuştu.

Akrapolis tepesinde
Asılı bulunan gamalı
Haçlı Nazi bayrağı 


Glezos 1948 yılında tekrar tutuklanır ,1951 yılında hapis yatarken Birleşik Demokratik Sol Cephesi’nden milletvekili adayı seçildi ve 1954 yılında serbest bırakıldı.Glezos 21 nisan 1967 darbesi de dahil siyasi ve direniş faaliyetleri için 28 kez mahkum oldu ,üç kezde ölüm cezasına çarptırıldı. Hapishane de geçirdiği toplam süre 11 yıl 5 aydır ve ayrıca 4 yıl 6 ayda sürgünde kaldı.

SOVYETLER BİRLİĞİ'NDEN LENİN BARIŞ ÖDÜLÜ ALDI

Sovyetler Birliği tarafından direnişçiliği, barış için faşizme karşı verdiği mücadele sebebiyle 1962 yılında Lenin Ödülü ile onurlandırıldı.

Glezos 1961 yılında KKE Merkez Komitesine seçildi ,1968 yılında YKP’den ayrıldı. PASOK'tan 1980 yılında milletvekili seçildi, daha sonra 2012 yılında mayısında SYRIZA ile parlamentoya girmiş , iki sene sonra de Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine Radikal Sol İttifak Partisi (SYRIZA) listesinden katılmış ve 430 bin oyla "AP’nin en yaşlı üyesi" seçilmişti.

UlUSLARARASİ KOMPLOYU KASTEDEN GLEZOS: YUNAN DEVLETİ TESLİM OLDU ANCAK YUNAN HALKI KÜRT HALKININ YANINDAYDI


"O nisan gibi aydınlık Yunan denizini sevdi / Sevdi bütün sıcak ve soğuk/  denizlerini dünyamızın[...] O büyük sevdaların adamıydı/ İste bu yüzden öldürmek istiyorlar onu [¹] 

Türkiye'li sol muhalefet gazeteleri bilerek ya da bilmeyerek Glezos'un Kürt halkının dostu olduğu gerçeğini yaptıkları haberlerde atladı.Onların atladığı yerden Glezos'un biyografisini anlatmaya devam etmek istiyorum. Ustanın , yurt, özgürlük,devrimci mücadelesi bu çevrelerce de üç aşağı beş yukarı üste değindiğim şekliyle ele alınıyor. Enternasyonal mücadelesine vurgu yapmak için de bu çevrelerce örnek olarak ' Nazım Hikmet, Glezos 1950'de ölüm cezasına mahkum edildiğinde, kararın infaz edilmemesi için kendisi için bir şiir yazmıştı. Glezos da 2013'te "Lirik Şarkılar (Nekiiai Odai)" şiir kitabında Nazım Hikmet'e bir şiir armağan etmişti.'(Birgün) deniliyor.

Aslında bu tutum Türk halkı ile Yunan halkının direnen savaşçılarının birbirlerine karşı giriştikleri çok anlamlı dayanışma örneğidir, bunu asla yadsımıyorum. Yunan halkı ile Türk halkının böylesi anlamlı dayanışma örnekleri de fazla yoktur , hatta çoğalması temennisini de buradan iletmiş olayım. Unutmadan tüm bunlara değinip de Türk halkının yüz akı olan 'Kapetan Kemal'i' yani Mihri Belli'yi de anmadan geçmeyelim.Yunanistan'da iç savaş (1946-49) yıllarında faşizme karşı Demokratik Ordu saflarında enternasyonal bir nefer olarak mücadele etmiştir. Enternasyonalist devrimci Mihri Belli'nin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Bir hakkı da teslim ettikten sonra şunu belirtmek gerekir ki elbette Glezos'un enternasyonal tavrı sadece Nazım Hikmet ve Türklerden ibaret degildi. Özellikle şunu belirtmem gerekir ki Türkiyeli muhalif basını ya kes yapıştır gazeteciliğinin kurbanı oldu , ya da bu haberin de gösterdiği üzere solun en büyük hastalığı olan 'Kemalizm' bir defa daha hortladı diyebiliriz.Biz ne kadar bu konuda duyarlılık çağrısı yaparsak, bu kesim de benzer şekilde duyarsızlığa devam ediyor. Ne diyelim büyük usta Glezos yaşarken de ,yaşama veda ettikten sonra da turnusol olmaya devam ediyor.

