activist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
activist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2021 Pazar

ESKI BİR FASİŞTİN DÖNÜŞÜMÜ: HAYATIMA TÜRK OLARAK BAŞLAYARAK İKİ SIFIR GERİDE BAŞLADIM

 Η Ένωση Ποντίων Νίκαιας-Κορυδαλλού derneği ile yaptığım söyleşi için hazirladigim sunumum:

Yannis Vasilis Yaylali

Aslında benim için her şey 94 senesinde başladı diyebilirim . Geçmişte Annem babamla ilgili “dönme” lafını kullanırdı ama bu ne demek diye hiç araştırmadım. Annem sohbet ederken babama ‘dönme’ diye takılırdı, ‘ne dönmesi’, ‘nasıl dönme’ deyince cevap vermezdi. Daha sonradan öğreniyoruz, büyük halamız anneme babamların durumunu anlatmış. Sonra da üstünü kapatmışlar. Türk aileye verilince dönmüşler ve olay bitmiş. Bize de hiç anlatılmadı. 

Bunun altında korku da olabilir, kabul etmeme de olabilir. Çünkü bizim oralarda Rumluk küfür gibi kullanılır. Bizim ailede de bununla ilgili bir şey paylaşılmadı. Kimliğimize dair her şey saklanınca bizlerde hakim kimliğin değerlerini onlardan daha fazla savunmaya çalıştık. Ben böylesi bir Bafra’da Türk ve faşist kimliğimi edindim. Kürtlere karşı savaşa da böylesi bir atmosferde dahil oldum. Kürtlere karşı verilen savaşın en yoğun yaşandığı dönemde yani 94 senesininde bölge de görev yapmaya gittim. Şırnak’ta bulunan Gabar,Cudi, Kela Memed dağlarında görev yaptım . Oradaki yerleşim yerleri olan köylerin büyük kısmı biz oraya gitmeden boşaltılmıştı. O dönem köy basma ve yakmaların en yoğun olduğu dönemlerdi. O zamanlar devlet gücünü kabul ettirmek için köylülere her türlü baskı ve saldırıyı yapıyorduk. Bunları gidince bizlerde yaşayarak orada gördük.

Benim çatışmada PKK’ye esir esir düştüğüm yer Sırnak’ın Uludere ilçesi Roboski köyü etrafında olan Kela Memed dağıydı. Bizim oraya gitme nedenimiz Jandarma komando birliğinin PKK ile başa çıkamamasıydı. En son çatışmada Kürt gerillalar 30’un üzerinde asker öldürmüştü , o yüzden bizim birlikten yardım isteniyor. O zaman çok ünlü yaptığı şeylerle çok bilinen bir birliğin üyesiydim. Gerilla gibi sürekli dağda kalıyor ve gerilla taktiklerini kullanıyorduk

Kela Mehmet bölgesine gittik, iki gün dolandık, üçüncü gün korucular bize ‘gerilla tespit ettik’ dedi. Ben de keşif birliğindeydim. Koruculara da çok güvenemiyorduk o zaman, çünkü korucu yapana kadar adama yapmadığımız işkence ,eziyet kalmıyordu. Batıya ya da Güney Kürdistan’a gidemeyenler mecbur korucu oluyordu kalıyor. Kabul etmezse ürününü ekmesine izin verip, toplarken izin vermiyorsun. Bu yüzden korucular çok kabul etmiyor çatışmaya katılmayı filan. Bizde insanlıktan çıkmıştık elbette yoksa onca kötülüğün başka türlü ortağı olamazdın. Benim savaştaki motivasyonum klasik üçlemeydi yani bayrak,millet,devlet bu yüzden ben kendim askerlik şubesine gidip kendim gönüllü komando askeri olmuştum. Acemilikte “el kaldırın isteyeni Kıbrıs’a yollayalım” dediler, ben el kaldıran arkadaşımın elini indirdim ‘napıyorsun o kadar eğitimi kaçmak için mi aldık’ diye. Ben vatan, millet motivasyonlu, Türk hariç her şeye düşmandım, Ermeniler, Rumlar ve diğer halklar yok edildiği için geriye Kürt ve Kürt düşmanlığı kalmıştı, bizde bu düşmanlığı en kötü şekilde yapıyorduk.

Kela Mehmet bölgesine 3. gün gittik, kimse var mı yok mu diye bakıyoruz, baktık kimse yok, tam artık geri dönme kararı aldık, saat akşam altı yedi gibi, hava kararıyor, bir anda 3 bölgeden üzerimize yaylım ateşi başladı, ama öldürmek için ateş etmiyorlardı. Onu orada fark ettik. Gerilla kendi ihtiyaçları dışında insan öldürmemek için elinden geleni yapıyor. Çünkü dönen asker cenazelerinin savaş sistemini tekrarlayacak bir ritüele dönüştüğünü çok iyi biliyorlar… Ön tarafı topladık, arka tarafa doğru giderken seken bir mermi benim sağ ayağımın üstünü kemiğe kadar parçalayıp açmış, şu an hala hissetmiyorum orayı. Olayın sıcaklığı ile ben fark etmedim, kaçıyorum ama koşamamaya başladım.. Pusuya düşmüşüz ve karanlıktan faydalanarak kaçmaya çalışıyoruz. Gidip kendimizi toplayıp geri saldırmak hedefimiz. Koştururken köprü gibi bir yerde kendimi bir anda boşlukta uçarken gördüm, 30-40 metrelik bir yerden düşmüşüm sırtüstü, neyse ki sırt çantam vardı o beni korumuş… Sonra kendime bir geldim, etrafta kimse yok, elimde G3 tüfeğim var, onu bırakmamışım ama çalışmıyor, bombaları kontrol ettim, tamam… Uyandım ama bulunmamak için ses çıkarmıyorum, güvenli bir yere çekilip askeri bekleyeceğim.. Baktım sağ ayak gitmiş, elleyince deriler geldi elime… O zaman karanlık da, hiç görmüyorum, tişörtümü çıkarıp ayağıma dolayıp sıktım… Dinlendim, ama ayağa kalkamadım.. Tüfeğim çalışmıyordu, düşmanın eline geçmesin diye tüfeğimi taşa vurarak parçaladım… Bombaları da hazırda tuttum bir şey olunca birini karşı tarafa birini ortaya atacağım… Hem onlar gitsin hem ben..

Gerilla ile aynı eğitimi alıyorsun bu konuda, karşıya esir düşmemek için her şeyi yaparsın. Onların ki mantıklı ama, yakalanınca işe yarar bilgi vermeyince hemen öldürülüyordu bile gerillalar.. Ben yanımda öldürülmüş gerillanın parçalandığını da gördüm… Bunların birinde gerilla cesedi parçalanıyordu, bunu görünce dayanamamıştım. Koştum geri kustum, savaş ezberden olmuyor, vatan millet sakarya demekle bunları görmek başka şeyler. Ben gidip kusunca uzman çavuş gelip bana ‘sen erkek misin, sen Türk müsün, neden kustun’ diye çıkıştı.. Cesede işkence etmenin nedeni ise insanları savaşa motive etmek. Gerilla ne olursa olsun, itirafçı değilse askerin elinden sağ çıkamazdı..

Dinlendim, biraz kendime geldim, buradan çıkamazsam gerilla beni bulup öldürür, ben buradan çıkayım ve bizimkileri bekleyeyim dedim.. Dereyi bile sürüne sürüne geçtim, yürüyemiyordum… Dere yatağının kenarında bir ev vardı. ‘Buraya gireyim’ dedim, orada dinlendim, boşaltılmış bir köy eviydi. Hiçbir şeylerini alamadan gitmişlerdir onu biliyorum, üstüme elbise bulayım diye girdim.. Yağmur yağıyordu… İçerideyken kapı sesi duydum. Ben hemen bombaları elime aldım. Daha hiç canlı gerilla görmemişim. Benim gözler büyüdü, el bombalarını hazırladım. Kapı yavaşça açıldı. Baktım kedi. Dedim ki ben çıkayım buradan bu böyle olmayacak. Oradan çıkıp mağara gibi küçük bir yer buldum, birinci gün öyle bitti, ikinci gün akşam hava kararırken kan kaybından bayılmışım..

TÜRK OLARAK BAŞLADIĞIM HAYATIM PKK’YE ESİR DÜŞMEM İLE DEĞİŞTİ

Gerillalar da orada yemek yiyecekmiş. Bir kadın gerilla ateş için çalı çırpı toplarken beni baygın olarak buluyor. Künyemi de görüyor boynumda, asker olduğumu anlıyor. Aşağıya seslenmeden önce beni uyandırdı sonra aşağı seslendi. Aslında yapmaması lazım, üzerimde bombalar var, önce onları alması lazımdı. Uyandım baktım kadın, burada ne işi var, üzerimde de bombalar filan var.. Elimi kaldırayım dedim kalkmıyor… Aşağıdan diğer gerillalar koşup gelip üzerimdeki bombaları aldılar.. Kendimde olsaydım, kolumu kaldırabilseydim patlatacaktım bombaları..

Beni alanlar üç takım gerilla idi, yaklaşık 60 kişilik bir guruptu. Irak sınırına yakın bir bölgede. Aşağı indirdiler beni.. Tedavi önerdiler ama ben kabul etmedim. Yemek ister misin dediler, kabul etmedim yemeklerini yemeyi. Birliğin doktoru geldi, pansumana izin vermedim yaralarıma.. Onlar benim savaş esiri olduğumu uluslararası sözleşmelere uygun davranacaklarını söylediler.. O arada ben bayılmışım, fırsat bu fırsat hemen pansuman yapıp kan durdurucu iğnelerden yapmışlar.. Kendime gelince dedim ki bunlar benden işkence ile bilgi almaya çalışacaklar. Hiç iyi bir şey beklemiyordum onlardan. Çünkü sen hiçbir hukuka uygun davranmamışsın, karşı taraftan da aynısını bekliyorsun. Dedim bunlar beni parça parça yapacaklar kesin..

Her zaman bir hesaplaşmadan ,yüzleşmeden bahsederim , bende bu çelişkileri,yüzleşmeyi başlatan şey şu… Yirmi senelik bir ezber varken, iki buçuk aylık bir savaş sürecinde o yirmi sene ile hesaplaştım. İnsanlara savaş suçu olacak şekilde kötü davranmayı, köy yakmaları veri olarak aldım. Ama bunları sonuçlandıramıyordum. Sonra gerillanın eline düştüm. Onların dediklerini de oyun ve propaganda olarak algıladım önce. Bana oyun oynuyor bunlar diye düşündüm. Gerillada sorumlu biri konuşup duruyordu. Ben hiç dinlemiyordum, teröristi ne dinleyeceğim, kaçabilir miyim ona bakıyorum.

Bir yandan da halı içinde bir ceset var orada ateşin yanında. Ona bakıyorum… Ölmüş bir gerillayı kendi şehitliklerine gömüyorlar. İki günlük yol boyunca o gerilla cenazesiyle Güney’e indim. Bir katırda yaralı olan ben, diğer katırda gerilla cenazesi, iki gün boyunca gittik. Oyun oynayabilirsin ama bunu nasıl devam ettirirsin.. Bana ne zaman işkence yapacaklar diye bekledim günlerce… Yanımda ölmüş arkadaşları var ve bana nefretle yaklaşmıyorlardı. O yol, Güney’e geçene kadar gördüğüm davranışlar, beni dönüştürdü. Oradayken İsmail Beşikçi’nin bir kitabını okumuştum, ‘Bilim Yöntemi’ diye, o da etkiledi beni. Onun dışında diğer kitaplar beni etkilemedi, onlar hikaye idi.. Beni etkileyen asıl şey bana davranışları ve kendi aralarındaki sosyal ilişkileri idi. Bizim kendi aramızda seksen tane ayak oyunumuz var. Bi bakıyorsun orda kimse kimseye dalavere yapmıyor, küfür etmiyor, arkasından konuşmuyor. Ben orayı darmadağın, şimdiki IŞİD gibi bir güruh olarak görüyordum. Düşünün işte sağ ayağımın üstünden vurulmuşken ve İki gün yaralı sekilde arazide kalıyorken PKK gerillaları buldu. Ben gerillayı çok farklı olarak bekliyordum. Gerilla beni karşıladı. Yarı baygınım, kan kaybetmişim. Beni bulan gerilla ise savaş koşullarındaki haklarımdan bahsediyor. Ne hakkı hukuku, ne savaşı? Bir kere biz savaş olarak dahi algılamıyoruz. Dışarıdan üç beş kişi gelmişler ülkeyi bölmeye çalışıyorlar bizim gözümüzde. Biz o zaman böyle bakıyoruz . O gün benim miladım oldu. Yani o günle beraber, benim o şekilde alınmam, iyi davranılması hak hukukumun tanınması… Ki onlar da zor durumdalar. Cenazeleri vardı beni alan ekibin. Kampa çıkaracaklardı. O haldeyken beni yakaladılar. Onların en zor anında ben de onların eline esir düştüm. O haldeyken bana böyle davrandılar. Rol yapmaları imkansızdı. Bizde öyle bir şey olmuş olsaydı, ki oldu da defalarca, sağ ele geçirilen gerilla konuşmazsa kolu bacağı kesilir uçaklardan atılırdı. Asker böyleyken gerilla böyle davrandı. Onunla beraber bizim yaptığımız köy yakmaları vs. hepsini üst üste koyunca var olan ezberim tuzla buz oldu.

PONTOSLU HELEN OLMA HİKAYEME GELİNCE

Rumluğumla tanışmam orduya katıldıktan ve PKK’nin eline esir düştükten sonra oldu. Aslına bakarsanız onu da devlet ortaya çıkardı. Ben PKK’nin eline geçtikten sonra sonra önce Kızılhaç aracılığıyla aileme mektup yazdım ve üç ay sonra da PKK’nin tahsis ettiği telefonla ailemi aradım. Durumumu anlatıp benim alınmam ve Türkiye’ye getirilmem için çaba sarf etmelerini istedim. Ailem yavaş yavaş benim için mücadeleye etmeye başladı, Bende PKK şahsında Kürt halkını tanımaya başladım, onları tanımaya başlayınca utancım o kadar baskın geldi ki PKK ile mücadele adı altında asker olarak işlediğim tüm suçları uluslararası televizyonlara anlattım. Tabi bu arada ailem de ellerinin ulaşabildiği her yere gidiyorlardı. Benim amcamın bir asker tanıdığı vardı Ankara’da ailemle beraber onla da görüşmeye gidiyorlar. Ama bekledikleri asker yerine başka bir subay geliyor. Orada subaylarla görüşüyorlar. Ailem biz çocuğumuzu istiyoruz diyor. Asker ise “bakın siz sağa sola gidiyorsunuz, her tarafı harekete geçiriyorsunuz ama sizin başınız belaya girer” diyorlar. Siz Rum’sunuz, başınız bela alısınız diyorlar. Aslında aile büyüklerimiz biliyor ama bir şekilde bizden saklıyorlar bu gerçeği. Bir yalana inanıp ona bizi de inandırmışlar.

Bize söylenen hikaye büyük babamızın sözde kurtuluş savaşına gidip orada yaşamını yitirdiği ve cenazesinin getirilemediği üzerineydi. Her seyi öğrendikten sonra olayların hiçte anlatıldığı gibi olmadığını öğrendim. Pontos soykırımının yaşandığı yıllarda Bafra’nın Yayla köyünü Topal Osman canisi, adamları ve Türk ordusu ile kuşatır. Rum köylüleri de Nebiyan dağının içerisinde olan köylerinde katledilmemek için köyü boşaltıp partizanların koruduğu bölgelere sığınmak isterler. İşte o karışıklıkta Konstantin dede köylülerin çıkışına yardım ederken kendi ailesini ihmal eder, tüm o karışıklıkta oğlu geride köyde kalır. Topal Osman ve cani ordusu tüm köyü yakar ve geride kalan çocukarı da Türk ailelerine dağıtırlar. İşte bizim memed adıyla bildiğimiz ve sonradan dedem olacak Lefter’de o çalınan çocuklardan biriydi.

İşte ben tüm bu trajedik hikayeyi öğrenmem hiç de kolay olmadı. Ailem sadece beni kurtarmak istiyordu. Bu yüzden denize düşen yılana sarılır misali herkese koştular, herkesten destek istediler. Ailem Rumluğumuzla tehdit edilip de benim bu durumu öğrenmem yine PKK’nin elindeyken oldu. Önce bu durumu ciddiye almadım, ciddiye almamamın nedeni ise Türkiye devletinin bu durumu propaganda diye kullanacağını düşünmemden dolayıydı. Onların yaydığı propagandaya göre Türk olsa devletini satmaz, gizli kalması gereken bilgileri kamuoyu ile paylaşmaz, ’Gavur’ olduğu için açıklıyor. Zaten daha sonra da yaralı düştüğümü bile bile kendi isteği ile gitti bile dediler, hatta bunu dönemin başbakanı Mesut yılmaz demişti. Sonraları PKK ajanı dediler, eski solcu dediler, topluma benim söylediğim şeylere inanmamaları için ne kadar yalan varsa söylettiler. Tüm bunlardan dolayı Pontoslu Helen olabileceğim bilinç altımda kalmaya devam etse de o dönem hükümeti ve kontrolundaki medyayı fazla ciddiye almadım. Devlet bu yalan adımları toplumu hizaya getirmek için atsa da bende , zihnimde, bedenimde paramparça olmuştu. Sadece üzüldüğüm şey ise benim ömrümden çalınan yirmi koca yıldı. Çünkü yirmi sene benim olmayan bir hayatı yaşadım, hadi iyi bir şey için olsa insan bir nebze kabul eder,anlar.Tam tersine insanlığa dair ne kadar suç varsa hepsini bize işlettiler, insan işlediği,ortak olduğu suçu bilince çıkarmazsa yine öyle makina gibi yaşar gider ama benim öyle mi oldu tabii ki hayır. Kürtler sayesinde yaptıklarımla yüzleştikten sonra çektiğim vicdan azabı hiçbir şey ile ölçülemez.

PKK’nin çağrısı sonucu ailelerimiz, Hadep, İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der Refah partisi milletvekili Fethullah Erbaş, Akın Birdal ve daha birçok insan hakları aktivistinin yoğun kampanyaları sonucu devlet alınmamız için yeşil ısık yaktı ve ailelerimiz ve oluşturulan heyet PKK kamplarına gelerek bizleri basın eşliğinde aldı. Ben diğer esir düşen askerlerden farklı tavır alıp devletin işlediği suçları anlattığım için Türkiye’ye girer girmez önce PKK propagandası, sonra da PKK üyeliğinden ve yaralı PKK’nin eline geçmeme rağmen uluslararası firar suçuyla 1996 aralık ayının sonun da tutuklanarak askeri hapishaneye gönderildim. Hapishane de bol işkenceli 3,5 aydan sonra da yine ellerim kelepçelenerek tekrar savaş tugayına gönderildim, fakat orada ne kadar psikolojik saldırıya maruz kalsam da bir daha elime silah almadım. Orada o yüzden birçok kez disko denilen hapishanelere beni gönderseler de Başta Kürt halkı olmak üzere artik kimseye karşı silah almayacağımı, taşımayacağımı komutanlara söyledim. Bir süre daha beni orada tuttuktan sonra serbest bıraktılar. Orada gördüğüm saldırılar yüzünden hafızamda boşluklar, kaybolmalar oluştu. Hala günümüzde bile kabuslar ile uyanıyorsam nedeni o savaş birliğidir.

Nihayetinde hapishane ve zorla tutulduğum askeri birimden ayrıldıktan sonra tekrar ailemin yanına Bafra’ya dönebildim. Orada bir süre kafamı dinledikten sonra askerin ailemi tehdit ettiği konuyu annemle konuştum. Annem de konunun doğru olduğunu söyledi. Olayları çok detaylı bilmiyordu ama dedemin çok küçük yaşlarda bir Türk ailesine verilmiş bir dönme olduğunu söyledi. O zaman devletin ilk defa doğru söylediğini anlamış oldum. Her konu da yalan söyleyen devlet benim Pontos Helen’i olduğumu biliyor ve kendi kontrolu dışına çıktığım anda da hiçbir acıma belirtisi dahi göstermeden kimliğimiz ile bir kere daha bizi vurmaya çalışıyordu.

DEVLET BİZİ YOK ETMEYE ÇALIŞIRKEN BENKENDİ KİMLİĞİMİ ADIM ADIM KAZANIYORDUM

1.Aşama; kimliğimi bulma ve nufus onayı

Tüm yaşadıklarımı ve devletin bize yaşattıklarını iyice düşündükten sonra devlet kavgamı etmek istiyor benimle diyerek kimliğimi araştırmaya karar verdim. Bir taraftan hukuksal anlamda neler yapabilirim ona bakıyor ve araştırıyorum. Bir taraftan da kimliğimize ilişkin kimler ne yazmış diye aranıyorum. Pontos soykırımı ile ilgili, kimliğimiz ile ilgili ilk buluştuğum yazar Belge yayınlarından birçok çeviri kitabı olan da olan Yorgos Andreadis’ti. Bafra’da yaşanan ve iki kız kardeşin başından geçen olaylar üzerinden Pontos Helenleri’ne neler olduğunu anlatan küçük çaplı ama manevi anlamda çok doyurucu, sorularıma da cevap bulmaya başladığım Tolika adlı kitapla kimliğimle duygusal anlamda bir tanışma yaşadım. Daha sonra Andreadis’in tüm kitaplarını okudum yani Türkçe’ye çevrilen tüm kitaplarını okudum. Sonra duygusal anlamda beslenmem bir noktaya gelince bizim için çok değerli olan iki bilim insanı ile tanıştım. Önce Michalis Haralambidis’in Pontos Soykırımı ile ilgili Kürdistan Press’e yazdığı Unutulan bir soykırım; Pontos adlı yazısını okudum. Daha sonra da Prof Konstantin Fotiadis’in çevrilen yazılarını okudum. Bir taraftan okumalarım sürerken, diğer yandan da mutlaka dedemin ailesinden kalanlar olmuştur, hepsini de öldürememişlerdir, kaçıp kurtulanlar olmuştur ama nereden, nasıl aramaya başlamalıydım. Çocukluk arkadaşlarımın çoğu MHP’liydi ama bana ihanet etmediler, polisin o kadar baskısına rağmen yanımda kaldılar. Arkadaşlarımdan birinin yeğeni nufus dairesinde çalışıyordu. Ondan nereye kadar ulaşabiliriz, ne yapalım deyince o da ben dedi önce bilgisayar kayıtlarına bakarım daha sonra da eski kayıtlar için defterleri inceleriz dedi. İnanılmaz şekilde bu araştırma sonuç verdi ve aile kütüğümü gösteren belgeyi arkadaş bana verdiğinde babamın babası mehmet dedemin babasının isminin yazdığı yere baktığımda ismin Konstantin olduğunu ve annesinin isminin de ise Paraskevi olduğu gördüm. Dahası da vardı defter araştırmaları da yapılmış ve dedemin yaşadığı köye ulaşılmıştı. Köyün ismini görünce şok oldum. Köyün ismi ile bizim soyadımız aynıydı. Dedemi küçükken yanına alıp büyüten Türk ailesi geldiği köyün ismini dedeme soy isim olarak vermişti.

2. Aşama; dağılmış ailemi bulma

Sıra dedemin biyografisini çıkarmaya gelmişti, dedem o kadar genç yaşta hayatını kaybetti ki hatta şunu söyle diyeyim dedem ailesinden koptuğu yaşta üç-beş yaşındaydı ve dedem 35 yaşında tetenoz’dan hayatını kaybettiğinde babamda üç beş yaşındaydı. O kadar fakirdiler ki o zaman cenazesini Samsun’dan Bafra’ya getiremediler ve ondan kalan tek resmi de yine büyük halam bir şekilde kaybetti. Büyük halam ailemizin kara kutusu gibiydi herseyi biliyordu ama hep susmayı yeğledi ve dedemden kalan tek resmi de o kaybetti. O yüzden biyografisine ona çok benzeyen babamın gençlik resmini koydum. O zamana kadar dedem ile ilgili bulduğum tüm bilgileri de oraya yazdım. Dedemizin ailesini arıyoruz diye de sosyal medyada da ilan verdim. Birkaç sene öyle geçti, bazen tam bir şeyler bulduk zannediyorduk ve kaç defa başa döndüğümü unutum. Ama yılmadan devam ettim, aslında bazen pes etme noktasına geliyordum ki faşist Türk devleti kendini bana hatırlattığında tekrar dört kolla arayışlara devam ediyordum.

3. Aşama ; Pontos Helen kimliği ile ilgili çalımalar başladı, ardından da davalar

Bu arada polis baskıları o düzeye geldi ki artık Bafra’da yaşama koşullarım tükenmişti. Çalışma alanlarımı komple bitirmişlerdi, baskılar aşırı şekilde ailemi yönelmeye başlayınca Bafra’dan ayrılma kararı aldım. En son bir basın açıklamasından dolayı Samsun’da hapishane’ye girince hapishane sonrasında İstanbul’a gittim. Baskılara ancak 2005 yılına kadar dayanabildim ve sonra dediğim gibi İstanbul’da yaşamaya başladım, büyük yerde daha az göze batarım diye düşündüm. Bir taraftan Kürtler ile ortak panel ya da etkinliklerde 90lı yılları ve Türk devletinin Kürtlere karşı işlediği savaş ve insanlık suçlarını deneyimlerim doğrultusunda anlatabildiğim kadarıyla anlatıyordum. Diğer yandan vicdani ret mücadelesi için arkadaşlarımla önce Vicdani Ret platformu ile, daha sonra da Vicdani Ret Derneği çatışı altında mücadele etmeye devam ettim. Ayrıca Pontos soykırımı, kimliği ve değerlerimizile ilgili de artık yazmaya başladım. Bir süre sonra halkımız ile ilgili dil, kültür, politika ile ilgili çalışmalar için davetler almaya başladım. Artık Pontos Helenleri olarak birçok konferans, toplantı, panellere ya katılımcı ya da misafir olarak davet edilmeye başladık. Bir süre sonra sonra bu devletin dikkatini çekmeye başladı. O dönemden sonra Türk militarizmine karşı yürüttüğüm Vicdani ret ile, yine Kürtler ile dayanışma halinde yürüttüğüm mücadeleler sonucunda açılan dava dosyalarımın arasına Pontos Helenlerinin geçmişte maruz kaldığı soykırım ile ilgili yazılarımdan, ve sosyal medya paylaşımlarım gerekçe gösterilerek hakkımda önce soruşturmalar sonra davalar girmeye başladı.

4.Aşama; tekrar önce hapishene ve ardından Roboski yolu bana görüldü

Samsun’dan ayrılmadan ayrılmadan önce kısa süreli hapishaneye girip çıkmıştım ve ben dışarı çıktıktan sonra da yargılama devam etmişti. Sene 2010’u gösterdiğinde mahkeme sonuçlandı, bana oradan bir sene ceza çıktı. Tam o dönemde Bafra’da ailemi ziyarete gitmiştim ki daha polisler etrafımı çevirdiler ve tutuklanma kararımı göstererek beni gözaltına aldılar. Oradan da yeni yapılmış olan Bafra T tipi hapishanesine beni götürdüler. Orada PKK davası tutsakları ile kalmak istediğimi söyledim, dediler ki sen Türksün ve başka davadan yargılanıyorsun o yüzden olmaz. Bende Türk olmadığımı Pontos Helen’i olduğumu söyledim, iste ne dediysem önce kabul etmediler. Ardından açlık grevi yapacağımı ve bu durumu kamuoyuna taşıyacağımı söyleyince onlar karışık olan bir koğuşa beni verdiler.

Burada bir sene kadar kaldıktan sonra dışarı çıktım ve birkaç ay geçmeden Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyü yaylasında Türk savaş uçakları çoğu çocuk olmak üzere 34 Kürt köylüsü acımasızca katledildi. Devletin yaptığı bu sivil katliama karşı Kürt illerinde ve batıda birçok duyarlılık eylemleri ve yürüyüşleri yapıldı. Bu eylemlerden biri de vicdani retçi arkadaşım Halil Savda’nın Roboski’den Ankara’ya kadar başlattığı barış yürüyüşüydü. Bu eylem diğerlerine göre bana daha cüretkar ve anlamlı gelmişti. Tek başına 1000 km’den fazla bir yol yürüyecekti ve Roboski katliamına kadar uzanan tüm süreçlerle yüzleşilmesi gibi bir çağrıyı da tek başına omuzlamıştı. Bu bana çok adil gelmedi, neden Halil tüm bu sorunları tek başına omuzlayacaktı ki, tüm bu yüzleşme süreçlerine Kürtler kadar, Kürdistan kadar Karadeniz insanının ve Karadeniz’in de ihtiyacı vardı. Halil’i telefon ile aradığımda Roboski’den çıkmıştı. Böylesi sorumluluğun altına tek başına girmene gönlüm de vicdanim da aklım da razı olmadı bende yürüyüşe geliyorum diyerek yola çıktım.Yürüyüş 1 Eylül Dünya barış günü başlamıştı ve yedi gün sonra onu Nusaybin’de yakaladım. Halil ve benden sonra da yürüyüşe katılan arkadaşlar ile Roboski için tam 1300 km yürüdük. TBMM ziyaretimiz sonrası barış aktivisti Meral Geylani’nin de olduğu heyetle Roboski’ye gittik, amacımız hem bayramlaşmak hem de yürüyüşün sonunda ki gözlemlerimizi ailelere aktarmaktı. Roboski’ye geçtik , bayramlaşmamızı ve yürüyüş ile ilgili gözlemlerimizi ailelere sunduk ve tam geri dönecek iken Meral Geylani bana bir süre köyde kalma teklifinde bulundu. Roboski’de birkaç ay kalacaktık, gözlemlerde bulunacaktık, ailelere bir süre destek olmaya çalışacaktık, sonrada tekrar köyden ayrılacaktık. Bizim bir iki ayımız bir seneye dönüştü, o bir sene yedi seneye dönüştü.
Bizde madem kalmaya karar vermiştik, o zaman ailelerimizin daha örgütlü mücadele edebilmesi için Arjantin’de ki kayıp annelerinin mücadelesinden tutun da Galatasaray’da mücadele yürüten Cumartesi annelerine kadar olan deneyimlerine kadar ailelerimize anlatık.Roboski için verilen adalet mücadelesinde annelerinin daha fazla ön plana çıkması gerektiğini vurguladık. Bir de adalet nöbetlerinin periyodik olmasının gerekliliğini anlattık. Ve Roboski katliamının 55. Haftası ile birlikte ‘Perşembe Değerlendirmeleri Adalet nöbetleri’başladı. Hemen ardından da ‘ Roboski İçin Adalet- Yeryüzü İçin Barış ‘ isimli derneğimiz ortaya çıktı.

Elbette amacımız sadece Roboski katliamı değildi, amacımız katliam ve soykırımlar ile yüzleşmekti. Adalet istediğimiz şeyler arasında Gezi de vardı, Berkan Elvan’da, Suruç katliamı da var di ,Ankara katliamı da,Halepçe, Çorum, Maraş Katliamları da, Ermeni ,Süryani ve Pontos Helenlerine yapılan soykırımlarda vardı. Zaten Roboski katliamı sonrası devletin verdikleri ile yetinmiş olsaydık, yüzleşme meselesinde enternasyonal olmasaydık, bugün yasadıklarımızın hiçbirini yaşamayacaktık. Devlet kendisiyle işbirliğine yanaşmayan ve geçmiş pratiklerde yapılan soykırımlar ile da bağ kuran bu yaklaşımı 14 temmuz 2016 tarihinde ‘sözde’ darbe girişimini bahane de ederek tümüyle ezmeye çalıştı.

5.Aşama;Şengal,Kobani,Soyadımı kendime iade ettim, Ankara Pontos Soykırımı Konferansı ve ülkeyi terk etme sürecim

Tabi devletin bizi ezmesini hak etmek için biraz daha çalışacaktık. Biliyorsunuz ki Türkiye ve etrafındaki birçok ülkenin demokrasi ile sorunları var, bu ülkelerden biri de Suriye, Suriye rejiminin tutumundan dolayı 2011 Nisan’ı itibarıyla tüm ülkeyi saracak iç savaş süreci başladı. Elbette uluslararası güçler ve Türkiye de bu savaşa dahil oldu. Türkiye’nin dahil olduğu yerde ise mutlaka islamı referans radikal teröristler de oluyor. Elbette Amerika ve Rusya’da çeşitli nedenlerden dolayı bu tür terörist organizasyonlara destek oluyorlar. Bu güçlerin Suriye’de benzer yolu izlemesi yüzünden bir an da ne kadar El-Kaide bağlantılı teröristler varsa buraya yığınak yaptılar. Sonra savaşın bir bölümünde Irak merkezli İşid canileri ortaya çıktı. Kısa süre de bu örgüt Suriye de savaşmaya başladı, özellikle Türkiye’nin yönlendirmesiyle Kürtlerin bölgeleri olan Şengal ve Rojava’ya yöneldiler.

