12 Mart 2021 Cuma

Halkı Askerlikten Soğutma Diye Bir Suç Tanımıyorum – Yannis V. Yaylalı

 19 Ekim 2016 l Vicdani ret davası savunması

#tbt
Roboski katliamının 4. yıl dönümünde vicdani ret çağrısı yaptığımız gerekçesiyle ben ve Roboski ailelerinden vicdani retçi Necdet Encü hakkında ‘halkı askerlikten soğutmaktan’ dava açılmıştı. Davanın birinci duruşması 3 Mart 2016 da görülmüş, ikinci duruşma ise 26 Mayıs 2016 tarihinde yapılmıştı. Mahkemeden esasa ilişkin savunma hazırlayabilmek için süre istemiştik bu yüzden mahkeme üçüncü duruşmaya 20 Ekim 2016 tarihini verdi. Bu yüzden önümüzdeki perşembe ‘Halkı askerlikten soğutmaktan’ yine yargı önüne çıkacağız.

Savaş karşıtı, barış sever bir anti militarist olarak, hangi süreçten geçersek geçelim tavrımızdan milim adım bile geri atmayız. Hele hele bugün tavrı en net olması gereken kesim bizleriz ve gücümüz yettiği kadar militarizme ve onun getirdiği sonuçlara karşı durup mücadele vereceğiz. Bu minvalde Uludere Asliye Ceza mahkemesine hazırladığım savunmamı kamuoyu ile de paylaşmak istedim.

ULUDERE ASLİYE CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

Kısaca benim militarist geçmişim ve anti-militarist dönemime geçiş sürecim…

Daha önce mahkemenize kendi geçmişim ile ilgili bilgilendirme yaptığımı hatırlamıyorum. Bu yüzden kısaca militarist sistem ile bağlarımı ve nasıl anti-militarist olduğumu anlatmak isterim. Ben Samsun’un Bafra ilçesinde doğdum ve askerliğe gelinceye kadar Bafra dışına bir iki seyahat dışında nerede ise çıkmadım. Bizim oraların yakın tarihine baktığımız da pek de hoş şeyler ile karşılaşmayacağımızı sizde biliyorsunuzdur. Bunun son örnekleri ise Ogün Samast ile Hrant dink cinayeti ve Trabzon’da ve Samsun’da hiristiyan din adamlarına saldırılar ile görebilirsiniz. Bu gençler biz 90’lı yılların sıcağın da birçok kirli şeye bulaşmış olanların alt kuşaklarıydı. Bizler de belki Abdullah Çatlılarının bir alt kuşağıydık.

Bugün belki olmasa da hükümet bizim gibilerin 1937-38 dersim katliamında neler yaptığını kabul etmiş, yüzleşme için bir kapı aralamıştı. Hatta bu durumu daha yakın tarihe çekerek 80 darbecileri ile yüzleşmek için referandum dahi yapılmıştı. AKP Hükümetleri belki de bu zamana kadar hiç kimsenin yakalayamadığı tarihi bir fırsat yakalamıştı. Sol’un da bu anlamda bir kısmının desteğini dahi almıştı, işte ‘Yetmez ama Evet’ çiler bu kesimi ifade ediyordu. Hep beraber bu sürecin nasıl elimizden kayarak kaçıp gittiğinin canlı şahitleriyiz.

Ben hesaplaşılmayan 80’li darbeci yılların ürünü faşist kafatasçı bir birey olarak Bafra’da şekillendikten sonra askerlik dönemim geldiğin de yine bugün devlet politikası olarak düşündüğüm birçok Karadenizli gibi doğu’ya savaşa askere gönderildim. Gerçi o dönemde bu durumdan hiç de şikayetçi değildim, hatta bilakis ben de savaşmaya gitmeye can atıyordum. Nasıl bir sürecin parçası olacağımızı bilmeden yangın yerinin ortasına düştük. Sonrasını da ben anlatırım da buna zamanımız yetmez fakat o süreçte neler yapıldığını, savaş ve insani hukuk nasıl ayaklar altına alındığını bilmeyen yoktur. Bizim coğrafyamızda Kürt halkına karşı yürütülen savaşın nelere yol açtığını hepimiz iyi biliyoruz. O dönemin kirli savaş konsepti günümüzde ki birçok sorunun nedeni olduğunu söyleyebilirim. Tabi bu durumun daha da ağır arka planı var ki Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan daha önceki süreçlere gittiğini bugün rahatlık ile söyleyebiliriz. Belki bu durumdan rantlanan yani savaş sürecinden rantlanan kesimlerin işine geldiği için bu durumdan hiç rahatsız olmayabilirler. Benim için böyle bir durum söz konusu değil, Kürt halkına karşı yürütülen savaşa sadece ezber ve yanlı bilgiler yüzünden dahil oldum. Yine bu ezber bilgiler yüzünden o dönem kendimi Türk milliyetçisi MHP’li olarak adlettim. PKK ile mücadele adı altında aynı bugün olduğu gibi Kürt halkına karşı görülmemiş nefret ile kirli bir savaş yürütüldü. Ben o dönem asker olarak Şırnak bölgesinde yürütülen kirli savaşın bir parçası oldum. Belki bugün adil bir yargılama olsa tüm özürlerin dışında o süreçteki suçlarımızdan dolayı uzun bir hapishane süreci bizi bekliyor olurdu. Fakat böyle bir durum olmadığı gibi, bugün bizim 90’lı yıllarda işlediğimiz bir çok insanlık ve savaş suçu işlendiğini yine üzülerek bu bölgede yani Şırnak’ta yaşayan biri olarak görmekteyim.