Abdullah Öcalan şahsında
Kürt halkına geliştirilen
uluslararası etkinliği
(2016)
Manolis Glezos Kürt halkının dostudur, her zaman Kürt halkının özgürlük mucadelesinin yanında olmuştur. Yunanistan'da 2016** yılında uluslar arası komplo ile esir alınan Abdullah Öcalan için yapılan bir panelde konuşan Glezos aynen şunları demişti: " Yunan devleti teslim oldu, ancak Yunan halkı Kürt oldukları için değil, haklı oldukları için Kürt halkının yanındaydı ve Kürt halkının tarafındadır. Tarihsel kaynaklarımız bize bu insanların Yunanlılarla eşzamanlı bir varlığı olduğunu söylüyor, belkide bizden fazlası 5.000 yıllık kültürel bir geçmişleri var." "Dev mücadelelerine rağmen devletlikten yoksun bırakılan ve 71 yıl önce, büyük güçlerin liderlerinin Yalta'da bir araya geldiği Şubat 1945’te halkların kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğuna karar verdiler. Ama bu Kürtler için geçerli olmadı! (Türkiye, Suriye, Irak, İran) dört devlet arasında bölünen 40 milyondan oluşan Kürt halkını parçaladılar, bizlerin devlet olma yıldönümü 71 yıl önceydi bugün sayıları tersine çevirip ve Yunan hükümetinin Öcalan'ı teslim etmesinden bu yana 17 yıl oldu." demişti .

 Hatta bu konuşmayı Glezos SYRIZA heyetine karşı yapıyordu. Abdullah Öcalan'in şahsında Kürt halkına yapilan komployu kastederek "Bugünkü panelde aslında ben değil , cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, ülkenin Başbakanı, onurlandırılmalı." Diyordu. Elbette o dönem hükümet olan SYRIZA yetkilileri Glezos'un bu net tavrına ve çağrısına hiç bir cevap vermedi. Hatta bu tarihsel bir çağrıdır, çünkü Glezos Yunanistan için ulusal anlamı olan bir insandır, çağrısı da sadece SYRIZA'ye değil tüm siyaset alanınadır. Komplonun içerisine dâhil olmuş hükümet de dâhil o günden günümüze hükümet olanlar bu çağrının muhatabıdır. Bu çağrı muhatabını uluslararsı komplo da rolü olanların Kürt halkından özür dileyinceye arayacak.


Kaynakça: 1) Büyük sevdaların adamı şiiri l Nâzım Hikmet Glezos 1950'de ölüm cezasına mahkum edildiğinde, kararın infaz edilmemesi için bu şiiri bir şiir yazmıştı. Büyük sevdaların adamı şiirini Rusça'dan Türkçe'ye M.Melih Güneş çevirdi. 

*94-97 arası PKK'nin elinde esir kalmış asker, esirlik süreci bitip de Türki'yeye döndükten sonra vicdani ret mücadelesi içerisinde yer almış, 2012 yılında ise Roboski'ye yerleşerek Roboski aileleriyle adalet mücadelesi yürüttü.Aynı zamanda serbest gazeteci olarak çalışıyor. Roboskili aileler ile verdiği mücadeleden dolayı bir çok soruşturmaya maruz kalmış ve bu yüzden 2017'nin nisan ayında tutuklanarak hapishaneye gönderildi. Tutuklanmasını ardından 15 ay sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı..Tekrar tutuklaması söz konusu olunca yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.

** Manolis Glezos'un konuşmasını Berçem Mordeniz çevirdi.

Kaynak: