Yannis Vasilis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yannis Vasilis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2019 Çarşamba

Yannis Vasilis Yaylalı: Gönüllü asker olmaya gittim, barış ve kardeşlik savunucusu olarak döndüm

Ben hayatımın ilk 20 yılını bir Türk olarak, sonraki 20 yılımı Kürt halkıyla dayanışarak geçirdim ve bu 20 yılımı da bir Pontus’lu olarak mücadele ederek geçireceğim. Şunu kesinlikle vurgulamak gerekir, Kürt halkının mücadelesi enternasyonel alanda müthiş bir model yarattı. Benim mücadelem de böyle başlamıştır. Kürt halkı yenilirse tüm halklar yenilecektir. Bu yüzden Kürt halkına bu kadar saldırıyorlar ve bu yüzden Kürt halkının direnişi desteklenmelidir. Kürt halkı direnişiyle kendisine olduğu kadar diğer halkalara da nefes olmuştur. Bu yüzden bu direnişçi halka destek olmalıyız.

Röportaj: Güney Bekdaş / Siyasi Haber

Geçmişte gönüllü bir asker olarak savaşmaya giden ve bulunduğu süre içinde yaşadıklarının ardından geriye barış ve kardeşlik savunucusu olarak dönen Yannis Vasilis Yaylalı ile konuştuk. Yaylalı, “Ben hayatımın ilk 20 yılını bir Türk olarak, sonraki 20 yılımı Kürt halkıyla dayanışarak geçirdim ve bu 20 yılımı da bir Pontus’lu olarak mücadele ederek geçireceğim” diyor..

İlk olarak sizi biraz tanıyabilir miyiz ?

Öncelikle ben Yannis Vasilis. Tabi hep Yannis Vasilis Yaylalı değildim. Daha önce askere gitmeden önce İbrahim Yaylalı’ydım. O zaman Rumluğum ile ilgili herhangi bir bilgiye sahip değildim ve Türk ırkçılığı yapıyordum. Ama yaşadığım yerden, aldığım eğitimden kaynaklanıyordu elbette.
Askere giderken de bu şekildeydi. İbrahim, Yannis gibi olmadığı için seve seve gitti. Herkes Türkiye’den başka taraflara kaçarken ben gönüllü savaşmaya gittim. Hatta askerlik şubesine gittiğimde oradaki subayı komando olmak için zorladım. O ezberletilmiş bilgilerle askere gittim. Ve doksanlı yıllardı.
Doksanlı yılları bilmeyen yoktur bugün. Gerçi bugün artık biz doksanlarda şunları şunları yaşadık diyemiyoruz. Çünkü bugün yaşananlar doksanları çok çok geçmiş durumda. Ama doksanlı yıllarda da çok büyük acılar yaşandı. Yani yüz binlerce insan evini yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Yine binlerce insan yaşamını yitirdi. 50.000 in üzerinde insan yaşamını yitirdi o dönemde. Toplu mezarların haddi hesabı yok. İHD’nin çalışmalarına göre 400 ün üzerinde toplu mezar var. Ve o dönemde yaşananlardan,  bilinçsiz de olsa- ezbere de olsa, gidip bunun bir parçası olduğumuz için de bizler de sorumluyuz. Ta ki Uludere sınır bölgesinde,  Güney Kürdistan da esir düşünceye kadar İbrahim Yaylalı olarak ben de parçasıydım tüm bu yaşanılanların.
Bir röportajınızda Türklük için savaşırken Rum olduğumu öğrendim diyorsunuz…
Şu an gördüğünüz gibi sağ ayağımın üstünden vuruldum. İki gün arazide kaldım. Tabi gerilla beni buldu. Ben gerillayı çok farklı olarak bekliyorum. Gerilla beni karşıladı. Yarı baygınım, kan kaybetmişim. Beni bulan gerilla ise savaş koşullarındaki haklarımdan bahsediyor. Ne hakkı hukuku, ne savaşı? Bir kere biz savaş olarak dahi algılamıyoruz. Dışarıdan üç beş kişi gelmişler ülkeyi bölmeye çalışıyorlar bizim gözümüzde. Biz o zaman böyle bakıyoruz.

O gün benim miladım oldu. Yani o günle beraber, benim o şekilde alınmam, iyi davranılması hak hukukumun tanınması… Ki onlar da zor durumdalar. Cenazeleri vardı beni alan ekibin. Kampa çıkaracaklardı. O haldeyken beni yakaladılar. Onların en zor anında ben de onların eline esir düştüm. O haldeyken bana böyle davrandılar. Rol yapmaları imkansızdı. Bizde öyle bir şey olmuş olsaydı, ki oldu da defalarca, sağ ele geçirilen gerilla konuşmazsa kolu bacağı kesilir uçaklardan atılırdı. Asker böyleyken gerilla böyle davrandı. Onunla beraber bizim yaptığımız köy yakmaları vs. hepsini üst üste koyunca var olan ezberim tuzla buz oldu. O gün bu gündür halkların kardeşliği ve barış için elimden geleni yapıyorum.
Ailenize mi söyleniyor ilk olarak Rum olduğunuz?
Aileme tehdit için söyleniyor. Ailem 3. aydan sonra beni aramak için çeşitli yerlere gidiyor. Tabi Ankara’ya da gidiyorlar. Orada subaylarla görüşüyorlar. Ailem biz çocuğumuzu istiyoruz diyor. Asker ise “bakın siz sağa sola gidiyorsunuz, her tarafı harekete geçiriyorsunuz ama sizin başınız belaya girer” diyorlar. Siz Rumsunuz, başınız belaya girer diyorlar. Aslında aile büyüklerimiz biliyor ama bir şekilde bizden saklıyorlar bu gerçeği. Bir yalana inanıp ona bizi de inandırmışlar.
Biz büyükbabamızın kurtuluş savaşına gidip orada yaşamını yitirdiğini ve cenazesinin getirilemediğini düşünüyorduk. Ama daha sonradan öğrendik ki dedemizin babası Bafra’nın karşısında Rumların yoğun yaşadığı bir yerdeki bir mağarada Rum arkadaşlarıyla katledilmiş. Dedemiz de üç dört yaşındayken Bafralı bir Türk aileye veriliyor. Orada tam bir devşirme kültürüyle dedem yetiştiriliyor ve bugün bize kadar geliyor.
Kurtuluş Savaşı anlatısında hangi taşını kaldırsanız altından bu coğrafyanın kadim halklarından bir tanesinin trajedisi çıkıyor. Batı Anadolu ve Pontus’ta yaşayan 2 milyona yakın Rum’a ne oldu? Nerede 3000 yılı aşkın zamandır bu topraklarda yaşayan bunca insan?
Türk burjuvazisinin malı, yani sermayesi oldu. Son dönemde Nevzat Onaran onun üzerine çok güzel bir çalışma yaptı. “1915 Şifresi: Emvâl-i Metrûke” isimli bir araştırma yayınladı. Ermeni soykırımından başlayıp Rumlara kadar ve diğer halklar da dahil geride bıraktıkları malların nasıl yağmalandığını ele alan iki ciltlik çok güzel bir kitabı var. Açsak bununla ilgili birçok şey gösterebilirim size.
Aslında iki şeyden dolayı katliamlar oldu. Bunun ilki gerçekten Osmanlı Türk vücuduyla daralmış bir coğrafyaya sıkışmıştı. Yani her gün kan kaybediyordu. Daralmış bir toprak parçasına sıkışmıştı. Ve ittihatçılar, Osmanlının o son dönemi Abdülhamit de genç Osmanlılar da dahildir, ırkçlık üzerinden bir çıkış yolu aradılar. Ve bunun gereğini de yaptılar. Ülke sermayesinin yüzde yetmişi sekseni gayrimüslimlerin elindeydi ve bunların el değiştirmesi gerekiyordu. Kimse iktidarı elinde tutuyorsun diye kendi malını “buyur al” demez. O istedikleri tekçil anlayışa sahip bir devlete geçiş için bir kere orada ekonominin el değiştirmesi gerekiyordu. Bunu yaptılar. Başarılı da yaptılar her şeyi söküp attılar.
Sinop Milletvekili Rıza Nur ve Topal Osman arsında geçen anlatı çok iyidir. Topal Osman cahil bir insan, aşırı Türkçü ve İslamcı. “Türklük için savaşıyorum, iyi mi yapıyorum” diyor Topal Osman. Rıza Nur “sen sağa sola bakma, iyi yapıyorsun” diyor.  Topal Osman “ben devletin işine yarayacak binaları (kiliseler, okullar) koruyorum” dediğinde Rıza Nur’un verdiği yanıt “hayır, hiç bir şey bırakmayın, yakın yıkın” oluyor. Geride tarihi anımsatacak tek bir taş kalmasın istiyor… Gerçekten de yakıp yıktılar, hiçbir şey bırakmadılar. Birileri çıkıp hesap sormasın “ne oldu” demesin diye.
O kiliseler ne oldu?
Bafra da seksenin üzerinde kilise, 100’ün üzerinde okul varmış, hiç biri sağlam bırakılmamış, hepsi yıkılmış! Bafra da tek bir tabela var,  o da Ermenice! Dışarıdan tanıklıklar, ağıtlar, haykırmalar olmasa böyle bir şey yaşandı bile diyemeyeceksin. Bırakın parayı, malı, binayı canımızı almışlar. Ve bunların kayıtları da var.  Gizli meclis görüşmelerinin tutanaklarında görülebiliyor. Misal, üç kafile çıkmış Bafra’dan şu tarihte. Samsun’un bir ilçesine kadar gelmiş sonra hepsi katledilmiş. Yani fiziki saldırıyı da engellemiyorlar, artı o dönemin coğrafi koşulları var. Yani normal öldürmelerin dışında doğaya da bırakmışlar.
Yani Kurtuluş Savaşı dediğimiz şeyde bizden, Rumlardan kurtuldular. Malımızın da üzerine oturdular. Bugün hala bu zihniyetle halklara müdahale ediyorlar. Yani önce gayrimüslimleri bitirdiler, şimdi ise varlık mücadelesini sürdüren Kürtlerde sıra. Derler ya, Kürtler var olduklarını ispatlamaya çalışıyor, bizler ise yok edildiğimizi…
Rumlar kendilerinin yok edildiklerini ispatlamaya çalışıyorlar diyorsunuz. Bir yanda da bugün kendi varlıklarını kabullendirmeye çalışan bir Kürt halkı var. Devlet geçmişte edindiği tecrübelerle bugün Kürt halkına saldırıyor diyebilir miyiz?
Diyebiliriz tabi. Türk devlet yapılanması tekçi bir zihniyete sahip. Bu anlayış da kendini ancak daha faşizan, daha buyurgan, daha saldırgan yöneterek var edebiliyor. Sen demokrasiyle yönetmeye kalkarsan bu coğrafyayı, senin neler yaptığın, senden öncekilerin neler yaptığı ortaya çıkacaktır. Çünkü bugünkilerin kafası o günkilerden farklı değil.
Bugün ki iktidar kazım Karabekir’i öve öve bitiremez. Aynı kazım Karabekir ne demiş bakın:  “itilaf kuvvetlerinden korkmayın. Daha geçen hafta memleketimize gönderilmek istenen alaylar biz gitmeyiz diyerek silah çatılarını bırakıp sıvışmışlardır. İtilaf devletleri savaşlardan o kadar yorgun çıktılar ki memleketimizde tek bir mihver bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni’den başka kimseyi görmeyeceğiz. İtilaf devletleri İstanbul da  bostan korkuluğundan başka bir şey değildir.”  Aslında Kazım Karabekir kimlerle savaşıldığını çok net anlatmış. Bugün her fırsatta Kazım Karabekir’i öven iktidar da aynı zihniyete sahip.  O dönemde herkesin gözü önünde Rum – Ermeni katliamı oldu. Almanların, Fransızların gözü önünde o katliamlar yapıldı. Ve hepsi o dönem aynı bugün Amerika’nın seyrettiği gibi seyrettiler. Bu zihniyetleri geçmişten beri böyleydi. Türk ve İslam yaşayacaklar… Özü hiç değişmemiştir. Bu, ancak mücadele eden halklar sayesinde değişecek.