İşid soykırımından kaçan 20 bin ezidi Kürdünü Roboski’ye geçirdik

İşid canileri önce Şengal’de soykırım yaptı, KDP Ezidi Kürtlerini hiç savunmadan geri çekilirken bir avuç PKK gerillası Ezidi Kürtlerini savundu. Yaşanan soykırım da ölümler kendini ikiye katlamamışsa belli sayıda kalmış ise bu canları pahasına Ezidi Kürtlerini savunan PKK Gerillaları sayesindedir. Zaten o süreci tüm dünya seyretti ve canlı yayınlarla kimin kaçtığını, kimin Ezidi Kürtlerini koruduğunu gördü. İşid soykırımından kaçanlar çeşitli bölgelere dağıldılar. Bir kısmı Rojava’ya geçti, bir kısmı Güney Kürdistan’a bir kısmı da Türkiye Kürdistan’ına geçmeye çalıştı. Suriye’de yaşanan çatışma esnasında çadırları kurup ve savaşın ortasında kalan sivil Arapları basın açıklamaları eşliğinde Türkiye’ye davet eden hükümet söz konusu Kürtler olunca, özellikle de Ezidi Kürtler söz konusu olunca soykırımdan kaçan Ezidi Kürtlerine adeta gümrük kapıları adeta kapatıldı. KDP’nin savaştaki tavrından dolayı Ezidi Kürtlerin çoğunluğu Güney Kürdistan’da kalmamayı tercih ediyordu. O yüzden Keşan bölgesinde bulunan PKK’nin Haftanin kampı üzerinden ilk Şengalli Kürtler 12 Agustos 2014 tarihinde Roboski’ye ulaştı. O günden sonra Türk askerinin azgın sadırısına rağmen 20 bin insanın üzerinde Ezidi kürdünü Haftanin kampından Roboski köyüne geçirdik.
Aylarca bizler,Roboski halkı ,Uludere halkı,Şırnak halkı bölgede kurulan derme kamplarda Ezidi Kürtlerine destek verdi. Türk devleti elinden geldiğince geri itme yaparken bizler soykırımdan binlerce insanı kurtardık. Çok zor zamanlar yaşadık ama hayatımın en gurur duyduğum dönemlerdendi.

Kobane’de insan zinciri ve kimliğimi kendime iade ettim

Bu dönemin sonunda İşid Rojava’ya, orada bulunan Kürtlere saldırmaya başladı.Bu caniler adım adım Kobane’nin etrafı sarmaya başladı, Türkiye’den de TSK ve devletin gözetiminde bu caniler Kobane ve çevresine geçmeye çalışıyordu. Bu yüzden HDPve DTK yani Kürt kurumları Kobane’yi savunmak için insanları Kobani sınırına davet etti. Ben ve Meral Geylani de hiç vakit kaybetmeden oraya gittik ve İşid canileri bölgeyi terk edinceye kadar da hep oradaydık. İşidlilerin bulunduğumuz bölgeden geçmesine izin vermedik .

İşte tüm bu sıcak dönemin ortasında bana Bafra’dan çok güzel bir haber geldi. Beş altı ay önce isim değişikliği için başvurmuştuk, telefonda avukatım mahkemenin ilk duruşmasında isim değişikliği isteğimin kabul edildiğini söyledi. Telefonda bu haberi duyduğum da her duyguyu bir arada yaşadım, sevinç, hüzün, kızgınlık tüm duygularım karışmıştı. Osmanlı ile başlayan, İttihat Terakki dönemiyle devam eden ve Mustafa Kemal ve arkadaşları döneminde halkımıza yani Pontos Helenlerine uygulanan soykırım’ın amacı bizi komple yok etmekti. Belki yaşanan soykırım karşısında, soykırıma karşı çok küçük bir adım ve karşılıktı benim yaptığım ama sonuçta bir adımdı. Bazen tüm ormanın yanmasına neden olan şey sadece bir kibrit çöpüdür değil mi ? Benim adımı hukuk karşısında değiştirmede ki tavrımın nedeni tamamen bu yüzdendi. Böylesi adımlar minik olsa da sizi takip edenler açısından oldukça cesaret vericiydi. Bir sonrası adım ise soyadımı değiştirmek için olacaktı, devlet cesaret edipte ön isim değişikliği için başvuru yaptığında sana fazla sorun çıkarmıyor. İş soyadı değişikliğine gelince aynı anlayışı göremiyorsun. Önümüze 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen soyadı kanunu, 2 Temmuz 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve 2 Ocak 1935 yılında yürürlüğe giren kanun çıkıyor. Her iki laflarından biri eşitlik olanlar kendi kimliğiniz, örf ve adetlerinize uygun bir soyadı almak istediğinizde kanunun 3.maddesi ile karşımıza dikiliveriyorlar. bu madde “Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz.” hükmünü içeriyor. Türkiye’de konuşmaya gelince anayasanın eşitlik ilkesi gereği ‘sözde’ her zaman eşitiz. Tabi bu kocaman yalan konuşmaya gelince öyleyiz, yasaya gelince ‘yabancı ırk’ ve ‘millet’ oluveriyoruz. Hani nerede Anayasanın eşitlik ilkesi, anayasa karşısında böyle mi eşitiz, lafa gelince de ırkçı değiliz diyorlar ama bu tam tamına ırkçılıktır, hem de bu ırkçılık kanun ile yasayla yapılıyor. Mardin’li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için2009 tarihinde mahkemeye başvuruyor. Mardin’li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını ‘Paulus Bartuma’ olarak değiştirmek için 2009 yılında Midyat Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yapmıştı.Davayı kabul eden Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi ,Soyadı Kanunu’ndaki “… yabancı ırk ve millet isimleriyle…” ibaresinin anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.Anayasa mahkemesinin nasıl bir karar vereceği ise hepimiz açısından merak konusu olmuştu. Verdiği kararla acaba statükoyu mu tekrar edecek, yoksa böyle bir kanuna karşı özgürlükçü bir karar mı verecekti. Çok da uzun beklemeden Anayasa Mahkemesi 2011 Temmuz’unda kararını açıkladı. Mahkeme özgürlüklerin önünü açmak yerine statükoyu korumak adına bir tekrarı yineleyerek, 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun ‘yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı’ olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddetti. Böylece Anayasa mahkemesi de hem statükoyu korurken yasalardaki ırkçılığa da devam demişti. Sıra anayasa mahkemesinin bu ırkçı içtihatına karşı mücadeleye gelmişti. Bir taraftan başvuruları takip ediyorduk, bir taraftan da bu konudaki içtihat niteliğindeki kararları inceliyorduk.

Pontos Soykırımı

Diğer yandan da seneler ilerliyordu ve 2016 senesine geldik, bu sene birçok şeye gebeydi, Biz Pontoslu Helenler açısından bizi tarihi günler beklerken, diğer yandan ise iktidarı uzun süre birlikte paylaşan iki güç arasında da gerginlik en üst safhaya gelmişti. Çözüm süreciyle birlikte bu iktidar ikilisi Gülenciler ve AKP arasında sürtüşmeler başladı ve dediğim gibi 2016 yılında ise zirveyi buldu . Onların çelişkileri devam ederken Biz Pontoslu Helenler tam yüzyıl bekledikten sonra bizim için tarihi bir konferansa hazırlanıyorduk
Pontos Soykırımı Konferansı 9 Nisan 2016 tarihinde gerçekleşti, Newroz Dergisi ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından organize edildi. Çok sayıda akademisyen, yazar ve aktivisttin katıldığı konferansın açılış konuşmalarını akademisyen ve yazar Fikret Başkaya ile Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP) Genel Başkanı Sinan Çiftyürek yaptı. Moderatörlüğünü Pınar Ömeroğlu’nun yaptığı panelin ilk oturumunda sosyolog İsmail Beşikçi, araştırmacı ve Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirel, editör ve çevirmen Atilla Tuygan ve ben vardım. Moderatörlüğünü Attila Tuygan”ın yaptığı ikinci oturumda ise; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Baskın Oran, Sosyolog Mert Kaya, Yunanistan”dan gelen araştırmacı ve yazar Stergios Theodoridis, tarihci ve yazar Vlasis Ağdjidis, yine araştırmacı yazar Tamer Çilingir katılmıştı.
Konferansta Osmanlı ile başlayan ve İttihat ve Terakki dönemiyle devam eden, Mustafa Kemal’in önderliğinde Cumhuriyet döneminin (1914-1923 ) başlarında tamamlanan Pontoslu Rumlara yönelik tehcir, katliam ve soykırım konuşuldu.Pontoslu Helenlere uygulanan soykırım ve tehcir politikalarının Osmanlı döneminden başlayarak Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden bugüne dek sürdürüldüğüne dikkat çeken konferans Türkiye’nin Rumlara yönelik soykırımı tanıması çağrısı yapmıştı.Elbette konferans bununla sınırlı kalmayarak birçok çağrı daha yapmıştı, Pontos Soykırımı Ankara Konferans belgeleri belge yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Umarım bir gün bu konferans kitabını Yunanca’ya da kazandırabiliriz. Bir kere daha konferansı organize eden Newroz Dergisi ve Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’ndeki arkadaşlara bu dayanışmalarından dolayı çok teşekkür ediyor ve minnet duygularımı bir kere daha paylaşıyorum.