Tüm bu süreçleri görüp hiç kendini özeleştiriye tutmayan kişi ancak tam bir taş olabilir diye düşünüyorum. Çünkü tüm bu yaşananlar karşısında taş olsa orta yerinden çatlardı. Ben de doğal olarak kendimi uzunca bir süreç alacak fakat Irkçı-militarist olarak başladığım bu hayatta ki yolculuğuma antimilitarist şekilde devam edecek bir özeleştiri sürecine tabi tuttum. 90’lı yılların sonundan itibaren halkların ve inançların canına okuyan savaşlara karşı tutum alarak anti militarist ve vicdan retçi oldum. Bu durumu anlamak zorundasınız, bu durum mesai saati gibi değil yani cezalandırmalara tabii tuttuğunuzda bu durum geçmiyor, ya da bu cezaların sonucu bizleri hapishanelere koyduğunuz da hiçbir şekilde bu durum değişmeyecek. Bazı insanlar şanslıdır koşulları uygun olduğu için sadece okumak sureti ile öğrenirler, bazı insanların doğduğu yeryüzünden böyle bir şansı olamaz ve benim gibi kötü deneyimler sonucu bir şeyleri bilince çıkarır. Bugün cansiperane çırpınışım ve mücadelem hiç kimse benim yolumdan geçerek savaşların militarizmin kötü olduğu sonucuna ulaşmasın, o günün kötü deneyimleri bugün yaptığım şeyleri önüme insanlık sorumluluğu olarak koyuyor. Bugün anti-militarist savaş karşıtı mücadele yürüttüğüm yerde olmamı sağlayan şey işte geçmiş kötü deneyimlerim olduğunu size rahatlıkla söyleyebilirim. Kısa bir geçmiş okumasından sonra sürekli aynı durumdan yargılanmamıza neden olan halkı askerlikten soğutma suçu denilen şeye kısaca bakalım.

Avrupa konseyi Bakanlar Komitesi bu konu da 2011 tarihinden itibaren Türkiye devletinin adım atmasını bekliyor.
Türkiye devleti kendisinin de bağlı olduğu Avrupa konseyi ülkelerinin de vicdani retti tanımayan bir iki ülkeden biridir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AKBK) 2011 eylül ayı toplantısında, vicdani retçi Osman Murat Ülke’nin Türkiye’ye açtığı ve kazandığı dava üzerinden hazırladığı raporda, Türkiye’nin aralık ayına kadar vicdani ret hakkı ile ilgili atacağı adımları belirlemesini istemişti. O dönemden beri Türkiye sürekli vicdani ret konusunda bir şeyler yapacağı taahhütünü veriyor. Fakat yargılanmamızdan da görüleceği üzere Türkiye devleti bu konu da hala bir adım yol almış değil, peki o dönemden günümüze yol alamadığımız TCK 318 madde yani Halkı askerlikten soğutma suçu denilen garabete birlikte bir bakalım istiyorum.

Halkı askerlikten soğutmak diye bir suç olamaz, halkı askerlikten soğutmak suçlaması varlığını asıl vicdan rettin hak olarak tanınmamasından alır.

Halkı askerlikten soğutma suçu: TCK md. 318, “(1) “Askerlik hizmetini yapanları firara sevk edecek veya askerlik hizmetine katılacak olanları bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik veya telkinde bulunanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.” (2) fiil, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır.’’ diyor.
TCK madde 318’in Anayasa’da var olan Anayasanın 2. maddesi yani hukuk devleti olması, Anayasanın 25. maddesi düşünce ve kanaat hürriyetini, 26. maddesi ise düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini güvence altına alması, Anayasanın 13. maddesinin Bu minvalde, TCK’nın 318. maddesinin Anayasanın 25. ve 26. maddelerinde güvence altına alınan temel hak ve hürriyetlere getirilmiş bir sınırlama hükmü niteliğinde olabileceği düşünülecek olsa dahi Anayasanın 13. maddesinde öngörülen sınırlama nedenlerinin hiç birine de uymadığı, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu kararlarda da görülebileceği gibi “özgürlükler ancak; istisnai olarak ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlanabilir.

Demokratik hukuk devletinde, güdülen amaç ne olursa olsun, özgürlük kısıtlamalarının bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını ortadan kaldıracak düzeye vardırmaması gerektiği, Atılı suçun maddi unsurunun ‘Askerlik hizmetini yapanları firara sevk edecek veya askerlik hizmetine katılacak olanları bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik veya telkinde bulunmak’ olduğu düşünülecek olursa; ceza kanunu tarafından yasaklayıcı sonucu doğuran fiilin neyi kapsadığının açık olmadığı da ortaya çıkacaktır. Hukuken üzerinde uzlaşı sağlanamamış ‘teşvik’, ‘telkin’, gibi ifadelerin bireyin temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasına sebebiyet verecek şekilde yorumlamaya cevaz verecek olması ihtimali -aşağıda belirtilecek başka gerekçelerle de- kanunun lafzının açık ya da belirli olmamasından ileri gelmektedir.
Bilindiği üzere, ceza hukukunun en kadim ilkelerinden olan ve Anayasanın 38. maddesinde de hüküm altına alınmış olan ‘kanunilik ilkesi’, ‘suç ve cezaların açıklığı/belirliliği ilkesini (lex certa)’ zorunlu kılar. “Suçun unsurları, suç karşılığında verilecek ceza, ağırlatıcı nedenler yasada açıkça belirlenmiş olmalıdır. Aksi takdirde yapılan hareketin suç oluşturup oluşturmadığı konusunda tereddüde yer verir ve bundan suç ve cezada keyfilik doğacağından (Centel, Zafer, Çakmut; Türk Ceza Hukukuna Giriş, s.56, İstanbul, 2005)”. Ayrıca TCK md. 318, dosya içinde mevcut beyanlarımız ve yukarıda izah edilen gerekçelerle usulüne göre imzalanıp yürürlüğe konulmuş uluslararası insan hakları hukuku sözleşmeleri ile bu sözleşmelerin uygulanmasına dair kararların içeriğine açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Dolayısıyla Anayasa md. 90/son ile hüküm altına alındığı üzere bu düzenlemelerin iç hukukta doğrudan uygulanması ilkesi TCK md 318 ile ihlal edilmekte ve Anayasaya aykırılık ortaya çıkmaktadır.

Avrupa konseyi Bakanlar komitesinin 2011 eylül ayı toplantısında Osman Murat Ülke’nin davası üzerinden hazırladığı raporun ardından başlayan ve her sene aralıksız belirttiği üzere ve ayrıca Türkiye devletinin altına imzalar attığı uluslararası belgeler gereği de, anayasa md. 152 gereğince Anayasaya aykırı olup iptali gereken 6549. Sayılı yasanın 13. Maddesi ile değişik 5237 sayılı TCK’nın 318. maddesi Anayasa Mahkemesi’ne götürülmeli ve bu kanun maddesi kaldırılmalı, bu durum ile de yetinilmeyerek aynı şeyden sürekli yargılanmamız ile ortaya çıkan mağduriyetimizin asıl kaynağı olan Anayasa’nın 72 maddesi : – Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir maddesi ve ayrıca 21 Haziran 1927 günlü 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nda “Askerlik hizmeti Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her erkek için zorunludur” diyen askeri kanununun ortadan kaldırılarak veyahut revize edilerek vicdani ret düzenlemesi gerekmemektedir.

Yukarıda açıkladığım üzere böylesi kanunların bir kısmını anayasal zorunluluk gereği olarak yargı gidermek zorundayken, diğer kısmını ise yasama ve yürütme organlarının yapması gereken şeylerdir. Tüm bunlar olup biterken yaşam devam edecek ve biz vicdani retçiler, savaş karşıtları, anti-militaristler, inancımız, politik düşüncemiz, ahlâki tutumumuzdan dolayı yürütülen savaşlara karşı sesimizi yükseltmeye ve hiçbir militarist organizasyonun silahını kaldırmamaya devam edeceğiz.

Bu ara dönem de mahkemeler ve yargıçlar pek alışık olmasak da var olan yasaları daha güvenlikçi değil, daha özgürlükçü yorumlarsa, yaşamımızın uzun bir bölümünün mahkemelerde geçmesini önlerken, Türkiye’nin geleceği için de olumlu adım atarak belki bir nebze de olsa siyasetçileri bile cesaretlendirmiş olurlar. Mahkemeden şahsım adına istediğim bir şey yok, çünkü yukarıda belirttiğim gibi ben halkı askerlikten soğutmak diye bir suç olabileceğine inanmıyorum.

Kaynak: Demokrat Haber


 

Ayrıca Bakınız:

  1. Yannis V Yaylalı: Roboski’de vicdani reddini açıklayan Davut Encü ve hakkımda ‘halkı askerlikten soğutmaktan’ dava açıldı Roboski’de artık geleneksel hale gelen Vicdani Ret Atölyeleri kapsamında geçtiğimiz...
  2. ‘Halkı askerlikten soğutmak’tan, 6 Ocak’ta, Uludere’de yargılanacağım – Yannis V. Yaylalı Bugün(9 Ocak) Şırnak’tan, kaldığımız Gülyazı köyüne giderken askerlerin gerçekleştirdiği yol...
  3. Vicdani retçi Yaylalı ‘halkı askerlikten soğutmak’tan gözaltında Barış aktivisti Yannis Vasilis Yaylalı, Şırnak Uludere kavşağında 'Halkı askerlikten...
  4. VR-DER: “Halkı askerlikten soğutma” (TCK 318. Madde) yeniden piyasaya sürülüyor Genelkurmay Başkanlığı’nın "Askere Gitmeyin" kampanyasından "rahatsız olarak" suç duyurusunda bulunması...
  5. Barış aktivisti Yaylalı’ya ‘halkı askerlikten soğutmak’tan hapis cezası Roboski’de yaşayan barış aktivisti Yannis Vasilis Yaylalı hakkında Uludere Asliye...

11 Mart 2021 Perşembe

Garé'de katledilen esirlerin son mektupları

 Türk ordusunun Garê’de katlettiği esirlerin, Eylül 2019’da Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve CHP Genel Başkanı’na mektup yazdıkları ve serbest bırakılmaları için hiç çaba gösterilmediğinden yakındıkları öğrenildi.


PKK’nin elinde esirken Türk ordusunun Garê işgal saldırısında kaldıkları esir kampını üç gün boyunca yoğun bir şekilde savaş uçaklarıyla bombalayarak yüksek basınç ve gazla öldürdüğü Türk asker, polis ve istihbarat elemanlarının, Türkiye Meclisi Başkanı Mustafa Şentop’a ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben ortak imzalı birer mektup yazdıkları öğrenildi. Ailelerine ayrı ayrı mektup yazan esirlerden biri ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenen bir mektup kaleme alıyor. Kopyaları HPG kaynaklarından edinilen 6 Eylül 2019 tarihli ortak mektuplar, Sedat Sorgun, Ümit Gıcır, Sedat Yabalak, Vedat Kaya, Hüseyin Sarı, Mevlüt Kahveci, Semih Özbey, Süleyman Sungur, Müslüm Altıntaş, Aydın Köse, Adil Kabaklı ve M. Salih Kanca’nın imzasını taşıyor.



“TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI SN. PROF. DR. MUSTAFA ŞENTOP’A” başlığıyla yazılan mektupta, tüm bilgilerinin, alınış şekillerinin, tarihlerin, yerlerin ilgili kurumlarda mevcut olduğu hatırlatılarak, bir sivil dışında polis, muvazzaf askeri personel ve zorunlu askerlik kapsamında silah altına alınan 4 erin bulunduğu hatırlatılıyor. Bu erlerin askerlik süresinin yıllardır bittiği, üstelik Meclis’in çalışmaları neticesinde askerlik süresinin 6 aya düşürüldüğü, bedeli askerliğin sürekli hale getirildiği anımsatılıyor. “Bu erlerin suçu vatani görevlerini yerine getirmeleri midir?” sorusu yöneltilen mektupta, aynı sorunun aileler tarafından da kameralar karşısında defalarca sorulduğuna ama bir karşılık bulamadığına işaret ediliyor.

600 milletvekiline okuyunuz

Devlet yetkililerinin, kendilerinin hangi koşullarda yaşadığını az çok bildiğini ve tahmin edebildiğini kaydeden esirler, Meclis Başkanı Mustafa Şentop’tan bu mektuplarını, Meclis’te 600 milletvekili önünde okumasını talep ediyor. Esirler, şöyle devam ediyor: “Buradaki kişilerin medyatik veya çok zengin ailelere sahip olmamasından dolayı mı bize gereken önem verilmiyor ve bize sahip çıkılmıyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin asker ve polislerine 4 (dört) yılı aşan yaklaşık 1500 (binbeşyüz) gün boyunca sahip çıkmayacağını tahmin bile demezdik.

Sıra bize de gelecek beklentisi

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan veya olmayan birçok esaret altındaki insana, örneğin; 2014 (ikibinondört) yılındaki Musul konsolosluğunun terör örgütü DAİŞ tarafından işgali ve konsoloslukta bulunanların kurtarılması için yapılanlar, Nijerya’da teröristler tarafından esir alınanlar için yapılanlar, Gabon’daki FETÖ mensuplarının alınması için yapılanlar, Rusya’nın tutukladığı Ukrayna askerleri için yapılanlar, Kırım Tatarlarının serbest bırakılması için yapılanlar, El Kaide’nin elindeki Japon gazetecinin serbest bırakılması için yapılanlar gibi esaret altındaki insanlar için yapılan diyalog ve girişimler neticesinde onlar ailelerine, özgürlüğüne, vatanına kavuşturulmuştur. Bizler ise bu haberleri umut içerisinde sıra bize de gelecek düşüncesiyle yıllarca bekledik.

Başka nereye başvurabiliriz?

Geçen yıllar süresince kimse can güvenliğimizi ve sağlımızı garanti edemezdi, hala da edemez. Hayati güvencemiz yokken cesedimizi bile buradan nasıl alacaksınız? Sağlığımızın peşine düşmeyen cesedimizin peşine düşer mi, onu da bilemiyoruz. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM bizim özgürlüğümüzü sağlamayacaksa başka nereye başvurabiliriz? Sizin de çocuklarınız var, bizim ailelerimizin yerine kendinizi koyun, mesela bayramlarda çocuklarınızın gelip ellerinizi öpmesini dört gözle bekliyorsunuzdur. Biz 9 (dokuz) bayramdır ailelerimizi ne görüyoruz ne de onların ellerini öpebiliyoruz. Sadece bir gün çocuğunuzdan ayrı kaldığınızda onu hemen aramıyor musunuz? Biz 4 (dört) yıldan fazladır ailelerimizden ayrıyız ve onlarla hiçbir iletişimimiz yok. Durum böyle iken ya biz ne yapalım? O kadar da vicdan sahibi olmanızı istiyoruz.

Suçlanıyorsak bilelim

Suçlanıyorsak bilmek hakkımız, hakkımızda verilmiş bir mahkumiyet kararı mı var? Bilmek istiyoruz. Ailelere sabredin demek, sorunu ertelemek ya da görmezden gelmekten ileri gidemiyor. Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmelerin tümü bizi umutlandırmıştı fakat ondan da bir sonuç çıkmadı. Neden biz de bu görüşmelerde konuşulmuyor, gündeminize gelmiyoruz? Cezaevlerinde Abdullah Öcalan’ın tecridinin kırılması söylemiyle açlık grevi yapan kişilerin ailelerinin Meclis önünde oturma eylemi yapması üzerine ailelerle görüşüp sizin için Sn. Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı Sn. Abdulhamit Gül ile konuşup taleplerinizi ileteceğim demiştiniz. Bu konuda insanı sahiplenen, özgürlüğüne kavuşturan herhangi bir siyasi parti, oluşum ya da kişi, özgürlüğüne kavuşan insanı, ailesini ve tüm çevresini ömür boyu kazanmış olacaktır.

Bu bakış açısıyla sorumluluk alarak elini taşın altına sokabilecek biri olarak size çağrı yapıyoruz.”


CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na

Esirler, aynı tarihte CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hitaben de bir mektup yazıyor. Bu mektupta da süreci anlatan esirler, son olarak şunları ifade ediyor: “Bu konu ile ilgili 2016 yılında İnsan Hakları komisyonu Başkanı ve sizin de milletvekiliniz olan Sayın Şenal Sarıhan Hanım açıklama yapmıştı fakat bu da yeterli olmadı. Biz sizden mektubumuzu ve bizim durumumuzu kamera karşısında kamuoyuna paylaşmanızı istiyoruz. Sorumluluk alarak elini taşına altına sokabilecek biri olarak size çağrımızdır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyor

Esirlerden Sedat Sorgun, ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben bir mektup kaleme alıyor. Sedat Sorgun, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na "Sayın Cumhurbaşkanım; Allah’ın rahmeti, bereketi sizin ve ülkemizin üzerine olsun. İnşallah, amin" diyerek başlıyor. Sonra kendisini tanıtan Sorgun, nasıl alındığını ve kimlerle, hangi şartlarda kaldığını paylaşıyor.

Hakan Atilla’yı hatırlatıyor

“Cumhurbaşkanım, soruyorum; biz kimiz?” diye soran Sorgun, şöyle devam ediyor: “Burada bize, ‘devletiniz sizi sormuyor, size sahip çıkmıyor, sahip çıksa sizi göndeririz, sizi tutma meraklısı değiliz’ diyorlar. Görünen o ki; doğru söylüyorlar. 4 yıl geçti sıra bize bir türlü gelmedi… Örgüt yöneticileri gelip konuşuyor; ‘devletiniz sizi istesin bırakırız ama size kimse sahip çıkmıyor, şu an sizi bıraksak devletiniz sizi öldürür’ diyor… Hani Halk Bankası Müdür Yardımcısı Hakan Atilla ülkeye döndüğünde bir röportaj vermiştiniz; Hakan Atilla bizim evladımız, ona sahip çıkmayacağız da kime sahip çıkacağız, demiştiniz. Ya biz Cumhurbaşkanım ya biz? Ona neden sahip çıkıldı demiyorum ama biz de varız….”

Ailelerine de yazıyorlar

Esirler aynı tarihte ailelerine de birer mektup yazıyor. Bu mektuplarda genel olarak durumlarını, hasretlerini, beklentilerini ve umutlarını yazan esirler, kimi sitemlerine, hayal kırıklıklarına da yer veriyor.

Bir günah gibi gizleniyoruz

Örneğin Muhammet Salih Kanca’nın mektubu bu anlamda dikkat çekici. Kanca, mektubunda şunları ifade ediyor: “Dikkat çekici bir husus; hiçbir şekilde medyanın konuyu gündeme taşımaması. Bunun arkasında bir irade olduğu aşikar. Bunun birçok sebebi olabilir. Ancak bu sebepler ne kadar meşrudur, soru işareti. Durumuz hakkında devlet yetkililerinin bir açıklama yapması, buradaki herkese bir umut olacaktır. Bir günah gibi gizlenmek üzerimizdeki en büyük yüklerden biri.” 