Uluslararası alan da böyle, aslında İstibdat Dönemindeki ruh bugünde bir şekilde devam ediyor. Peki stratejik olarak neler değişti? o dönemki devletin tarzıyla bugün ki iktidar arasında fark nedir ?
Hiçbir fark yok. Şimdiki mecliste muhalefet var deniyor ama 1. Mecliste de muhalifler vardı. Hatta Ali Şükrü ile Topal Osman’ı Atatürk öldürttü. Sonrada meclisin önünde Topal Osman’ı üç gün sallandırdı. Sonrada kahraman ilan edildi. Ama meclisin işlevine bakarım ben. Mecliste şimdi beş tane, on tane partinin olması hiçbir şey iade etmiyor. Şimdi bir tek HDP var, ama ondan da zaten kurtulmaya çalışıyorlar.
Peki CHP, MHP AKP’den farklı mı, değil. Kürt halkı için her saldırı önerisi geldiğinde, savaş tezkeresi geldiğinde koşmuyorlar mı AKP’den önce, koşuyorlar. 1. Meclis Ermeni ve Rum katliamları üzerine kurulmuş, katliamdan sonra da ortaya çıkılmış ve kardeşlik havariliği yapılmıştı.
Gerçi bizim sol da ilk Sözleşmeye, 1. Meclis sürecine dönüş dedi ama neyin sözleşmesi bu? Kendimizle de yüzleşeceğiz. Maalesef Kemalizm’le hesaplaşmak söylendiği kadar kolay değil. Bizim canımızı yakan sadece devlet değil. Bunu biz biliyoruz zaten. Devlet tekçil zihniyete sahip. Katledebildiği kadar katledip Türkçü ve İslamcı hukuku bize dayatmaya çalışır. Biz bunu biliyoruz, buna karşı savaşıyoruz. Asıl sorun kendi içimizde. Mesela 19 Mayıs olduğunda bakıyorum evrensel gazetesi, birgün gazetesi ya reklam alıyor ya da köşesinde bir bayram havasıyla kutluyor 19 Mayıs’ı. Neyin bayramı bu? Pontus Rumlarının katliamının mı? Her katliamı sonrasında çocuklar, gençler üzerinden meşrulaştırmaya çalışmışlar. 24 Nisan Ermeni tehcir kararını 23 Nisan çocuk bayramıyla, Rum katliamını ise 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramıyla “kutsamışlar”. Kimilerimi de her sene bu oyuna geliyor. Her sene kahrımıza kahır ekleniyor.
Fırsat bulmuşken bunu da dillendireyim dedim. Çünkü biz her sene bununla uğraşıyoruz. Her sene böyle şeyler yapılmasın edilmesin diyoruz. Şuanda çok güçlü değiliz. Yani öyle çok güçlü bir lobimiz yok. İnisiyatifimiz falan yok.  Sadece Avrupa da birkaç arkadaşımız var. Burada yavaş yavaş bazı arkadaşlarımız bir araya gelmeye başladık. O yüzden çok güçlü gidip de keskin bir tarafından çekip de diğer konfederasyonları, siyasi partileri ziyaret edip “aman yapmayın etmeyin, hala böyle şeyler mi yapıyorsunuz, bu bize yakışır mı” diyemiyoruz henüz. Umarım ileride biraz daha güçlenirsek bu tür ziyaretlerimizde olacaktır. Hazır konusu açılmışken değinmiş olalım.
Kemalizm’le yüzleşmek demişken yakın zamanda Facebook’ta yaptığınız bir paylaşımdan dolayı “M. Kemale hakaretten” yargılanıyormuşsunuz. Hakkınızda tutuklama talebi ve vatandaşlık haklarınızın elinizden alınması talebi var. Ne yaptınız, hakaret mi etiniz, ne dediniz M.Kemal’e?
Pontus soykırımı yıldönümü anısına bir paylaşım yaptım. Bu paylaşımda 1914-23 yılları arasında Amasya, Samsun, Giresun’da 134 bin 38, Niksar’da 27 bin 216, Trabzon’da 38 bin 434, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka’da 17 bin 479, Şebinkarahisar’da ise 21 bin 448 kişi; mübadele sonrası sürgün yollarında katledilen 5 bin kişi ile beraber toplam 353 bin 237 Rum Mustafa Kemal’in emriyle merkez ordusu komutanı Nurettin Paşa ve çete reisi Topal Osman tarafından katledildiğini yazan fotoğrafı paylaşmıştım. Bunlar hakaret değil, bilinen şeyler.
Aslında önce devlet büyüklerine hakaretti soruşturma. Sadece Mustafa kemal değildi.  Topal Osman ve Nurettin Paşa’yı da dahil ediyordu savcı. Sonra ben Topal Osman’ın nasıl biri olduğunu biraz anlatıp Rumlara Pontus’lara yaptığını geçip, Atatürk’ün kendisini öldürmeye çalıştığını; Ali şükrü Beyi öldürdüğünü; Çankaya Köşkünde Mustafa Kemal’i esir almaya çalıştığını; daha sonra Mustafa Kemal’in kurtarıldığını ve muhafız alayının Topal Osman’ı sıkıştırıp bir konakta öldürerek kafasını kestiğini; sonra onu oradan alıp üç gün Meclis’in önünde sallandırıldığını” anlatında savcı fik ir değiştirdi.
Nazilerden esinlendiğini söyleyerek dumanla insan katletmeyi öğrendiler. Ayşe Hür de bir çalışmasında bundan bahsetmiştir yine. O dönemlerde, vapur ve trenlerde kömür kullanılır hareket etmesi için. O insanlar yakılarak o trenlere yakıt yapıldı! Yani bunların hepsi biliniyor. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları da bunları söylüyor. Falih Rıfkı Atay da onun örneğini vermişti. Topal Osman Merkez Ordusu’nun komutanlarından biri. Daha önce ona bir milis ordusu ayarladılar. Ondan sonra da 3. Kolordunun yeterli olmadığını düşünüp Merkez Ordusu’nu kurdular. Ve Merkez Ordusun’da merkezin komutanı Enver paşa. Daha kötüsü var, Dersim Katliamından sorumlu komutan Nurettin Paşa da Merkez Ordusu’ndan. Merkez Ordusu komutanı Nurettin Paşa 1921’deki meclis gizli görüşmelerinde görevden alınıyor. 11 başlıkta suç isnat ediliyor kendisine,  Pontus katliamı da bunlardan biri.
Pontus imha operasyonu, meclis gizli oturumunda 29 Ekim 1921’de tartışıldı. Mesela sadece eli silah tutan erkekler sürülecek denmişti oysa çoluk çocuk, yaşa başa bakılmadan oradaki tüm varlık sökülüp atılıyor. Bu da yine gizli meclis görüşmelerinde ele alınıyor. Zaten orada yine Fethi Okyar’la ilgili bir konuşmasında itiraf da ediyor. Özellikle Samsun konuşmasında itiraf ediyor. ‘İşte Samsun’da şu kadar insan vardı, misal  95 bin insan vardı, bunların 40 binini sürdük. 40 bini de dağa çıktı. Şu kadar da insan öldürüldü, vs.’ Aslında o dağa çıktı dediklerinin de çoğunu yine o operasyonlarda katlettiler. Yani çok karanlık bir tarih var ve biz bu tarihlere başka yerden gidip bakmıyoruz. Bunları yine kendi belgelerinden, görüşme ve çalışmalarından anlıyoruz.
Yani aslında devletin kendi belgelerinden edindiğiniz bilgilerle yaptığınız paylaşım üzerinden size böyle bir dava açılıyor.
Tabi tabi kendi belgelerinden dava açılıyor. Yani benim anlattığım şey, başından itibaren Mustafa Kemal’in ne kadar katil varsa etrafında topladığı ve onları koruduğu.  Sonuna kadar. Topal Osman kendi edinceye kadar koruyor. Nurettin Paşa’yı yine aynı. Biliyorsunuz İzmir’i de Nurettin Paşa yaktı ve Mustafa Kemal yine oradaydı. Yani yakılan, yıkılan, soykırım yapılan her yerin sağında, solunda, etrafında mutlaka Mustafa Kemal var. Engellemek yerine onları sonuna kadar korudular.
Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 da Samsun’a gizlice geldiği de tam bir yalan. Yok öyle bir şey. Onun da dahil olduğu 34 kişiye İngilizler vize veriyor. Karadeniz’e Türk çetecileri bastırsın, katliamları önlesin diye gönderilmiştir. Ama o daha 1. ayında çete reislerinin hepsini topluyor. Bu vize meselesi belgeli bir bilgidir, kesindir yani.
Atatürk’e vizeyi nasıl verdim kitabında yazar Bennett şöyle diyor;  “Mustafa Kemal ile 1 Mayıs 1919’da tanıştım… Samsun’a 35 kişinin gideceğini görünce şüphelendim… Evet, bunun için benim mesuliyetimin üstünde gördüm. Bunların hepsine vize vermek, çünkü bana 3-4 kişi gidecek, vize vereceksiniz yani talimat, emir verildi. 35 kişi ve bunların hepsi büyük adamlar. Yani levazım filan değildir. Bütün evrakı aldım. Ve Şişli’deki İngiliz Kumandanlığı’na gittim. 3-4 kişi yerine 35 kişi vize ister, vizeyi verebilir miyim? Onlar telefon ettiler ve cevap geldi ki: Siz veriniz. Biz evvela İngiliz Başkomiserliğine, o zaman Rumbolt komiserdi, sefir yoktu. Onlar bize cevap verdiler: Mustafa Kemal gitsin ve ne ki lazımsa yapsın. Ben derhal gittim, vizeyi verdim. Vizeleri imza ettim ve teslim ettim. Ben anladım ki orada bir heyecan var, anladım ki yani bir şey var, fakat ben hiçbir şey söylemedim… Biliyorsunuz Yunanlar daha işgal etmemişlerdi değil mi? Yunanların işgal ettiği haberi gelince bunlar derhal karar verdiler. Çünkü benim gördüğüm hal, oradaki Harbiye Nezareti’nde hazırlık tamam değildi. Belki bunun için biz 35 kişiye vize verdiğimiz halde, yalnız 19 kişi gitti. Hepsi hazır değildi. Gazete 19 kişi der fakat ben hatırımda çok iyi kalıyor ki 35 kişiye vize verildi. Fakat bu İzmir işgali sebebiyle acele gitmişler ve kim ki hazır değildi, sonra gelsin denildi, ben öyle anladım. Bence İsmet Paşa isteseydi giderdi, evrakı hazırdı, mani yoktu. Vizesi, her şeyi vardı, tabii o biraz geç kaldı. Birkaç hafta sonra gitti değil mi? Ben o zaman irtibat zabitiydim. İstihbarata Eylül’de 3 ay sonra atandım. Bu nisan, mayıs, haziran, temmuzda ben hep, şey, ben hep Harbiye Nezareti’ndeydim.” Normalde Bennett gitmesini istemiyor ama İngiliz üst komutanları, yetkililer gitsin diyor. Ne lazımsa yapsın yanıtını aldığını söyler.
Yani M. Kemal’in Samsun’a çıkışı, yaptıkları, buluşmalar tamamen oradaki halklara karşı bir tutumdur. Önce Ermenilerin sonra Rumların katledilmesinde büyük rol oynamıştır. Oradaki çetelere karşı değil, onlarla birlikte davranmış, hatta oradaki çeteleri örgütsüz bularak Merkez Ordusu’nu kurmuştur. Bu yüzden Topal Osman’a milis birliği kurduruyor.  Ama yine istedikleri sayıda, istedikleri gibi orayı boşaltıp, katliam yapamıyorlar. Bunu daha örgütlü hale Mustafa Kemal getiriyor.
Bunlar belgelerle ispatlı tarihsel bilgilerdir. Tabi bu belgelerde kimi ayrıntıları kendi yararlarına olacak şekilde aktarılıyor. Örneğin Amele Taburları vardır. 22 Mayıs 1914 tarihli, geçici askerlik kanunu ile İslam dini dışında kalan her erkek askerlik yapmak zorunda kılındı. Ama Müslüman olmayanların çok azı normal askerlik yapabildi. Çoğunluk Amele Taburları denen geri hizmet birliklerine alındı. Şimdi sadece emek sömürüsü olduğunu söylüyorlar ama eşit şekilde herkes oraya katılsa yine anlayışla karşılarım. Ama Amele Taburları özellikle Karadeniz’de Rum halkının katledildiği yerler anlamındaydı. Zaten bunların haberi geldikçe firarlar oldu. İşte Balkan savaşı sonrası 1.  Dünya savaşı öncesi asker kaçakları hikayesi bundan kaynaklı.
Yani tamamen mantıkları oradaki varlığı yok etmek üzerine kuruludur. Zaten bu 1. Ordu’ya bakıldığında belli oluyor. 4810 Müslüman’a karşılık 11 bin 800 Rum, 7318 ermeni, 1600 Yahudi var bu taburların birinde mesela. Bunlar tabi daha sonra daha da değişiyor. Sayılarda Müslümanlar gittikçe azalıyor ve bunlar örgütlendikçe oradaki halklara karşı saldırılar o denli artıyor.
Amele Taburları bizim varlığımızın yok edilmesinde, daha sonra buraya gitmek istemeyip kendi varlıklarını korumak için partizan birliklerin oluşturulmasında çok önemli bir etken olmuştur. Balkan savaşının sonrasında Müslümanları Rumların, Ermenilerin yaşadıkları topraklara yerleştirmek istediler bilinçli olarak. Ve bu uygulamaya karşılık verileceği biliniyordu. Sorun yaşanacağı biliniyordu.
Bu uygulama ilk önce Samsun’da hayata geçiriliyor. Samsun’un birçok Rum köyünü Müslüman nüfus yerleştirilmek isteniyor. Karşı çıkılan köyler ise yakılıyor. Bunun üzerine bir de Amele Taburları kararı gelince oradaki insanlar durumu anlıyorlar ve partizan birlikleri örgütlenmeye başlanıyor.
Samsunlu bir Rum’un önderlik ettiği ilk partizan birlikleri 1914’ten itibaren oluşturulmaya başlanıyor. Birçok kişinin katılımıyla 3000’e yakın partizan oluştu. Ve birçok yerde artık saldırılara karşı kendilerini korumaya başladılar.  Çünkü özellikle Balkan Savaşından sonra çok yoğun saldırılar başladı. Daralıp içe kapanıldıkça içerideki tüm diğer halkları yok etmek, kaçırtmak için her türlü saldırıyı yaptılar.
Buna karşı da Karadeniz’de Ordu ve etrafında kimi hareketlenmeler olsa da özellikle Samsun bölgesinde Partizan birlikleri oluştu. Samsun Neviyan bölgesinin çok korunaklı olmasından dolayı Samsun partizan birlikleri ile halk o dönemde meşru savunmasını o bölgede oluşturdu ve kendisini korumaya çalıştı.  Ama koşullar kendilerinin karşısındaydı.  Ve maalesef soykırıma tabi olmaktan kurtulamadılar.
Son olarak bizlere söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?
Ben hayatımın ilk 20 yılını bir Türk olarak, sonraki 20 yılımı Kürt halkıyla dayanışarak geçirdim ve bu 20 yılımı da bir Pontus’lu olarak mücadele ederek geçireceğim. Şunu kesinlikle vurgulamak gerekir, Kürt halkının mücadelesi enternasyonel alanda müthiş bir model yarattı. Benim mücadelem de böyle başlamıştır. Kürt halkı yenilirse tüm halklar yenilecektir. Bu yüzden Kürt halkına bu kadar saldırıyorlar ve bu yüzden Kürt halkının direnişi desteklenmelidir. Kürt halkı direnişiyle kendisine olduğu kadar diğer halkalara da nefes olmuştur. Bu yüzden bu direnişçi halka destek olmalıyız.