Dediğim gibi o yıl ilk başta benim ve bizim için iyi başlamıştı ve hani Yunanistan’a ailem için verdiğim ilanda sürpriz gelişmeler oldu. Ben aslında dedem için babamın resmini biyografiye koysam da asıl benzerlik dedemin kardeşi Lefter ile benim aramda çıktı. İkimizin resimlerini gören bizi ikiz gibi zannediyorlardı. Neyse oradaki bulduğumuz aile de beni görmek istiyorlardı. Vize işlemleri uzun sürebileceği için erkenden hallettim ama Roboski katliamının 5.yıldönümü sonrası sürece vizemi aldım. Ben vize işlemlerimi hallettikten sonra hükümet ortakları birbirine girdi ve 14 Temmuz ‘sözde darbe’ girişimi oldu. AKP hükümeti ve Recep Tayyip Erdoğan için tam bu tam tanrı lutfu gibi oldu. Bunu hem sürekli kavga ettiği ortağından kurtulma fırsatı olarak gördü. Hem de Türkiye’deki muhalefeti sindirmek için, bastırmak ve yok etmek için start verdi. Ne kadar arkadaşım varsa bu süreçte sakın Roboski’ye geçme seni mutlaka seni hapishaneye atarlar dediler. Böylesi bir süreçte asla onları yalnız bırakmazdım, bende biliyordum tutuklanacağımı, çünkü devlet neyi saklamak istediyse hepsini kamuoyuna taşımak için her şeyi yaptık. Roboski katliamı, Ermeni Soykırımı, halkımıza yani Pontos Helenlerine yapılan soykırım ve diğer katliamlar ile yüzleşilmesi için elimizden gelen ne varsa yaptık. Bunu gören hükümet arkasına aldığı 14 Temmuz sözde darbe girişimine karşı mücadele adı altındaki o rüzgarla on binlerce muhalefettten biri olan biz Roboski aktivistlerinide biçtiler. Roboski katliamı 5. yıldönümüne bir hafta kala ben, Meral Geylani ,Veli Encü ve üç Roboski aktivisti daha gözaltına alındık. O süreçte geçmişte hakkımızda ne kadar soruşturma açılmıssa hepsi davaya dönüştürüldü. PKK propagandası, PKK örgüt üyeliği, Pontos soykırımı ile ilgili yaptığım paylaşım ve yazılardan dolayı daTürklük’e hakaret,halkı kin ve nefrete yönlendirme davaları, ayrıca vicdani ret çalışmalarımdan dolayı da hakkımda birçok halkı askerlikten soğutma davaları açıldı,toplamda 13 dosya hakkımda oluşturuldu. Roboski anması geçinceye kadar rehin gibi gözaltında tutulduk ve sonra serbest bırakıldık ama asker bunu yeterli bulmadı ve tutuklanma tarihim olan 23 Nisan 2017 bizleri köyden çıkarmak için köylülere her türlü baskıyı yaptı. Tutuklanmadan birkaç gün önce Ermeni soykırımı yıldönümü için bir makale yazıp orada hem Ermeni soykırımına hem de Pontos Helenlerine yapılan soykırıma değinmiştim, herhalde bu artık onların bardağındaki suyu taşıran son nokta oldu. Tutuklanarak önce Şırnak t tipi hapishanesine, daha orada bir hafta kalmadan açıldığı günden beri işkenceleri hak gaspları ile bilinen Elazığ yüksek güvenlikli hapishanesine gönderildim.

Saldırılar altında bir sene üç ay o hapishanede kaldım, o süreçte halkımız beni asla yalnız bırakmadı, Yunanistan’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan dayanışma mektupları aldım. Bir kere daha o işkenceli hapishane sürecinde beni yalnız bırakmayan halkımıza çok teşekkür ediyorum. Yine o süreçte ve sonrasında Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldığımda da beni yalnız bırakmayan Teofanis Malkidis, Michalis Haralambidis,Konstantin Fotiadis,Yorgos, Despina, çevirmenlerim Katerine, Giannis,Apollon Pontou futbol takımı yetkililerine ve adını sayamadığım unuttuğum tüm dostlarıma çok teşekkür ediyorum

Hapishaneden çıktıktan sonra bir süre daha Türkiye’de kaldım ve tekrar tutuklanma tehlikem doğunca gizli şekilde Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldım. Atalarımızın 3 bin sene önce çıktığı bu topraklara mülteci olarak geldim. Yunanistan devletine mültecilik başvurusu yaptım. Elbette hikaye burada bitmedi,Yunanistan’da neler yaşadığımı da ilerleyen süreçlerde başka vesileler ile anlatacağım. Yaşadığımız sürece dönüşüm de yüzleşme de devam edecek,son ferdiğim bitmeden hiç bir şey bitmiş sayılmaz,unutmayın bizim yani ezilen halkların cesareti onların gücünü fazlasıyla aşar,onlar da bundan korkuyor,son kırk yıldır Kürt halkının verdiği mücadele buna en iyi iyi örnektir, biz yüzyıldır hakları gasp edilmiş, soykırıma maruz kalmış Pontos Helenleri bu bilinçle yeniden mücadeleye başladık ve mutlaka kazanacağız

8 Mayıs 2019 Çarşamba

Πειραιάς: Συγκλονιστική η εκδήλωση για την Γενοκτονία των Ποντίων

Toυ Θοδωρή Ασβεστόπουλου
Ένα συγκλονιστικό μουσικοθεατρικό δρώμενο αφιερωμένο στην Γενοκτονία των Ποντίων, με τίτλο «353.000: Καμίαν ‘κι ανασπάλω» (Δεν μπορώ να ξεχάσω), πραγματοποιήθηκε το βράδυ της Δευτέρας 6 Μαΐου, στην πλατεία Αλεξάνδρας στο Πασαλιμάνι, στο πλαίσιο των εκδηλώσεων του Δήμου Πειραιά «Ημέρες Θάλασσας 2019».
Ένα δρώμενο που διοργάνωσε η Ένωση Ποντίων Πειραιώς – Κερατσινίου – Δραπετσώνας στο «Πυρρίχιο Πέταγμα», το Μνημείο της Γενοκτονίας του Ποντιακού Ελληνισμού, το οποίο ταξίδεψε τους παρευρισκόμενους 100 χρόνια πίσω, τότε που ο  Μουσταφά Κεμάλ αποβιβαζόταν στην Σαμψούντα, στις 19 Μαΐου 1919, για να σημάνει την έναρξη της δεύτερης και πιο αιματηρής φάσης της εξόντωσης των Ελλήνων της περιοχής, που διήρκησε έως το 1923. Είχε προηγηθεί η πρώτη φάση της Γενοκτονίας από τους Νεότουρκους την περίοδο 1916 – 1918.
Παράλληλα όμως ήταν και μία εκδήλωση όπου το χθες του Πόντου συναντήθηκε με το σήμερα της ιστορικής και μαρτυρικής γης, χάρη στην παρουσία του Γιάννη – Βασίλη Γιαϊλαλί, του γηγενή Πόντιου ακτιβιστή, ο οποίος ζήτησε και πήρε άσυλο από την Ελλάδα, μετά την διαφυγή του από την Τουρκία, όπου αντιμετώπιζε συνεχείς διώξεις και φυλακίσεις, λόγω των ακούραστων αγώνων του για την αναγνώριση των Γενοκτονιών των χριστιανικών λαών της Ανατολής και την στήριξη των δικαιωμάτων των Κούρδων.