Kaynak: Yeni Özgür Politika 

Kobani için barış savunması l 8 Ekim 2014

Yannis Vasilis Yaylali

Kobani aslında küçük bir şehir ve sömürgeci güçleri cezbedecek nerede ise hiç bir zenginliği yok. O yüzden Kobani’den maddi hiç bir şey alamayacaklarına göre başka bir şey isteniyor. Aslında bir söyleşisinde Kobani eşbaşkanı Enver Müslim bu durumu güzel özetlemişti: “Bu katliamcı, barbar anlayış neden Kobani’ye saldırıyor? Bizim ne petrolümüz var, ne de altınımız. Alacakları bir malımız da yok. Sadece insanlık onurumuz ve kurduğumuz insanca yaşanacak bir düzenimiz var. İşte saldırının gerçek nedeni de bu. ”

Bu sözler aslında sadece Kobani için değil Rojava’nın genel ruhu için geçerlidir. Rojava kantonlardan oluşan bir yapıya sahip. Kobani sadece Kürtlerin yaşadığı bir bölge değil, Türkmenlerin, Arapların, Süryanilerin yaşadığı heterojen bir yapıya sahip. İnançların ve halkların bir arada yaşaması için en büyük şans olarak da görebiliriz. Kantonlar iki seneyi aşkın bir süredir kendini yönetme yeteneği göstermiş bu anlamı ile Ortadoğu’da var olan düzenlere alternatif olduğunu açıkça göstermiş.

Kimseyi dıştalamayan ve düşmanlık üretmeyen kantonlar dosta güven verdiği kadar, Ortadoğu üzerinde çıkarları bulunan uluslararası güçlerin ise korkmasını sağlıyor. Uluslararası güçler kendi çıkarları kadar düzen isterler daha fazlasını asla istemezler. Ortadoğu’da istedikleri zaman kaos yaratabilecek bir zeminin hep olmasını istemişlerdir. Bu yüzden korkuya kapılmışlardır. Tüm güçleri ile kantonlara saldırıya geçmişlerdir. IŞİD çeteleri Ortadoğu’da tamamen bu anlayışın tetikçiliğini yapmaktadır. Türkiye ise hem tarihsel inkarın arzusu ve rantçı yaklaşımıyla bu koalisyonun ortaklığına soyunmuştur.

BİZ DE KOBANİ SINIRINDA YERİMİZİ ALDIK

Eylül’ün 28’inde Kobani’nin doğusunda yer alan Alizer köyüne ulaştık. Nöbet noktasına kadar bir çok keyfi aramadan geçtik. Yine de biz şanslı olanlardandık biraz erken geldiğimiz için geri çevrilmedik. Bir çok insan valilik emri ile şehre alınmadı ve geri dönmek zorunda kaldı. Geldiğimiz gün doğu cephesinde çatışma yoktu. Fakat bu uzun süre öyle gitmedi gece yarısı çatışmalar başladı ve sabaha kadar bu şekilde devam etti.

Kobani savunmasının 15. Günü nöbet noktamızdan IŞİD’e karşı insan zinciri oluşturmak için Mürşitpınar sınır kapısının bulunduğu bölgeye geçtik. Dışarıdan gelenleri beklerken sınırın bu tarafından Kobani merkezini izlemeye başladık. Bir süre sonra dışarıdan gelen insanlarımızı şehre almadıklarını ve engellediklerini duyduk. Yavaş yavaş alana doğru ilerledik. Ablukayı kıranlar zincir oluşturulacak bölgeye doğru gelmeye başladılar. Bir süre sonra Ahmet Türk ve beraberindeki heyet yapılacak etkinlik için kitleyi çevreleyen ablukaya alan asker ile görüştü. Görüşme olumlu sonuçlanmadı, bunu arkamızı döndüğümüzde bir küçük çocuğun taş atmasını bahane ederek yaşanan asker-polis saldırısı ile anladık.

Bunu mutlaka anlatmam lazım eğer bu vandallık tüm coğrafyayı sararsa korkunç şeyler olabileceğini kestirmek zor değil. Sadece asker saldırdığında ya da sadece polis saldırdığında belli bir vandallık ortaya çıkıyordu. Asker ve polis bir araya geldiğinde vandallığın ölçüsünün korkunç olduğunu gözlerimle gördüm. Gazeteciyim diyorsun, barış aktivistiyim diyorsun, insan hakları aktivistiyim diyorsun, milletvekiliyim diyorsun, fakat saldırıyı bir nebze bile azaltamıyorsun.

Nerede ise Kobani sınır bölgesindeki tüm nöbet noktalarını gezdim. Asker ve polisten büyük bir saldırı konvoyu oluşturmuşlar, plastik mermiler, gerçek mermiler ve gaz bombaları ile geçtikleri her yerde onlarca gözaltı ve yaralı bırakmışlar. Bir çok yerde hızlarını alamayıp Türk bayrağı öptürme seansları, kadın arkadaşlara tacizler ve ağıza alınamayacak nefret söylemlerinde bulunmuşlar.