3 Mart 2019 Pazar

Yaylalı: Biz sabah kahvaltısı, Kürtler de öğlen yemeği oldu

Vicdani retçi ve barış aktivisti olan Yannis Yaylalı, Osmanlı zamanında Pontusluların, bugün de Kürtlerin soykırımdan geçirildiğini belirterek, "Biz sabah kahvaltısı olduysak Kürtler de öğle yemeği oldu" dedi.


Geçmişte gönüllü bir asker olarak savaşmaya giden ve yaşadıklarının ardından geriye barış ve kardeşlik savunucusu olarak geri dönen Yannis Vasilis Yaylalı, cezaevi süreci ve bundan sonra mücadelesine nasıl devam edeceğine ilişkin ANF'ye değerlendirmelerde bulundu.

Yaşamının ilk 20 yılını bir Türk, sonraki 20 yılını Kürt halkıyla dayanışarak ve son 20 yılını da bir Pontuslu olarak mücadele içinde geçireceğini ifade eden Yaylalı, "Roboski katliamında devlet alenen yakalandı diyebiliriz, hani suçüstü denilir ya tam öylesi bir durum yaşandı. Roboski aileleri ve bizler ise bu katliamın üstü kapatılmasın, açık bilinen failler yargı önüne çıkarılsın diye tam 6 senedir mücadele yürütüyoruz" dedi.
'EMRİ YERİNE GETİREN YÜZBAŞI YAŞAYAN ÖLÜYE DÖNÜŞECEK'
Roboski katliamı yaşanmadan önce ordu içerisinde yerel birimlerden, yukarıya kadar her kademede sınırı geçip gelenlerin sivil olduğu bilgisinin edinildiğini ifade eden Yaylalı o günleri şöyle anlattı: "MİT Roboski'de bilerek manipülasyon yapıyor. Hatta tüm operasyon MİT’in ısrarlı bilgilendirmesine dayanıyor. Fakat Roboski katliamı sonrası tüm yaptıklarını inkar ediyor. Genelkurmay karargahı yerel kaynaklarının tüm bu değerlendirmelerini görmezden geliyor ve katliam talimatı veriyor."
O gün sınır ticareti için yollara düşen çoğu çocuk sivil köylüleri İHA ile 4,5 saat takip eden yüzbaşının üstlerinin sınırı geçenlerin sivil olduğuna dair bilgi vermesine rağmen katliamın gerçekleştiğini hatırlayan Yaylalı, "Yanılmıyorsan daha sonra gazeteden okuduğum kadarıyla bu yüzbaşının psikolojik olarak destek aldığı yazıyordu. Bu pilot artık bu katliamdan öncesi gibi yaşamını sürdürebilir mi?
Mesela bu işte hep söyledikleri kanunsuz emir dedikleri şeyin tam kendisi. Gözleri ile görüyor, saatlerce onları takip ediyor, sivil olduklarını hatta çocukları dahi görüyor. Üstlerine ısrar ile sınırda olanların sivil olduğunu söylüyor, belki kendi çocuğu bile gözünün önüne geliyor ama emire karşı gelemiyor ve çoğu çocuk 34 insanın ölümüne neden oluyor. Şimdi bence bu insan da bizim 34 canımız ile birlikte ölmüştür. Bundan sonra ölünceye kadar bu vebali taşıyacak, bu durumla yüzleşmez ise yaşadıkları şey onu yaşayan ölüye çevirecek" ifadelerini kullandı.
YÜZBAŞIYA ÇAĞRI…
"Şimdilerde Roboski dosyasını kapattık diye düşünebilirler ama insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktur" diyen Yaylalı, bu günlerin geride kalacağını ve Roboski dosyası yargılamasının yeniden başlayacağına inandığını söyledi. Yüzbaşına çağrıda bulunan Yaylalı, "Bu yüzleşme için bir fırsattır, eğer yaptığı şeyin sorumluluğu kendisini yavaş yavaş çürütmesini istemiyorsa o yüzbaşıya buradan açıkça çağrıda bulunuyorum, gelsin avukatlarımızla bildiklerini paylaşsın ve suçluların yargılanması için süreç tekrar başlasın.
Eski bir savaş suçlusu olarak bu durumun nasıl insanın yiyip bitirdiğini, kabuslarla bölünen uykuları çok iyi biliyorum. Ama yaşananlar ile yüzleştikçe durumun nasıl tekrar değiştiğini iyi bilen birisi olarak yaşama dönmek istiyorsa çağrıma kulak versin ki adaletsiz mezarlarında yatan canlarımıza adalet geldikçe, kendisi de kurtulacaktır. Roboski ile ilgili bir değerlendirme yaparken yüzbaşı ve onun gibi sivil olduklarını bildikleri halde zorla bu katliama dahil edilmiş diğer askerlere de böyle de bir çağrıyı yapmış olayım" mesajını verdi.
DAVALIK EDEN ANI
90’lı yıllarda Kürdistan halkına yapılan yüzlerce insanlık dışı muameleye karşı bugün bile Roboski halkının direnişinin kendisini çok etkilediğini ifade eden Yaylalı, "Roboski’de verilen hak ve adalet mücadelesinde elbette birçok şeye bizler öncülük ettik ama çağrılarımıza orada yaşayan halk cevap olmasa biz de orada hiçbir şey yapamazdık" dedi.
Yaylalı Roboski’de yaşadığı unutulmaz anılarından birini şöyle anlattı: "Roboski katliamının 500. günü ya da 1000. günü için Roboski yaylasına karanfil yürüyüşü gerçekleştirdik. Askerlerin tüm yönelimlerine karşın katliam bölgesine ulaştık, orada anmamızı gerçekleştirdik ve geri döneceğiz. Ama biz geri dönmeden zaten görüntüleri gazeteye gönderdik. Yani doğal olarak zaten orada olanları biz deşifre etmiş olduk.
Roboskili ailelere geri dönüş yolunda bir baktım herkes bulduğu otlar ile başlarını kapatmış, herkes birbirine bakarak gülüyor ve öyle asker kamerası önünden geçiyordu. Neyse ‘bunu neden yaptınız’ dedim, onlar da ‘bizi tanımasınlar’ dediler, bende onlara ben zaten resimlerini gazeteye gönderdiğimi söylediğimde hep beraber gülmeye başladık. Tabi biz gülsek de benim çekip gazeteye gönderdiğim resimlerden askerler bizleri tespit edip hepimize dava açmıştı."
'TUTUKLUK SÜRECİMİN TAMAMINI TEK KİŞİLİK HÜCREDE GEÇİRDİM'
Bir cenaze töreni için Uludere'de bulunduğu sırada polisler tarafından gözaltına alınıp tutuklanan Yaylalı, önce Şırnak T Tipi Cezaevi'ne, oradan da Elazığ 2 No'lu yüksek güvenlikli cezaevine götürüldü. "Nerede ise tutukluluk sürecimin tamamını tek kişilikli hücrede tamamladım" diyen Yaylalı, üzerlerinde tam bir izolasyon olduğunu, anne ve babasının yaşlı oldukları için ziyaretine de gelemediklerini söyledi.
Yaylalı, "Hayat arkadaşım Meral Geylani ile belediye nikahına sahip olamadığım için görüşemedim. Yani 15 ay boyunca tekli hücrede tutulduğum halde kimse ile görüşemedim. Diğer tutuklu ve hükümlü arkadaşlarla tek ortak bir araya geldiğimiz spor faaliyetleri de hakkımızda disiplin cezaları nedeni ile elimizden alınıyordu. Aslında dışarı ile tek bağlantım mektuplardı. Gazetelere gönderdiğim yazılar mahkeme kararı ile engellendi" diye konuştu.
CEZAEVİNDE ŞİİRE SALDIRI
Cezaevinde günlerce darp edildiğini söyleyen Yaylalı gördüğü işkenceleri şu sözlerle anlattı: "Bir gün Adnan Yücel’in bir şiirini avluda okuyorum ve bir gün sonra "Slogan attın savunma vereceksin" denilerek tebligat yollandı. Kelepçeli muayene dayatması yüzünden Ekim 2017 tarihinden çıkıncaya kadar göz muayenesi olamadım. Hatta en sonunda doktor ile bu yüzden tartışınca bana iki ay görüş yasağı verdiler. Şubat’ın 16’sı ile 20'si arası zorla ayakta sayım dayatması yapıldı. İnsanlık dışı olan bu uygulamayı kabul etmediğimiz için 4 gün boyunca gardiyanlarca darba edildik.
Çok kez diğer tutsaklarla beraber darp edilerek odadan avluya atıldık. Bu konu ile ilgili suç duyurusunda bulundum, ama saldırıya maruz bırakılmış tutsaklar gibi bende bir sonuç alamadım. O hapishanede birçok hasta tutsak bulunmakta ve birçoğu sağlık hakkından doğru dürüst yararlanamıyor. Bence sivil toplum örgütleri ve muhalif partiler bu konuda mecliste acil şekilde komisyon oluşturup bu hapishaneleri inceleme altına almaları gerekiyor. Bu hapishaneler tamamen hücre sistemine dayalı ve gerçekten müthiş tecrit içeriyor, OHAL’in gölgesinde sessiz sedasız hayata geçirildi. Şu an sayıları az olsa da bu hücre sistemine dayalı hapishanelere tepki verilmezse yaygınlaştıracaklarına hiç şüpheniz olmasın. Hiçbir tutsağın can güvenliği bu hapishanelerde yok."
‘ASKER VE KORUCULAR BİZİ KÖYDEN ÇIKARMAK İÇİN SEFERBER OLDULAR’
Cezaevinde gardiyanların sık sık ismini dalga konusu haline getirdiklerini ifade eden Yaylalı, “Özellikle birisi vardı ki birkaç defa nazik şekilde uyarmama rağmen beni provoke etmek için sık sık ismimle dalga geçerdi. Hapishane sürecimin başından itibaren hep yabancı etiketi yedim. Her gelen ‘Türkiye vatandaşı mısın yoksa yabancı mı?’ diye soruyordu. Bazıları ise "Kürtlerle ne işin var, nasıl onlarla anlaşıyorsun" diyerek taciz ediyorlardı" dedi.
Cezaevinden çıktıktan sonra eşi Meral Geylani ile Antalya’ya yerleşen Yaylalı, bu kararı almalarında da yine devlet güçlerinin baskılarının neden olduğunu söyledi. Yaylalı, "Asker ve korucular dört koldan bizi köyden çıkarmak için seferber olmuşlardı. Bu yüzden günden güne köylülerimize yönelime başlamışlardı. Zaten birçok şey yüzünden yönelime maruz kalıyorlar, bir de bizim yüzümüzden böyle bir şeye maruz kalmalarını istemedik. Barış aktivisti olarak bu döneme kadar yaşadıklarımı kaleme almak istiyorum. Bu süreci böyle bir fırsata çevirmeyi düşünüyorum. Roboski'deki mücadele bizim çocuğumuz gibi, nereye gidersek gidelim, nerede olursak olalım onu bulunduğumuz her yere götüreceğiz" dedi.
'KENDİ TOPRAKLARIMIZDA KİMSESİZ KALDIK'
Osmanlı döneminde Pontuslular nasıl bir soykırımdan geçtiyse bugün de Kürtlerin aynı şekilde soykırıma maruz kaldığını ifade eden Yaylalı, "Biz sabah kahvaltısı olduysak Osmanlı ve sonrasında gelenler için, Kürt halkı da öğle yemeği oldu. Önce Gayri Müslüman olan halklardan başlanarak, Türk olmayan Müslüman halklara kadar bu coğrafyanın egemenleri tekleştirme politikaları izledi. Bunun için her türlü yol mubah görüldü.
Asimilasyon, devşirme, zorla yer değiştirme, katliam ve soykırımlar. Biz de tüm bu yapılan yönelimlere kuzu kuzu teslim olmadık, soykırıma varan uygulamalara karşı elimizden geldiğince kendimizi savunmuşuz ama bu yeterli olmayınca nerede ise kendi topraklarımızda kimsesiz kalmışız. Şimdi dilimiz, kültürümüz, folklorumuz, bizi var eden her şeyi kaybetmek ile karşı karşıyayız" şeklinde konuştu.
KÜRT HALKINA YÖNELİMLERE ORTAK TAVIR GELİŞTİRİLMELİ
"Geçmişte halklar birbirine sahip çıkabilseydi belki bugün bu durumları yaşıyor olmayacaktık" diyen Yaylalı konuşmasını şu sözlerle tamamladı: "Şimdi ise tekçi politikaların son halkası PKK ile mücadele adı altında Kürt halkına benzer bir politika uygulanıyor. Geçmişte yapamadığımız şeyi her şeyi kaybetmeden önce bugün yapabilmeliyiz. Bunun için Kürt halkına yönelimlere karşı orta tavır geliştirilmelidir.
Kürt halkına bu anlamı ile verilen her destek, kendi varlığınıza verdiğimiz destek anlamına gelmektedir unutmamak gerekir. Halklar zincirinin son halkası, son mevziisi de düşerse kaybeden halklar olurken, tek tipçiler büyük ülkülerine kavuşmuş olacak. O zaman bu coğrafyadaki varlığımız için son umut da bitmiş olacak."
kaynak: ANF

      
  •  ANF
  •  Çarşamba, 22 Ağu 2018, 00:08 Arşiv

1 Mart 2019 Cuma

Komando ibrahim Yaylali nasil Yannis Vasilis oldu

Mehmet Göcekli / Demokrat Haber

“Teröre karşı vatanı savunmak” gerektiğine inanan Karadenizli bir gençti o. Ama hayat onu öyle bir değiştirdi ki önce barış aktivisti oldu, sonra Roboski’ye yerleşti.

Gönüllü olarak askere giden, gönüllü komando olan, rahat askerlik yapabileceği Kıbrıs yerine doğuya gitmeyi de gönüllü seçen komando İbrahim Yaylalı şimdi de ismini Yannis Vasilis Yaylalı olarak değiştirmek için mahkemeye başvurdu.

İbrahim Yaylalı, 1994 yılında çatışmada yaralanmış, PKK tarafından esir alınmış, 2 yıl 3 ay esir kalmış, esirliğinin sekizinci ayından itibaren de bir dönüşüm geçirerek savaş karşıtı olmuştu.

Bırakıldıktan sonra Türkiye’de de 3,5 ay hapis yatan İbrahim Yaylalı PKK’nin elindeyken, devlet ailesine “Rum olduğunuzu biliyoruz, bu olayı fazla kurcalamayın” deyince neye uğradığını şaşırdı.

Türklük için savaşa gitmiş yaralanmıştı. Ölseydi şehit olacaktı, yaralı olarak esir alınınca Rum kökenli olduğu fısıldanarak ailesinin susması istendi.

O gün bugündür Türkiye’deki barış mücadelesinin bir parçası olan, vicdani retçi Halil Savda'nın Roboski'den başlattığı ve Ankara'da son bulan 50 günlük barış yürüyüşüne katılan, ardından da Meral Geylani ile birlikte Roboski’ye yerleşen eski esir asker İbrahim Yaylalı’yla neden Yannis Vasilis adını almak istediğini ve esir düşme hikayesini konuştuk:

Rum olduğunuz ailede biliniyor muydu?