«Η ατιμωρησία οδηγεί στην επανάληψη του εγκλήματος»
«Η ατιμωρησία των θυτών οδηγεί στην επανάληψη του αποτρόπαιου αυτού εγκλήματος κατά της ανθρωπότητας με συνυπεύθυνους τους αρνητές. Αν καταδικάζονταν και τιμωρούνταν άμεσα από την διεθνή κοινότητα ο γενοκτόνος των προγόνων μας δεν θα είχαμε τις επόμενες τραγωδίες του Ελληνισμού», είπε ανοίγοντας την βραδιά η γενική γραμματέας της Ένωσης Ποντίων Πειραιώς – Κερατσινίου – Δραπετσώνας Χριστίνα Χαφουσίδου.
Στη συνέχεια έστειλε σαφές μήνυμα με πολλούς αποδέκτες, διαβάζοντας ένα κείμενο, που παραμένει επίκαιρο, του ακαδημαϊκού και συγγραφέα Ηλία Βενέζη, γραμμένο την Τρίτη 6 Σεπτεμβρίου 1955, την επομένη των «Σεπτεμβριανών», του πογκρόμ κατά των Ελλήνων της Κωνσταντινούπολης:
«Οι απίστευτες βαρβαρότητες του όχλου της αντίπερα όχθης του Αιγαίου εναντίον του Ελληνισμού και της χριστιανοσύνης ξυπνούν σε τούτο εδώ το Έθνος μνήμη ανατριχιαστική. Η Ελλάδα ξαναθυμάται τις ημέρες του 1922, τις ημέρες που ήταν φλόγες και κραυγή θηρίου και αίμα και κοπάδια ξεριζωμένων ανθρώπων, γυναικών και παιδιών και γερόντων…
Είπαμε να ξεχάσουμε την ιστορία, εμείς ένας λαός που έχει ανάγκη να ακουμπά στην ιστορία και αλλάξαμε τον τόνο των βιβλίων που δίδασκαν τα παιδιά μας. Αμβλύναμε τις σκληρές γραμμές, τα μαρτύρια του Γένους τον καιρό του 1821 και στους μετέπειτα καιρούς φτάσαμε ακόμα να σβήνουμε περιστατικά, ονόματα, θηριωδίες. Και όλα αυτά με την ελπίδα ότι θα συναντηθούμε με την αντίπερα χώρα, ότι ίσως επιτέλους γίνουμε φίλοι. Βλέπουμε τώρα πως είχαμε λάθος λέγοντας πως από τη μια στιγμή στην άλλη το θηρίο γίνεται άνθρωπος.
Όχι! Φαίνεται πως δεν γίνεται! Γι’ αυτό από την σκοπιά τούτη εδώ που εκφράζει το ελληνικό πνεύμα θέλουμε να πούμε την πικρία μας γιατί απατηθήκαμε. Θα πρέπει να ξανακοιτάξουμε τον εαυτό μας. Δεν θα αποφασίσουμε να διδάξουμε τώρα στα παιδιά μας το μίσος, αλλά θα αποφασίσουμε ότι το χρέος μας ως Ελλήνων είναι αυτό. Να μην πάψουμε να θυμόμαστε, να μάθουμε στα παιδιά μας να θυμούνται».
«Αυτό κάνουμε και εμείς ως Ένωση Ποντίων Πειραιώς – Κερατσινίου – Δραπετσώνας», σημείωσε η κυρία Χαφουσίδου.
Το ζήτημα της αναγνώρισης της Γενοκτονίας είναι πανανθρώπινο
«Λίγες μέρες μας χωρίζουν από την συμπλήρωση εκατό χρόνων  από την τραγική ημερομηνία που ο σφαγέας Μουσταφά Κεμάλ αποβιβάστηκε στην Σαμψούντα για να θερίσει το ένδοξο κομμάτι του Ελληνισμού του Πόντου και να οδηγήσει στο θάνατο τουλάχιστον 353.000 αθώα θύματα», είπε κατά τον χαιρετισμό της η πρόεδρος της Ένωσης Ποντίων Πειραιώς – Κερατσινίου – Δραπετσώνας Αναστασία Ποιμενίδου.
«Ως απόγονοι των θυμάτων αυτών ευχαριστούμε θερμά τον Δήμο Πειραιά και τον Δήμαρχο Ιωάννη Μώραλη που ενέταξε την εκδήλωση του ιστορικού μας συλλόγου στην σειρά εκδηλώσεων “Ημέρες Θάλασσας” για να τιμήσουμε σήμερα εδώ τους εθνομάρτυρες του Πόντου, αυτούς που με το δικό τους γενναίο ΟΧΙ στις προκλήσεις και τις δελεαστικές προτάσεις των Τούρκων να απαρνηθούν την πίστη τους υπέγραφαν την θανατική τους καταδίκη.
Η χριστιανική τους πίστη ήταν αναπόσπαστο κομμάτι της εθνικής τους ταυτότητας και βγήκαν με την θυσία τους νικητές στον αγώνα υπεράσπισης των ιερών των Ελλήνων. Μας άφησαν όμως ιερή παρακαταθήκη να μην λησμονούμε την θυσία τους και πάνω απ’ όλα με τις πράξεις μας να είμαστε αντάξιοι συνεχιστές της ένδοξης ακριτικής γενιάς των Ελλήνων του Πόντου και να φυλάγουμε Θερμοπύλες όπως έχει ανάγκη σήμερα το έθνος και η χώρα μας τώρα που ξεθωριάζουν τα ιερά και τα όσια του Ελληνισμού», τόνισε η κυρία Ποιμενίδου.
«Είμαστε πεπεισμένοι πως ο αγώνας για την αναγνώριση της Γενοκτονίας του Ποντιακού Ελληνισμού δεν πρέπει να απασχολεί και να αφορά μόνο τους απογόνους των θυμάτων.
Τις επιπτώσεις από τη μη τιμωρία και καταδίκη του θύτη έχει ολόκληρος ο Ελληνισμός, με την Κύπρο, την Ίμβρο και την Τένεδο, με το Αιγαίο και την Θράκη, όπου οι προκλήσεις των Τούρκων είναι συνεχείς και συνεπείς προς τις επιδιώξεις τους. Οφείλουμε να είμαστε ενωμένοι ως έθνος αλλά και η ανθρωπότητα ολόκληρη απέναντι στους γενοκτόνους και να τους βροντοφωνάξουμε ΟΧΙ ΑΛΛΗ ΓΕΝΟΚΤΟΝΙΑ», ήταν το μήνυμα με το οποίο έκλεισε η πρόεδρος της Ένωσης Ποντίων Πειραιώς – Κερατσινίου – Δραπετσώνας.
Θα συνεχίσουμε τον αγώνα των ηρωικών προγόνων μας
Αγωνιστικό χαιρετισμό εμπνευσμένο από την ποντιακή ιστορία απηύθυνε ο γηγενής Πόντιος ακτιβιστής Γιάννης Βασίλης – Γιαϊλαλί, μιλώντας για πρώτη φορά σε εκδήλωση για την Γενοκτονία των Ποντίων στην ελληνική πρωτεύουσα.
«Εμείς θα αγωνιζόμαστε και θα συνεχίσουμε με πίστη τον αγώνα μας, για την προστασία της ταυτότητας, του πολιτισμού, της γλώσσας και των ηθικών μας αξιών, θα συνεχίσουμε τον αγώνα μας στο δρόμο που χάραξαν οι ηρωικοί πρόγονοί μας, οι αγωνιστές και αγωνίστριες στο Κάστρο των Κοριτσιών (Κιζ Καλεσί), στα όρη Νεμπιέν, οι γυναίκες αντάρτισσες, όπως η Ελένη Τσαούς, που αγωνίστηκαν μέχρι την τελευταία σφαίρα πριν αποχαιρετίσουν αυτή τη ζωή, στο δρόμο που χάραξαν οι μεγάλοι οπλαρχηγοί του Πόντου, όπως ο Κοτζά Αναστάς και ο Βασίλ Ουστά», υπογράμμισε ο κ. Γιαϊλαλί.
«Θα συνεχίσουμε τον αγώνα μας παρά τις επιθέσεις που δεχόμαστε από το τουρκικό κράτος, το οποίο όχι μόνο αρνείται αλλά συνεχίζει τις γενοκτόνες πολιτικές του. Θα ήθελα να ξέρετε όλοι εσείς που επιβιώσατε από τη Γενοκτονία και καταφύγατε εδώ στην Ελλάδα, ότι ο Μονοκέφαλος Αετός του Πόντου δεν έχει πέσει ακόμα στο έδαφος.
Τη σημαία του αγώνα την έχουμε πάρει εμείς από την Ελένη Τσαούς, από τον Κοτζά Αναστάς, τον Αντών πασά και τόσους άλλους οπλαρχηγούς και αγωνιστές που έπεσαν στα άγια χώματα του Πόντου, και έμειναν εκεί άθαφτοι. Η ιστορία αγώνων και αντίστασης 2.800 ετών στα εδάφη των προγόνων μας, είναι ο οδηγός μας», σημείωσε.
«Το σύστημα άρνησης και γενοκτονίας της Τουρκίας που ξεκίνησε τη γενοκτονία πριν 100 χρόνια, συνεχίζει και σήμερα τις ίδιες πολιτικές εναντίον μας. Το κράτος που έχτισαν με βαρβαρότητα πάνω στα αίματα των θυμάτων της γενοκτονίας, προσπαθούν να το συντηρήσουν με τις ίδιες βάρβαρες τακτικές. Θα πρέπει να γνωρίζουν πάντως ότι εμείς επί 2.800 χρόνια αγωνιστήκαμε πάμπολλες φορές εναντίον κατακτητών και στο τέλος νικήσαμε.
Η Πάφρα, τα όρη Νεμπιάν, το Κίζ Καλεσί, η Αμισός, η Κερασούντα, η Τραπεζούντα, είναι μάρτυρες των αγώνων μας», τόνισε ο Πόντιος ακτιβιστής.
«Σήμερα, για να αποδείξουμε ότι το “Ο Πόντος ζει” δεν είναι απλά ένα σύνθημα, και για να μην έχει αποτέλεσμα η πολιτική της γενοκτονίας που συνεχίζει η Τουρκία, θα πρέπει να στρέψουμε το πρόσωπό μας με μεγαλύτερη αποφασιστικότητα προς την πατρίδα μας, τον Πόντο. Μετά τη γενοκτονία καταφέραμε να επιβιώσουμε και να διατηρήσουμε τον πολιτισμό και τις αξίες μας, στην Ελλάδα και στη διασπορά.
Τώρα ήλθε η ώρα να περάσουμε στην επόμενη φάση, να συναντηθούμε ξανά στον Πόντο, με τις παραδοσιακές μας αξίες, με οδηγό την ιστορία μας των 2.800 χρόνων.
Εμείς, οι συνεχιστές του αγώνα του Κοτζά Αναστάς, της Ελένης Τσαούς, του Βασίλ Ουστά και τόσων άλλων οπλαρχηγών και αγωνιστών, θα κρατήσουμε τον μονοκέφαλο αετό στους ουρανούς και θα ξαναχορέψουμε αδελφικά τους χορούς μας στα βουνά του Πόντου.
Όλα τα αδέλφια μας, όπου κι αν ζουν, σε όλες τις γωνιές του κόσμου, δεν πρέπει να ασχολούνται μόνο με την επιβίωσή τους, αλλά με το πώς θα ποτίσουμε τις ρίζες μας που ξαναφυτρώνουν στον Πόντο, πώς θα τις βοηθήσουμε να αναπτυχθούν», είπε στο κλείσιμο της ομιλίας του ο Γιάννης – Βασίλης Γιαϊλαλί, συγκλονίζοντας όλους όσους τον άκουσαν.
Συγκινητικό το δρώμενο για την Γενοκτονία των Ποντίων
Ακολούθως πραγματοποιήθηκε ένα συγκινητικό καλλιτεχνικό πρόγραμμα με θεατρικά δρώμενα και τραγούδια που γύρισαν το χρόνο στις ημέρες της Γενοκτονίας που υπέστησαν οι Έλληνες του Πόντου από τους τούρκους του Μουσταφά Κεμάλ.
Όσοι παρακολούθησαν το δρώμενο που έγραψε και σκηνοθέτησε ο χοροδιδάσκαλός Ηρακλής Παπαγιαννίδης, είδαν μπροστά τους παραστατικά τις σφαγές, τους βιασμούς, τις θηριωδίες, τους διωγμούς και τις κακουχίες που έζησαν οι Πόντιοι στην πατρογονική τους γη την περίοδο 1916-1923.
Αξίζει να σημειωθεί ότι ολόκληρη η εκδήλωση έγινε κάτω από πολύ δύσκολες συνθήκες, λόγω των σφοδρών ανέμων που έπνεαν επί ώρες στην πλατεία Αλεξάνδρας, ωστόσο αυτό βοήθησε τους παρευρισκόμενους να ζήσουν στο απειροελάχιστο τις βασανιστικές συνθήκες που βίωσαν οι Πόντιοι πριν από εκατό χρόνια.
Το δρώμενο ολοκληρώθηκε με τον πυρρίχιο χορό και το μήνυμα:
«Όσο καλύτερα γνωρίζουμε το χτες, τόσο καλύτερα κατανοούμε το σήμερα και τόσο πιο καλά και σταθερά βαδίζουμε στο αύριο».


Pigi:https://kanaliena.gr

26 Nisan 2019 Cuma

Οι συγκλονιστικές ομιλίες Χαραλαμπίδη και Γιαϊλαλί σε εκδήλωση της Ένωσης Ποντίων Πιερίας για την Γενοκτονία των Ποντίων