“IŞİD İLE BİR OLDUK SİZİ YOK EDECEĞİZ”

Bu saldırıların çocuklarla ilgili olmadığını saldırı konvoyunun bizleri izledikleri köye kadar gelmesi ile anladık. Bir çocuğun attığı bir taş ne kadar hasmane duygu oluşturabilir ki, bizi köy köy takip edip, hayvanların konulduğu ahırların yakılmasına kadar varan saldırılar olsun. Her gittikleri yerde ‘burada ne arıyorsunuz, neden buraya geldiniz, IŞİD ile bir olduk sizi yok edeceğiz’ diye insanları tehdit etmeler, daha neler neler. Bizim bulunduğumuz Bedhe köyünden 20 kişi darp edilerek gözaltına alındı.

ASKER IŞİD’E ESKORTLUK YAPTI

Saldırıların bir nebze önünü alabiliriz diye gittiğimiz Suruç’un Mertismail köyünde kaldık. Mertismail köyünde bulunan karakolun alt tarafında nöbet tutan halka gözümüzün önünde çok vahşice saldırıldı. Bir süre orada bekledikten sonra karakol bölgesinden iki defa tank topunun atıldığını gördük. O tarafa yöneldiğimizde tank atışından sonra IŞİD çeteleri karakol’un alt yolundan Rus yapımı Grat füzesini geçirdi. Biz de baka kaldık. Orada milletvekili Demir Çelik de yanımızda bulunuyordu. Hepimiz çaresizce birbirimize bakakaldık. Türkiye askerleri sınırın sıfır noktasında IŞİD çetelerine eskortluk yapıyorlardı. Oradan çeteler YPG’nin olduğu bölgeye bir saat boyunca füze atışı yaptı.

Oradan Gop köyüne geçtik, burada ise ahırların yakıldığını ve 10’unüzerinde gözaltı vakası olduğunu öğrendik. Sınırın diğer taraflarındaki köyleri IŞİD çeteleri tarafından yakılan bir aile bu köye sığınmış, bu yüzden ayrıca asker-polis buraya artı saldırmış. Bu köyde birçok yaralı vardı. Köylüler ile konuştuğumuzda ‘Biz ne yapmışız barış istiyoruz, lanet IŞİD çetesinden kurtulmak istiyoruz. Peki bu asker polis bizden ne istiyor’ diye feryat ediyorlardı.

Kobani için barış savunması için ayın 29’undaki nöbetimiz bu şekilde saldırılarla tamamlanmış oldu. Söylendiği gibi Kobani’de IŞİD burada ise Türkiye Cumhuriyeti bize çok yoğun saldırdı.

ASKER EŞLİĞİNDE IŞİD ÇETELERİ KOBANİLİLERİN ARAÇLARINI ÇALIYOR

Kobani barış savunması nöbet notlarımıza 30 Eylül itibarı ile yani 16. Günü itibarı ile dönecek olursak bize bir şikayet ulaştı. Şikayet ise IŞİD’li çetelerin asker gözetiminde Kobanili yurttaşların arabalarını çalması ile ilgiliydi. Yollara koyularak Mertismail köyüne araçların bulunduğu alana ulaştım. Orada Kobani’den gelenler alana dağılarak oturuyorlardı. Neden burada oturuyorsunuz diye sorduğumda ‘arabalarımızın nöbetini tutuyoruz, asker gözetiminde arabalarımızı IŞİD çeteleri çalıyor, tüm uyarılarımıza rağmen bir şey yapmıyorlar ve gümrüğe gidin diyorlar’ diyen Kobanililerin feryadını dinledim. Ben varken böyle bir şey yaşanır mı diye baktım, fakat orada iken herhangi bir şeye rastlamadım. Daha sonra aynı şikayet ile Zahvan köyüne yöneldiğimde gözümün önünde IŞİD çeteleri arabaları çalmak için nerede ise sınıra sıfır noktasına geldiler ve asker tek bir laf bile etmedi. Kobanililer feryat figan askere koştuklarında ‘bu bizim işimiz değil’ diyerek kesip attığını gördüm. Kobanililerin tek yapabildikleri IŞİD çetelerine bulunduğumuz yerden bağırarak uzaklaştırmaya çalışma çabalarıydı ki o da nafile, hiç Kobanileri dikkate almadan hırsızlıklarına devam ettiler.