Annem babamla ilgili “dönme” lafını kullanırdı ama bu ne demek diye hiç araştırmadım. Annem sohbet ederken babama ‘dönme’ diye takılırdı, ‘ne dönmesi’, ‘nasıl dönme’ deyince cevap vermezdi. Daha sonradan öğreniyoruz, büyük halamız anneme babamların durumunu anlatmış. Sonra da üstünü kapatmışlar. Türk aileye verilince dönmüşler ve olay bitmiş. Bize de hiç anlatılmadı. Bunun altında korku da olabilir, kabul etmeme de olabilir. Çünkü bizim oralarda küfür olarak kullanılır müslüman olmama… Bizim ailede de bununla ilgili bir şey paylaşılmadı.

Peki ilk nasıl öğrendin Rum kökenli olduğunu?

1994’ün Eylül ayında PKK’ye esir düşünce. Nisan ayında askere geldim, acemiliği Isparta’da yaptım sonra Mardin Jandarma Komutanlığına gittim, 25 gün orada kaldıktan sonra Şırnak’ta Gabar’a gönderildik. Acil ihtiyaç varmış, 25 günlükken gönderildik, gittiğimizde köyler büyük oranda boşaltılmıştı. O dönem köy basma ve yakmaların en yoğun olduğu dönemlerdi. O zaman devlet gücünü kabul ettirmek için köylülere baskı yapıyordu. Bunları gidince orada gördük..

O gittiğim bölgede bir buçuk ay sonra Kela Mehmet denen yerde çatışma çıkıyor, 30’un üzerinde asker ölüyor, bizim birlikten yardım isteniyor. O zaman çok ünlü bir birlik bizimki de, gerilla gibi sürekli dağda kalıyoruz.

Kela Mehmet bölgesine gittik, iki gün dolandık, üçüncü gün korucular bize ‘gerilla tespit ettik’ dedi. Ben de keşif birliğindeydim. Koruculara da çok güvenemiyorsun o zaman, çünkü korucu yapana kadar adama yapmadığın eziyeti bırakmıyorsun, adam mecbur kalıyor. Kabul etmezse ürününü ekmesine izin verip, toplarken izin vermiyorsun. Bu yüzden korucular çok kabul etmiyor çatışmaya katılmayı filan.

“KÜRT DÜŞMANI BİR İNSANDIM”

Peki senin motivasyonun ne, korucu çatışmaya gitmek istemiyor, sen istiyorsun en önde?

Benim motivasyonum bayrak, ben kendim askerlik şubesine gidip kendim gönüllü oldum komando için.. Acemilikte “el kaldırın isteyeni Kıbrıs’a yollayalım” dediler, ben el kaldıran arkadaşımın elini indirdim ‘napıyorsun o kadar eğitimi kaçmak için mi aldık’ diye. Ben vatan, millet motivasyonlu, Kürt düşmanı bir insandım.

Kela Mehmet bölgesine 3. gün gittik, kimse var mı yok mu diye bakıyoruz, baktık kimse yok, tam artık geri dönme kararı aldık, saat akşam altı yedi gibi, hava kararıyor, bir anda 3 bölgeden üzerimize yaylım ateşi başladı, ama öldürmek için ateş etmiyorlardı. Onu orada fark ettik. Gerilla kendi ihtiyaçları dışında insan öldürmemek için elinden geleni yapıyor. Çünkü dönen asker cenazelerinin savaş sistemini tekrarlayacak bir ritüele dönüştüğünü çok iyi biliyorlar…

Ön tarafı topladık, arka tarafa doğru giderken seken bir mermi benim sağ ayağımın üstünü kemiğe kadar parçalayıp açmış, şu an hala hissetmiyorum orayı. Olayın sıcaklığı ile ben fark etmedim, kaçıyorum ama koşamamaya başladım.. Pusuya düşmüşüz ve karanlıktan faydalanarak kaçmaya çalışıyoruz. Gidip kendimizi toplayıp geri saldırmak hedefimiz. Koştururken köprü gibi bir yerde kendimi bir anda boşlukta uçarken gördüm, 30-40 metrelik bir yerden düşmüşüm sırtüstü, neyse ki sırt çantam vardı o beni korumuş…

Sonra kendime bir geldim, etrafta kimse yok, elimde G3 tüfeğim var, onu bırakmamışım ama çalışmıyor, bombaları kontrol ettim, tamam… Uyandım ama bulunmamak için ses çıkarmıyorum, güvenli bir yere çekilip askeri bekleyeceğim.. Baktım sağ ayak gitmiş, elleyince deriler geldi elime… O zaman karanlık da, hiç görmüyorum, tişörtümü çıkarıp ayağıma dolayıp sıktım… Dinlendim, ama ayağa kalkamadım.. Tüfeğim çalışmıyordu, düşmanın eline geçmesin diye tüfeğimi taşa vurarak parçaladım… Bombaları da hazırda tuttum bir şey olunca birini karşı tarafa birini ortaya atacağım… Hem onlar gitsin hem ben..

Gerilla ile aynı eğitimi alıyorsun bu konuda, karşıya esir düşmemek için her şeyi yaparsın. Onların ki mantıklı ama, yakalanınca işe yarar bilgi vermeyince hemen öldürülüyordu bile gerillalar.. Ben yanımda öldürülmüş gerillanın parçalandığını da gördüm… Bunların birinde gerilla cesedi parçalanıyordu, bunu görünce dayanamamıştım. Koştum geri kustum, savaş ezberden olmuyor, vatan millet sakarya demekle bunları görmek başka şeyler. Ben gidip kusunca uzman çavuş gelip bana ‘sen erkek misin, sen Türk müsün, neden kustun’ diye çıkıştı.. Cesede işkence etmenin nedeni ise insanları savaşa motive etmek. Gerilla ne olursa olsun, itirafçı değilse askerin elinden sağ çıkamazdı..

"BİZE YEMEK VEREN KÖYÜ YAKMAYA GİTTİK"

Gabar’da bir köy yakma olayına tanık oldum. Bize verilen yemek yeterli değildi.. Birkaç tane koruculuğu kabul etmeyen ve köyünü de terk etmeyen yerler vardı.. Bu tip köyler her türlü şiddetin hedefiydi. Amaç köylerin boşaltılmasını sağlamaktı. Askerde yeterli yiyecek almadığımız için köye gitme kararı aldık birkaç kişi. Gittik, bir yandan da korkuyoruz, diğer askerler bunu bilse devrecilikten dolayı bize eziyet çektirebilir. Ama o kadar yürüyoruz, yemek yetmiyor, köyde de bal var, badem var.. Geldik, baktık bir ihtiyar amca bekliyor, parasıyla badem ve bal almak istediğimizi söyledik amcaya.. Adam, tamam veririm ama bizden olsun, parayı almayız dedi.. O kadar eziyet görmüş askerden hala bunu diyor.. Bunu korkudan demiyor, adam korkuyu filan aşmış her gün eziyet görüyor zaten, ona rağmen bizden para almayacağını söyledi. Olmaz deyip illa parayı uzattık.. O da tamam ama o zaman bir çorap verecem size diye örme bir çorap verdi bize..

"BU YAPTIĞIMIZ NE?"

O akşam askeriyede toplantı oldu. O köy için karar alınmış, neler neler yapılmış, insanlar gitmemiş köyden. Dediler ki yarın bu köyü boşaltacağız, bunlar teröristlere yardım ediyor. O gün bal ve badem aldığımız ve bize çorap hediye edilen köy. Mantıklı düşününce etrafı komple sarılı bir köy, kimseye yardım edemezler zaten… Ertesi gün köye gittik, az çok hukuksal bir şey bekliyorsun, filmlerdeki gibi… ‘Sizden rica etsem köyü boşaltır mısınız’ demek gibi, Mahsun Kırmızıgül’ün filmindeki gibi. Bir baktık pat küt sesler geliyor, önceki tim içeri girmiş insanları tekme tokat dövüyor, eşyalarını kırıyorlar. Ben dedim ki dünkü ihtiyar adamı bulup koruyayım.. Yirmi senelik ırkçılığıma rağmen adama bakıyorum orada.. Baktım adam yok, evi ateşe verilmiş, bize verdiği çorap gibi bir çorap daha vardı evinde asılı, o da alevler içinde.. İnsanlar ağlıyor, bağırıyor, dayak altındalar… Ben orada bunları gördüm, insanların dövüle dövüle çıkartıldığını da gördüm.. Orada bu işi yapanlar yaptıklarının ne kadar kötü olduğunu biliyorlar. O yüzden her akşam insanları toplayıp biz bunları yaptık çünkü bu insanlar şöyle kötü, böyle yaptılar deyip duruyorlar. Çünkü orada tereddüte düşüyorsun, ‘bu yaptığımız ne’ diye..