Πλήθος κόσμου, μέλη και φίλοι της Ένωσης Ποντίων Πιερίας (ΕΠΠ), είχαν την ευκαιρία να παρακολουθήσουν την ομιλία του Μιχάλη Χαραλαμπίδη καθώς και του δημοσιογράφου ακτιβιστή, υπερασπιστή των ανθρωπίνων δικαιωμάτων Γιάννη–Βασίλη Γιαϊλαλί στην εκδήλωση που διοργάνωσε η Ένωση, την Τετάρτη 17 Απριλίου, στο συνεδριακό κέντρο του δήμου Κατερίνης.
Η εκδήλωση διοργανώθηκε στο πλαίσιο των εκδηλώσεων για την 100η επέτειο μνήμης της γενοκτονίας του ποντιακού ελληνισμού.
Την εκδήλωση άνοιξε το τμήμα χορωδίας και λύρας της ΕΠΠ, όπου με την καθοδήγηση του χοράρχη και δασκάλου του τμήματος εκμάθησης λύρας Μάκη Λολοσίδη, παρουσίασε παραδοσιακά τραγούδια και μελωδίες του Πόντου. Αμέσως μετά τον λόγο πήρε η γραμματέας της ΕΠΠ Περιστέρα Πεϊδου καλωσορίζοντας τους παρευρισκομένους και προλόγισε τον Γιάννη-Βασίλη Γιαϊλαλί.
Στον χαιρετισμό του ο πρόεδρος της ΕΠΠ Κώστας Παπουτσίδης ανέφερε μεταξύ άλλων ότι «η σημερινή εκδήλωση είναι ιδιαίτερα σημαντική και ιστορική και θα συμβάλει στην νέα στρατηγική που πρέπει να ακολουθήσει ο ποντιακός οργανωμένος χώρος γύρω από το θέμα της γενοκτονίας». Εξήρε το έργο του Μιχάλη Χαραλαμπίδη «ο οποίος έπαιξε πρωταγωνιστικό ρόλο στο να αναγνωρίσει το 1994 ομόφωνα η ελληνική Βουλή, και με την ισχυρή βούληση και πρόταση του αείμνηστου Ανδρέα Παπανδρέου, την γενοκτονία του ποντιακού ελληνισμού». Όπως τόνισε «πιστεύουμε ακράδαντα στη ζωή και στις πανανθρώπινες αξίες, δεν θέλουμε να υπάρξουν ποτέ άλλες γενοκτονίες, για αυτό και έχουμε ιερή υποχρέωση απέναντι στους 353.000 προγόνους μας, που ακόμα ζητούν δικαίωση, να συνεχίσουμε να αγωνιζόμαστε για την διεθνή αναγνώριση της γενοκτονίας του ποντιακού ελληνισμού αλλά και ολόκληρου του ελληνισμού της Ανατολής. Δυστυχώς διαχρονικά η ελληνική πολιτεία δεν υπήρξε ποτέ αρωγός της προσπάθειας που κάνει ο οργανωμένος ποντιακός χώρος, και όποια κράτη, πολιτείες ή φορείς αναγνώρισαν την γενοκτονία έγιναν χάρη στον αγώνα και μόνο των ποντιακών ομοσπονδιών, συλλόγων και μεμονωμένων προσώπων ανά τον κόσμο». Τόνισε την μεγάλη προσφορά του αείμνηστου Πολυχρόνη Ενεπεκίδη καθώς και του καθηγητή νεότερης ιστορίας Κώστα Φωτιάδη με το πολύτομο έργο του που στοιχειοθετεί πλήρως την Γενοκτονία των Ποντίων. Τέλος καλωσόρισε τον δημοσιογράφο, ακτιβιστή Γιάννη-Βασίλη Γιαϊλαλί ο οποίος μέσα από τις φυλακές έμαθε ότι είναι Έλληνας και έχει ελληνική καταγωγή από την Μπάφρα του Πόντου.
Το τμήμα χορωδίας και λύρας της Ένωσης Ποντίων Πιερίας (φωτ.: Ένωση Ποντίων Πιερίας)
Την ομιλία του Γιάννη-Βασίλη Γιαϊλαλί, που την μετάφραση έκανε ο Θεοφάνης Μαλκίδης, διδάκτωρ κοινωνικών επιστημών, ανάγνωσε ο Κ. Παπουτσίδης. «Είναι τιμή μου να είμαι εδώ μαζί σας σήμερα και ειδικά μαζί με τον Μιχάλη Χαραλαμπίδη, του οποίου η θέση στην αναγνώριση της γενοκτονίας εναντίον των Ελλήνων του Πόντου, από το ελληνικό κράτος είναι πρωταγωνιστική. Και το γεγονός ότι μοιράζομαι το ίδιο βήμα με αυτόν είναι η μεγαλύτερη τιμή για μένα. Είναι η ιστορία της γενοκτονίας που υλοποίησε το τουρκικό φασιστικό κράτος, γενοκτονία η οποία θα είχε περισσότερα θύματα εάν δεν αντιστεκόταν οι άνδρες και οι γυναίκες, που πολέμησαν μέχρι την τελευταία σφαίρα τους. Αντάρτες όπως η Ελένη Τσαούς και του Βασίλη Ουστά των οποίων είναι η τιμή να είμαι εγγονός τους. Είμαστε εγγόνια αυτών των Ποντίων, δεν είμαστε εγγόνια των Οθωμανών. Το αποικιοκρατικό φασιστικό τουρκικό κράτος ξεκίνησε τη Γενοκτονία από την περίοδο του σουλτάνου Αμπντούλ Χαμίτ και το κεμαλικό κράτος πραγματοποίησε το τρίτο και τελευταίο στάδιο της γενοκτονίας. Οι 353.000 άνθρωποί μας δολοφονήθηκαν στη γενοκτονία» ανέφερε μεταξύ άλλων.
«Στη διαδικασία της σωτηρίας τους, εκατοντάδες χιλιάδες αναγκάστηκαν να εγκαταλείψουν τη γη τους. Φυσικά, υπήρχαν εκείνοι που δεν μπορούσαν να φύγουνε και αναγκάστηκαν να ζήσουν κάτω από την τυραννία του γενοκτονικού τουρκικού κράτους. Μεταξύ αυτών, το τουρκικό κράτος που διέπραξε το ολοκαύτωμα αυτό έκλεψε και πήρε τα παιδιά των Ελλήνων και τα έδωσε σε τουρκικές οικογένειες. Η ιστορία μας αρχίζει εδώ, ο παππούς μου είναι ένα από αυτά τα παιδιά. Ο πατέρας του ήταν ο Κωνσταντίνος, το όνομα της μητέρας του ήταν η Παρασκευή. Αλλά μάθαμε αυτό το γεγονός πολύ αργά. Η οικογένειά μας έμεινε στο σκοτάδι μη γνωρίζοντας την αλήθεια, αποδεχόμενη ένα ψέμα. Η επίσημη ιστορία έλεγε ότι ο πατέρας του παππού μου συμμετείχε στον επονομαζόμενο τουρκικό απελευθερωτικό αγώνα και πέθανε εκεί. Ήταν τόσο πεπεισμένοι για το ψέμα πως ήταν Τούρκοι ρατσιστές. Πιάστηκα αιχμάλωτος και τέθηκα υπό κράτηση από τους Κούρδους, όπου γνώρισα την αλήθεια, την πραγματικότητα. Έμαθα επίσης τη δική μου αλήθεια, δηλαδή αυτή του λαού των Ρωμιών του Πόντου. Αυτό βεβαίως δεν ήταν εύκολο, οι γέροντες της οικογένειάς μας δεν μας είπαν ότι είμαστε Έλληνες για πολλούς λόγους, επέλεξαν να το ξεχάσουν. Θέλω να σας πω για άλλη μια φορά πως πρέπει να συνεχίσουμε τον αγώνα αναγνώρισης της γενοκτονίας, πρέπει να συνεχίσουμε να αγωνιζόμαστε, να μη ξεχάσουμε την αντίσταση που έκαναν στα βουνά του Πόντου οι αντάρτες. Η Ελένη Τσαούς είναι ζωνταντή, ο Βασίλ Ουστά είναι Ζωντανός, ο Πόντος είναι ζωντανός. Ο Πόντος ζει!» κατέληξε ο Γιάννης–Βασίλης Γιαϊλαλί.
Άποψή της αίθουσας του συνεδριακού κέντρου Κατερίνης (φωτ.: Ένωση Ποντίων Πιερίας)
Ο Α’ αντιπρόεδρος του Συλλόγου, Δημήτρης Προκοπίδης, προλόγισε τον Μιχάλη Χαραλαμπίδη ο οποίος αρχίζοντας την ομιλία του έθεσε νέες ηθικές και πολιτικές σταθερές για την Μικρά Ασία με μία μεγάλη πρόταση του. Ήρθε η στιγμή είπε «ο διεθνής ανθρωπισμός να στρέψει το ενδιαφέρον του, τα συναισθήματά του, την αλληλεγγύη του στην ιστορική γη της Μικράς Ασίας. Το ίδρυμα νόμπελ, το ίδιο το βραβείο νόμπελ ειρήνης να ανακτήσει το κύρος, την αύρα, την ηθικότητά του. Θα πρότεινα λοιπόν την απόδοση του προσεχούς βραβείου Ειρήνης σε τρεις προσωπικότητες που τις τελευταίες δεκαετίες έγιναν οι μάρτυρες και οι απόστολοι της δημοκρατίας, του ανθρωπισμού, της ειρήνης ανάμεσα στους λαούς της Μικράς Ασίας. Τον Αμπντουλάχ Οτσαλάν, τον Σελαχατίν Ντεμιρτάς, και τον Γιάννη–Βασίλη Γιαϊλαλί».
Στην συνέχεια της ομιλίας του ανέλυσε την κρίση του τουρκισμού σήμερα· τα πεδία σύγκρουσης του τουρκισμού με την ποντιακότητα στον Πόντο· τα πεδία αναζωογόνησης και αναγέννησης της πανάρχαιας ποντιακής ταυτότητας, θεματική που αναπτύσσει στο βιβλίο του Πόντος Η Επιστροφή Μιας Πανάρχαιας Ταυτότητας εκδοθέν στην ελληνική και την τουρκική γλώσσα. «Μετά από δέκα χρόνια το Χάρβαρντ, το Κέιμπριτζ, το Λεμονοσόφ, στο Βερολίνο θα έχουν παρόμοιο βιβλίο» είπε. «Η Ελλάδα μπορούσε να είναι μορφωτικό κέντρο αλλά αυτό πολεμήθηκε από τους εδώ παράξενους μηχανισμούς».
Αναμνηστική πλακέτα έδωσε στον Μιχάλη Χαραλαμπίδη εκ μέρους του διοικητικού συμβουλίου ο επίτιμος πρόεδρος της ΕΠΠ Μενέλαος Τερζόπουλος και στο Γιάννη-Βασίλη Γιαϊλαλί ο πρόεδρος της Ένωσης, Κώστας Παπουτσίδης.
Πιγι: https://www.trapezounta.gr/pontus-news/11291/

3 Mart 2019 Pazar

Yaylalı: Biz sabah kahvaltısı, Kürtler de öğlen yemeği oldu

Vicdani retçi ve barış aktivisti olan Yannis Yaylalı, Osmanlı zamanında Pontusluların, bugün de Kürtlerin soykırımdan geçirildiğini belirterek, "Biz sabah kahvaltısı olduysak Kürtler de öğle yemeği oldu" dedi.


Geçmişte gönüllü bir asker olarak savaşmaya giden ve yaşadıklarının ardından geriye barış ve kardeşlik savunucusu olarak geri dönen Yannis Vasilis Yaylalı, cezaevi süreci ve bundan sonra mücadelesine nasıl devam edeceğine ilişkin ANF'ye değerlendirmelerde bulundu.