“ÜLKÜCÜLER KAHRAMANIMDI”

Ben Samsun Bafra’da büyüdüm, bir sürü solcu, devrimci vuran abiler bizim kahramanımızdı, biz hayrandık onlara. Yaşar abi vardı ülkücü, hayranıydık. Polisle de çatışıyorlardı… Bir kere onların çatışmasının arasına girdim çocukken beni çıkardı oradan.. Benim kahramanım olmuştu. Bu abileri mahalleyi savunuyor diye görüp hayrandık hepimiz. Ne bilelim solcuları öldürüp, ardından gelen polislerle de çatışıyorlar. O anlayışla ben okulda, camide, her yerde onları aradım. Camilerde sürekli Kürtlere küfür ediliyordu, okulda ırkçı hocalarımız vardı. Ve biz göğsümüzü gererdik..

En son yaralanma anında kalmıştık, sonra ne oldu..

Dinlendim, biraz kendime geldim, buradan çıkamazsam gerilla beni bulup öldürür, ben buradan çıkayım ve bizimkileri bekleyeyim dedim.. Dereyi bile sürüne sürüne geçtim, yürüyemiyordum… Dere yatağının kenarında bir ev vardı. ‘Buraya gireyim’ dedim, orada dinlendim, boşaltılmış bir köy eviydi. Hiçbir şeylerini alamadan gitmişlerdir onu biliyorum, üstüme elbise bulayım diye girdim.. Yağmur yağıyordu… İçerideyken kapı sesi duydum. Ben hemen bombaları elime aldım. Daha hiç canlı gerilla görmemişim. Benim gözler büyüdü, el bombalarını hazırladım. Kapı yavaşça açıldı. Baktım kedi. Dedim ki ben çıkayım buradan bu böyle olmayacak. Oradan çıkıp mağara gibi küçük bir yer buldum, birinci gün öyle bitti, ikinci gün akşam hava kararırken kan kaybından bayılmışım..

Gerillalar da orada yemek yiyecekmiş. Bir kadın gerilla ateş için çalı çırpı toplarken beni baygın olarak buluyor. Künyemi de görüyor boynumda, asker olduğumu anlıyor. Aşağıya seslenmeden önce beni uyandırdı sonra aşağı seslendi. Aslında yapmaması lazım, üzerimde bombalar var, önce onları alması lazımdı. Uyandım baktım kadın, burada ne işi var, üzerimde de bombalar filan var.. Elimi kaldırayım dedim kalkmıyor… Aşağıdan diğer gerillalar koşup gelip üzerimdeki bombaları aldılar.. Kendimde olsaydım, kolumu kaldırabilseydim patlatacaktım bombaları..

“TEDAVİ KABUL ETMEDİM, YEMEKLERİNİ YEMEDİM”

Beni alanlar üç takım gerilla idi, yaklaşık 60 kişilik bir guruptu. Irak sınırına yakın bir bölgede. Aşağı indirdiler beni.. Tedavi önerdiler ama ben kabul etmedim. Yemek ister misin dediler, kabul etmedim yemeklerini yemeyi. Birliğin doktoru geldi, pansumana izin vermedim yaralarıma.. Onlar benim savaş esiri olduğumu uluslararası sözleşmelere uygun davranacaklarını söylediler.. O arada ben bayılmışım, fırsat bu fırsat hemen pansuman yapıp kan durdurucu iğnelerden yapmışlar.. Kendime gelince dedim ki bunlar benden işkence ile bilgi almaya çalışacaklar. Hiç iyi bir şey beklemiyordum onlardan. Çünkü sen hiçbir hukuka uygun davranmamışsın, karşı taraftan da aynısını bekliyorsun. Dedim bunlar beni parça parça yapacaklar kesin..

Benden bir ay önce asteğmen alınmış rehin, bir de ben olunca iki kişi olduk.. Önceden alınanları da devlet sonra pişman etmek için her şeyi yapmış. Astsubay’a mesela yapmadıklarını bırakmamışlar. Yener Soylu, sonra kitap yazdı hatta, o da çoluk çocuğunu alıp Avrupa’ya yerleşmiş.

Bir süre sonra röportaja gelenler oldu oraya, mesela annelere çağrı yapıyorum, içiniz rahat olsun diye, orayı kesiyorlar. Benimle o zaman röportaj yapanlar çoğunu eksik verdiler.

‘KÜRTLERİ DÖVERDİK, NE OLDU SANA?’

‘Terörle mücadele’ etmeye giden bir komando iken, yakında Yannis Vasilis olacaksın, bu süreç nasıl gelişti?

Valla ben bile şaşırdım buna. Bana otuz sene önce ileride Rum olacağımı söyleseler, küfrederdim onlara. Bizim Samsun Bafra’da Kürtler en ağır, en kötü işleri yaparlar ve bizde ırkçılık çok fazladır. Birçok kez gençken Kürt gençlerini dövdüğümüz oldu.. Ben bu süreci yaşadıktan sonra bana bir arkadaşım, ‘ya biz seninle Kürtleri döverdik, ne oldu sana?’ dedi.. Ben dedim o zaman çocuktuk, ne yaptığımızı bilmiyorduk.. Böyle bir düşünceden bu hale geldim.

Bende bu çelişkileri başlatan şey şu… Yirmi senelik bir ezber varken, iki buçuk aylık bir savaş sürecinde o yirmi sene ile hesaplaştım. İnsanlara savaş suçu olacak şekilde kötü davranmayı, köy yakmaları veri olarak aldım. Ama bunları sonuçlandıramıyordum. Sonra gerillanın eline düştüm. Onların dediklerini de oyun ve propaganda olarak algıladım önce. Bana oyun oynuyor bunlar diye düşündüm. Gerillada sorumlu biri konuşup duruyordu. Ben hiç dinlemiyordum, teröristi ne dinleyeceğim, kaçabilir miyim ona bakıyorum.

Bir yandan da halı içinde bir ceset var orada ateşin yanında. Ona bakıyorum… Ölmüş bir gerillayı kendi şehitliklerine gömüyorlar. İki günlük yol boyunca o gerilla cenazesiyle Güney’e indim. Bir katırda yaralı olan ben, diğer katırda gerilla cenazesi, iki gün boyunca gittik.

Oyun oynayabilirsin ama bunu nasıl devam ettirirsin.. Bana ne zaman işkence yapacaklar diye bekledim günlerce… Yanımda ölmüş arkadaşları var ve bana nefretle yaklaşmıyorlardı. O yol, Güney’e geçene kadar gördüğüm davranışlar, beni dönüştürdü.

Oradayken İsmail Beşikçi’nin bir kitabını okumuştum, ‘Bilim Yöntemi’ diye, o da etkiledi beni. Onun dışında diğer kitaplar beni etkilemedi, onlar hikaye idi.. Beni etkileyen asıl şey bana davranışları ve kendi aralarındaki sosyal ilişkileri idi. Bizim kendi aramızda seksen tane ayak oyunumuz var. Bi bakıyorsun orda kimse kimseye dalavere yapmıyor, küfür etmiyor, arkasından konuşmuyor. Ben orayı darmadağın, şimdiki IŞİD gibi bir güruh olarak görüyordum.

Dönüşüm sürecin ne kadar sürdü?

Sekiz ay… Sence sekiz ay uzun mu?… Yirmi sene işte sekiz ayda değişti, yirmi senenin yanında sekiz ay nedir ki… Sekiz ay sonra sistemin dışına çıkmıştım. Haftanin kampında bir tane daha esir askerle birlikteydik…

İyiyim diyorsun, köy yakıyorsun, işkence yapıyorsun, ölüsünü de parçalıyorsun. Adama kötü diyorsun, adam seni alıyor iyi davranıyor.

Askerleri esir alınca direk Kızılhaç’a bildiriyorlar. Kızılay’a bildiremiyorlar çünkü adamların umurunda değil.. Kızılay devletin kurumu değil aslında, bağımsızdır, sivildir, Kızılhaç’tan alır yönetmeliğini. Yedinci maddesi esirlerle temasa geçmekle ilgilidir. Onu oradan kurtarıp isterse kendi ülkesine, istemezse başka bir ülkeye iletmesi ile ilgili yükümlüdür. Ama bizdeki devletin kurumu gibi davranıyor.. Birinci haftada Kızılhaç’ı çağırdılar gelip benim sağlık durumuma baktılar, bana kağıt verip ayrıntılı bir şekilde durumumu iletmemi sağladılar. Seni kim yaraladı, alındıktan sonra sana nasıl davranıldı vs.

2 sene 3 ay orada kaldım ben.. Artık böyle devam edemeyeceğimi anladım. Bu zengin coğrafya tek tipleştirilmeye çalışılmış ama bunun olamayacağını gördüm orada.

Zaman zaman ailelerimize mektup yazabiliyor, telefon edebiliyorduk. Esirliğimin üçüncü ayında babamı aradım.. Böyle böyle dedim, annem inanmadı, sonra bayılmış, babam aldı telefonu, ona böyle bir durum var diye anlattım. İnsan hakları şubesine gidin, askerlik şubesine gidin ve benim durumumu sorun dedim.. Ben önceden arayıp anne ben dağa çatışmaya gidiyorum, altı yedi ay haber alamazsın merak etme demiştim, o yüzden onlar da hiç sormamış.. Devlet de hiçbir şey söylemiyor aileme.

Devlet PKK’yi iyi tanıyor. Onlara esir alınan kişilerin mutlaka dönüşeceğini biliyor, ben hiç olumsuz döneni görmedim.

Askerlik şubesi bilgi veremeyeceğini söylüyor, babam sonra Türk mafyasına gidiyor, onlar da Kürt mafyasına gidip beni kurtarırlar diye düşünüyorlar. Emekli de olmuş yeni, onlara para yediriyorlar. Amcamın Ankara’da genel kurmayda tanıdığı subay var, onunla konuşmaya gidiyorlar. Başka bir adam geliyor onun yerine, babam ‘bize hiç bilgi verilmiyor, oğlumun savaşa gittiğini bile kabul etmiyorsunuz’ diyor. Adam ‘amca biz sizi biliyoruz, Rum’sunuz zaten, PKK’li Rumlar deriz, bunu söylersek siz kötü duruma düşersiniz, bu işi kurcalamayın’ diyor..

Baban ne hissediyor?

Bi şey diyemiyor… Onlar dönme olduklarını biliyorlar ama artık Türk hissediyorlar, kendilerini Türk gördükleri için devletin de öyle göreceğini zannediyorlar ama işte devlet unutmuyor.

Bana da gazeteciler söyledi, Namık Durukan filan gelip gidiyordu sürekli… Biz onlara mektup veriyorduk, onu götürüp ailemden haberleri getiriyorlardı.. Bu haberi sekiz veya dokuzuncu ayda aldım, yani Rum kökenli olduğumun aileme söylendiğini, bu işi kurcalamayın dendiğini. Gazeteciler ailemle röportaj yaparken öğrenmiş, bana aktardılar.

Türklük için savaşırken Rum olduğunu öğrendin. Nasıl bir duyguydu?

Artık kafam değişmişti, bu da bana denilenin doğrulanması oldu. Asker ne derse yalan çıktı, diğer taraf ne derse hayat onları doğrulattı. Ben bunları okuyarak değil, edimlerimle, devletin yaptıklarıyla, gerillanın yaşam biçimiyle öğrendim..

Peki bu kafa ile neden döndün Türkiye’ye, senin canın bunlardan sonra tehlikede değil miydi?

Barışa katkım olsun dedim. Bırakılınca bir minibüs bir Mercedes’le yola çıktık, ben Mercedes’teyim, diğer dolmuşta askerler var, kollarıma siviller girdi. İstihbarata götürüp harita üzerinde bilgi istediler, ‘her şeyi biliyorsunuz ne soruyorsunuz’ diye bilgi vermedim. Sonra Diyarbakır DGM’ye çıkardılar.. Hakim dedi ki ‘ben de Karadenizliyim, anlat bakalım İbrahim ne oldu sana?’ Ben tam başladım ‘bu süreçte…’ diye, hakim bağırmaya başladı, ‘vatan haini, ne biçim Karadenizlisin, PKK’lı ağzıyla konuşuyorsun’ diye… “Süreç lafını PKK’lılar kullanır. ‘PeKeKe diye teröristler kullanır” dedi. Sürekli hakaret, küfür… Ben de mahkemeye hiç hiyerarşik yaklaşmayıp her dediğini bildiğim gibi açıkça cevapladım. Adam astsubayı çağırdı, ‘hemen bunu alın, içeride iyi bakın buna’ dedi… Ben tabii bunun mesaj olduğunu anlamadım o zaman..

İçeri girer girmez üzerime atladılar, vurmaya başladılar.. Beni örgüt propagandası yapmaktan ve askeri firardan tutukladılar. Hakkımda bir sürü ifade tutmuşlar, kaçtığımı iddia ediyorlar. Halbuki ben vurulmuşum, onları beklemişim… İkinci gün gerillanın eline düştüğümü Kızılhaç belgelerinden biliyorlar. Yedi gün birlikten ayrı kalmalısın ki firar olsun, sonra düştü tabii, bunu hukuki olarak ispatlayamadılar.

Hapiste 3,5 ay boyunca dayak yemekten göğüs kafesim incindi, suçlamayı örgüt propagandasından örgüt üyeliğine dönüştürdüler. Tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildim. Bu mahkeme 2013’e kadar devam etti ve beraat aldım. Bu arada ben gittikçe netleştim. Devletin saldırıları ile bu sistemin nasıl olduğunu kendi yaşamımda öğrendim.

İADE-İ KİMLİK ZAMANI

Peki Yannis Vasilis olma kararını nasıl aldın?

İsmimi değiştirme istemim kardeş ve komşu halka, Türk halkına düşmanlık değil. Bu tamamen kendi hakkımı almak, iade-i kimlik amaçlıdır.

Bunun için mahkemeye başvurdum. Bunu da parayla yapıyoruz. İsim düzeltme mahkemesi. Benim normalde bunu yapmadan değiştirebilmem lazım. Bu evrensel bir hak, bunu kısıtlayamazsın. Ama bizim gibi ülkelerde Türki kimliğin dışında bir isim almak isteyince sana özel zorluk çıkarıyorlar. Normalde kimseyi şahit göstermeden bana bu hakkı vermeleri lazım… Benden iki şahit istiyorlar. Benim Rum kökenli olduğumu bilen dostlarım bu şahitliği yapmayı kabul ettiler..

Nüfus kütüğünü araştırmaya kalktığında da engellemeler getiriliyor. Geçmişimi araştırmak isterken devletin bunu kolaylaştırması gerekiyor ama en fazla iki kuşak ötesine gidebiliyorsun… Sen, baban ve deden. O zaman ben de babamı götürdüm ve onun babası ve dedesine kadar uzanabildik.

Dedemin babasının ismi Konstantin imiş.. Bafra’nın Asar mahallesinin köyleri var. Yayla mahallesinde devletin saldırarak oradaki Rum halkını öldürdüğü devletin arşivinde de var. Dedemin babası Konstantin orada öldürülüyor ve henüz 3 yaşındaki dedemi de Rum yetimhanesi yerine bir aileye veriyorlar. Bunların benzeri Dersim ve Ermeni katliamlarında da yapılıyor, yetim çocukları çeşitli ailelere veriyorlar. 1908’de daha sonra dedem olacak olan bu çocuğu alan aile ona Mehmet ismini veriyor. Kendi soyadlarını vermiyorlar nedense, geldiği yerin mahallesinden kaynaklı soy ismini Yaylalı yapıyorlar.

Mehmet deden belki de hiç bilmiyor Rum olduğunu.. Baban peki?

Onlara halam söylüyor.. Amcam mesela bize yalanlar uydururdu, büyük dedemiz savaşa gitmiş, kurtuluş savaşına falan filan…

Babanın adı ne?

Yavuz… Hep katil isimleri vermişler..

Peki neden Yannis Vasilis adını almak istiyorsun, özel bir sebebi var mı isim seçimi olarak?

Yannis’i telaffuz olarak seviyorum. Vasilis ise Karadeniz Rumlarında etkili, oradaki Rumların saldırılara karşı kendini savunması için ilk partizan örgütlenmeleri yapan kişi.. Aslında ‘Vasilis’ Kral demek, köken olarak karşısındayım tabii bunun. Ama bu ismi taşıyan kişinin değerleri için seçtim bu ismi..

Bana İbrahim de diyebilirler, Yannis de diyebilirler. Benim derdim, böyle bir sürü insan var, ama korkularından dolayı açığa çıkmak istemiyorlar. Onlara cesaret vermek istiyorum. Ben insanlar milliyetçilik yapsın demiyorum ama insanlar değerlerine ve kimliklerine sahip çıksınlar. Türk halkına yapılanlar da adil değil. Sürekli ezen ulus psikolojisini sabit tutmaya çalışıyorlar. Herkes kendi kültürüne sahip çıkarsa o zaman belki bu sistemin dayattığı tek tip kimliği aşabiliriz. Benim derdim bu.

Şimdi Roboski’ye yerleştin ve oradan barış mücadelesi yürütmeye çalışıyorsun. Peki Yannis Vasilis yerine İbrahim Yaylalı’nın Roboski’de olması daha iyi olmaz mıydı? Zaten Rumları baş düşman olarak göstermeye çalışıyorlar, “Yannis Vasilis Roboski’yi karıştırmak için oraya yerleşti” demesinler?

Roboski’yi geçerken sekiz bölge var, ben İbrahimken de oradan zorla geçiyorum zaten, Yannis iken nasıl olacak tavırları ben de merak ediyorum.