Yaşamının ilk 20 yılını bir Türk, sonraki 20 yılını Kürt halkıyla dayanışarak ve son 20 yılını da bir Pontuslu olarak mücadele içinde geçireceğini ifade eden Yaylalı, "Roboski katliamında devlet alenen yakalandı diyebiliriz, hani suçüstü denilir ya tam öylesi bir durum yaşandı. Roboski aileleri ve bizler ise bu katliamın üstü kapatılmasın, açık bilinen failler yargı önüne çıkarılsın diye tam 6 senedir mücadele yürütüyoruz" dedi.
'EMRİ YERİNE GETİREN YÜZBAŞI YAŞAYAN ÖLÜYE DÖNÜŞECEK'
Roboski katliamı yaşanmadan önce ordu içerisinde yerel birimlerden, yukarıya kadar her kademede sınırı geçip gelenlerin sivil olduğu bilgisinin edinildiğini ifade eden Yaylalı o günleri şöyle anlattı: "MİT Roboski'de bilerek manipülasyon yapıyor. Hatta tüm operasyon MİT’in ısrarlı bilgilendirmesine dayanıyor. Fakat Roboski katliamı sonrası tüm yaptıklarını inkar ediyor. Genelkurmay karargahı yerel kaynaklarının tüm bu değerlendirmelerini görmezden geliyor ve katliam talimatı veriyor."
O gün sınır ticareti için yollara düşen çoğu çocuk sivil köylüleri İHA ile 4,5 saat takip eden yüzbaşının üstlerinin sınırı geçenlerin sivil olduğuna dair bilgi vermesine rağmen katliamın gerçekleştiğini hatırlayan Yaylalı, "Yanılmıyorsan daha sonra gazeteden okuduğum kadarıyla bu yüzbaşının psikolojik olarak destek aldığı yazıyordu. Bu pilot artık bu katliamdan öncesi gibi yaşamını sürdürebilir mi?
Mesela bu işte hep söyledikleri kanunsuz emir dedikleri şeyin tam kendisi. Gözleri ile görüyor, saatlerce onları takip ediyor, sivil olduklarını hatta çocukları dahi görüyor. Üstlerine ısrar ile sınırda olanların sivil olduğunu söylüyor, belki kendi çocuğu bile gözünün önüne geliyor ama emire karşı gelemiyor ve çoğu çocuk 34 insanın ölümüne neden oluyor. Şimdi bence bu insan da bizim 34 canımız ile birlikte ölmüştür. Bundan sonra ölünceye kadar bu vebali taşıyacak, bu durumla yüzleşmez ise yaşadıkları şey onu yaşayan ölüye çevirecek" ifadelerini kullandı.
YÜZBAŞIYA ÇAĞRI…
"Şimdilerde Roboski dosyasını kapattık diye düşünebilirler ama insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktur" diyen Yaylalı, bu günlerin geride kalacağını ve Roboski dosyası yargılamasının yeniden başlayacağına inandığını söyledi. Yüzbaşına çağrıda bulunan Yaylalı, "Bu yüzleşme için bir fırsattır, eğer yaptığı şeyin sorumluluğu kendisini yavaş yavaş çürütmesini istemiyorsa o yüzbaşıya buradan açıkça çağrıda bulunuyorum, gelsin avukatlarımızla bildiklerini paylaşsın ve suçluların yargılanması için süreç tekrar başlasın.
Eski bir savaş suçlusu olarak bu durumun nasıl insanın yiyip bitirdiğini, kabuslarla bölünen uykuları çok iyi biliyorum. Ama yaşananlar ile yüzleştikçe durumun nasıl tekrar değiştiğini iyi bilen birisi olarak yaşama dönmek istiyorsa çağrıma kulak versin ki adaletsiz mezarlarında yatan canlarımıza adalet geldikçe, kendisi de kurtulacaktır. Roboski ile ilgili bir değerlendirme yaparken yüzbaşı ve onun gibi sivil olduklarını bildikleri halde zorla bu katliama dahil edilmiş diğer askerlere de böyle de bir çağrıyı yapmış olayım" mesajını verdi.
DAVALIK EDEN ANI
90’lı yıllarda Kürdistan halkına yapılan yüzlerce insanlık dışı muameleye karşı bugün bile Roboski halkının direnişinin kendisini çok etkilediğini ifade eden Yaylalı, "Roboski’de verilen hak ve adalet mücadelesinde elbette birçok şeye bizler öncülük ettik ama çağrılarımıza orada yaşayan halk cevap olmasa biz de orada hiçbir şey yapamazdık" dedi.
Yaylalı Roboski’de yaşadığı unutulmaz anılarından birini şöyle anlattı: "Roboski katliamının 500. günü ya da 1000. günü için Roboski yaylasına karanfil yürüyüşü gerçekleştirdik. Askerlerin tüm yönelimlerine karşın katliam bölgesine ulaştık, orada anmamızı gerçekleştirdik ve geri döneceğiz. Ama biz geri dönmeden zaten görüntüleri gazeteye gönderdik. Yani doğal olarak zaten orada olanları biz deşifre etmiş olduk.
Roboskili ailelere geri dönüş yolunda bir baktım herkes bulduğu otlar ile başlarını kapatmış, herkes birbirine bakarak gülüyor ve öyle asker kamerası önünden geçiyordu. Neyse ‘bunu neden yaptınız’ dedim, onlar da ‘bizi tanımasınlar’ dediler, bende onlara ben zaten resimlerini gazeteye gönderdiğimi söylediğimde hep beraber gülmeye başladık. Tabi biz gülsek de benim çekip gazeteye gönderdiğim resimlerden askerler bizleri tespit edip hepimize dava açmıştı."
'TUTUKLUK SÜRECİMİN TAMAMINI TEK KİŞİLİK HÜCREDE GEÇİRDİM'
Bir cenaze töreni için Uludere'de bulunduğu sırada polisler tarafından gözaltına alınıp tutuklanan Yaylalı, önce Şırnak T Tipi Cezaevi'ne, oradan da Elazığ 2 No'lu yüksek güvenlikli cezaevine götürüldü. "Nerede ise tutukluluk sürecimin tamamını tek kişilikli hücrede tamamladım" diyen Yaylalı, üzerlerinde tam bir izolasyon olduğunu, anne ve babasının yaşlı oldukları için ziyaretine de gelemediklerini söyledi.
Yaylalı, "Hayat arkadaşım Meral Geylani ile belediye nikahına sahip olamadığım için görüşemedim. Yani 15 ay boyunca tekli hücrede tutulduğum halde kimse ile görüşemedim. Diğer tutuklu ve hükümlü arkadaşlarla tek ortak bir araya geldiğimiz spor faaliyetleri de hakkımızda disiplin cezaları nedeni ile elimizden alınıyordu. Aslında dışarı ile tek bağlantım mektuplardı. Gazetelere gönderdiğim yazılar mahkeme kararı ile engellendi" diye konuştu.
CEZAEVİNDE ŞİİRE SALDIRI
Cezaevinde günlerce darp edildiğini söyleyen Yaylalı gördüğü işkenceleri şu sözlerle anlattı: "Bir gün Adnan Yücel’in bir şiirini avluda okuyorum ve bir gün sonra "Slogan attın savunma vereceksin" denilerek tebligat yollandı. Kelepçeli muayene dayatması yüzünden Ekim 2017 tarihinden çıkıncaya kadar göz muayenesi olamadım. Hatta en sonunda doktor ile bu yüzden tartışınca bana iki ay görüş yasağı verdiler. Şubat’ın 16’sı ile 20'si arası zorla ayakta sayım dayatması yapıldı. İnsanlık dışı olan bu uygulamayı kabul etmediğimiz için 4 gün boyunca gardiyanlarca darba edildik.
Çok kez diğer tutsaklarla beraber darp edilerek odadan avluya atıldık. Bu konu ile ilgili suç duyurusunda bulundum, ama saldırıya maruz bırakılmış tutsaklar gibi bende bir sonuç alamadım. O hapishanede birçok hasta tutsak bulunmakta ve birçoğu sağlık hakkından doğru dürüst yararlanamıyor. Bence sivil toplum örgütleri ve muhalif partiler bu konuda mecliste acil şekilde komisyon oluşturup bu hapishaneleri inceleme altına almaları gerekiyor. Bu hapishaneler tamamen hücre sistemine dayalı ve gerçekten müthiş tecrit içeriyor, OHAL’in gölgesinde sessiz sedasız hayata geçirildi. Şu an sayıları az olsa da bu hücre sistemine dayalı hapishanelere tepki verilmezse yaygınlaştıracaklarına hiç şüpheniz olmasın. Hiçbir tutsağın can güvenliği bu hapishanelerde yok."
‘ASKER VE KORUCULAR BİZİ KÖYDEN ÇIKARMAK İÇİN SEFERBER OLDULAR’
Cezaevinde gardiyanların sık sık ismini dalga konusu haline getirdiklerini ifade eden Yaylalı, “Özellikle birisi vardı ki birkaç defa nazik şekilde uyarmama rağmen beni provoke etmek için sık sık ismimle dalga geçerdi. Hapishane sürecimin başından itibaren hep yabancı etiketi yedim. Her gelen ‘Türkiye vatandaşı mısın yoksa yabancı mı?’ diye soruyordu. Bazıları ise "Kürtlerle ne işin var, nasıl onlarla anlaşıyorsun" diyerek taciz ediyorlardı" dedi.
Cezaevinden çıktıktan sonra eşi Meral Geylani ile Antalya’ya yerleşen Yaylalı, bu kararı almalarında da yine devlet güçlerinin baskılarının neden olduğunu söyledi. Yaylalı, "Asker ve korucular dört koldan bizi köyden çıkarmak için seferber olmuşlardı. Bu yüzden günden güne köylülerimize yönelime başlamışlardı. Zaten birçok şey yüzünden yönelime maruz kalıyorlar, bir de bizim yüzümüzden böyle bir şeye maruz kalmalarını istemedik. Barış aktivisti olarak bu döneme kadar yaşadıklarımı kaleme almak istiyorum. Bu süreci böyle bir fırsata çevirmeyi düşünüyorum. Roboski'deki mücadele bizim çocuğumuz gibi, nereye gidersek gidelim, nerede olursak olalım onu bulunduğumuz her yere götüreceğiz" dedi.
'KENDİ TOPRAKLARIMIZDA KİMSESİZ KALDIK'
Osmanlı döneminde Pontuslular nasıl bir soykırımdan geçtiyse bugün de Kürtlerin aynı şekilde soykırıma maruz kaldığını ifade eden Yaylalı, "Biz sabah kahvaltısı olduysak Osmanlı ve sonrasında gelenler için, Kürt halkı da öğle yemeği oldu. Önce Gayri Müslüman olan halklardan başlanarak, Türk olmayan Müslüman halklara kadar bu coğrafyanın egemenleri tekleştirme politikaları izledi. Bunun için her türlü yol mubah görüldü.
Asimilasyon, devşirme, zorla yer değiştirme, katliam ve soykırımlar. Biz de tüm bu yapılan yönelimlere kuzu kuzu teslim olmadık, soykırıma varan uygulamalara karşı elimizden geldiğince kendimizi savunmuşuz ama bu yeterli olmayınca nerede ise kendi topraklarımızda kimsesiz kalmışız. Şimdi dilimiz, kültürümüz, folklorumuz, bizi var eden her şeyi kaybetmek ile karşı karşıyayız" şeklinde konuştu.
KÜRT HALKINA YÖNELİMLERE ORTAK TAVIR GELİŞTİRİLMELİ
"Geçmişte halklar birbirine sahip çıkabilseydi belki bugün bu durumları yaşıyor olmayacaktık" diyen Yaylalı konuşmasını şu sözlerle tamamladı: "Şimdi ise tekçi politikaların son halkası PKK ile mücadele adı altında Kürt halkına benzer bir politika uygulanıyor. Geçmişte yapamadığımız şeyi her şeyi kaybetmeden önce bugün yapabilmeliyiz. Bunun için Kürt halkına yönelimlere karşı orta tavır geliştirilmelidir.
Kürt halkına bu anlamı ile verilen her destek, kendi varlığınıza verdiğimiz destek anlamına gelmektedir unutmamak gerekir. Halklar zincirinin son halkası, son mevziisi de düşerse kaybeden halklar olurken, tek tipçiler büyük ülkülerine kavuşmuş olacak. O zaman bu coğrafyadaki varlığımız için son umut da bitmiş olacak."
kaynak: ANF

      
  •  ANF
  •  Çarşamba, 22 Ağu 2018, 00:08 Arşiv