DANIŞIKLI DÖVÜŞ IŞİD’İ KOBANİYE YAKLAŞTIRDI

Koalisyon uçakları 1 Ekim 2014 tarihinde Şeran’a bağlı Helinc köyünü vurdu. Kobani’de ilk defa koalisyon uçakları bir hedefi gerçekten vurdu. Fakat ilginç bir durumu mutlaka sizinle paylaşmak istiyorum. Sabah erken saatlerde YPG, IŞİD noktasını vuruyor. Daha sonra ise çok yoğun şekilde Helinc köyündeki karargah daha önce boşaltılan Mezradavut köyüne taşınıyor. Bu esnada ise biz tam o köyün karşısında sınır tellerin arkasında bu taşınmayı canlı izliyoruz. Rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki kim ne derse desin IŞİD’in iki saat önceden karargahını Helincten Mezradavut’a taşıması bir tesadüf olamaz. Taşınma bitiyor iki saat aradan geçiyor, koalisyon güçleri Şerran’a bağlı Helinc köyünü vuruyor. Birkaç kaçışma dışında pek bir şey gözlemleyemedik. Peki ne oldu IŞİD çetesi geri mi çekildi hayır tam tersine artık iyice Kobani kantonuna yaklaşmış olan IŞİD amansızca Kaniya Kurden ve Minderi mahallelerini vurmaya başladı.

Bu yazıyı tamamlamaya çalıştığım anlarda ise koalisyon güçleri Kobani’nin doğu kapısına dayanmış olan IŞİD çetelerinin Mezradavut köyündeki karargahını en az 3 kez vurdu. Yine bu vurmanın sonunda saatlerce süren çatışma yaşandı. Yazıyı yazdığım süreçte Kobani’nin doğusunda amansız bir çatışma devam ediyordu.

SONUÇ YERİNE

Buradaki çatışmalar 19. gününü doldururken çatışmaların çetelesini tutmak için burada olmadığımızı çok iyi biliyorum. Bu anlamı ile kamuoyunu etkileyecek şeyler yakalamak, bu konuda uyanık kalmak için her türlü çabayı gerçekleştirmeye çalıştım. Fakat bütünlüklü düşünülürse Kuzeyliler olarak çok üzerimize düşecek bir duyarlılık yarattığımızı söyleyemeyiz. Bırakın dışarıda duyarlılık oluşturmayı IŞİD’e karşı geliştirmeye çalıştığımız nöbet sistemini bile tam oturttuğumuzu söylemek doğru olmaz. Bu kritik günlerde eleştiri ne kadar yol aldırır, elbette tartışılması gerekir. Bunu söylemeden de geçmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Elbette nöbetin kamuoyunu etkileme adına bazı işlevi olmuştur. Fakat Kuzeyin IŞİD’e etkisini kırma anlamında çok başarısı olduğu söylenemez. Bu yüzden Kobani’yi doğru savunabildiğimiz de söylenemez. Amerika ve koalisyon gücünün Kobani’nin düştü düşecek denildiği dönemde Kobani’nin doğusunda bazı kritik yerleri vurması bir anda kurtarıcı rolüne bürünmesine neden oldu. Amerika’nın bugünkü bombalama yaptığı sırada iki nöbet bölgesindeydim. Açıkça söylemek gerekirse Amerika kurtarıcı gibi karşılandı. Hem de KCK bu duruma kaç kez vurgu yaptığı halde Kobani’nin düşeceği korkusu ile.

AMERİKA İLE ÇELİŞKİLER BİR ANDA YOK OLDU

O yüzden mutlaka üzerimize düşen görevleri gerektiği zamanda gerektiği gibi yapmazsanız, bir an da kurtarıcınız değişebilir. Özellikle Türkiye devleti ile IŞİD ilişkisini çok iyi işleyemedik. IŞİD’in uluslararası ilişkileri gözden kaçırıldı. Bu durumu tam olarak kamuoyuna anlatamadık. Bir de yeni olmayan bir eksikliğimiz daha var ki o da islam dininin ırkçı ve emperyalist özelliği ile hesaplaşmayı hiçbir zaman yapmadık, işimize geldiği yanlarıyla uzlaşarak günümüzü kurtardık. O yüzden de IŞİD’in kaynağını ve desteğini doğru şekilde ortadan kaldıramadık. Bunlar ile mutlaka hesaplaşmamızı tamamlamamız gerekmekte. Yoksa dün Hizbullah bugün IŞİD yarın kim bilir kim, bizim sosyal gelişmemizin önünü kesecek yeni yeni bu tür örgütlenmeler oluşturulacaktır.


Kaynak: İlk defa Demokrat Haber'de yayınlandı 

Acıyı iyi bilen Roboski köyü 20 bin Şengalli’yi ağırladı

Roboski’de bir can pazarı yaşanıyorken kaleme uzanacak kadar zaman bulamadım. İlk zaman bulduğumda da burada yaşananları anlatmaya karar verdim. Şengalli ailelerin bize nasıl ulaşabildikleri üzerine kısa bir anlatımdan sonra burada neler yaşadığımızı anlatmanın daha mantıklı yol olduğunu düşünüyorum.

ŞENGALLİ EZİDİLER BİZE NASIL ULAŞTI?

Ulaşabildiğim tüm Şengallilere ilk sorularımdan biri, “buraya kadar nasıl geldiniz?” oldu.

Hep Şengal Dağı’ndan geçildiği oradan da YPG kontrolündeki Rojava’ya 21 saatlik yürüyüş yapıldığı anlatıldı.

“Sizi kim kurtardı” sorumuza ise hiç ayrımsız YPG-PKK yanıtı veriliyordu.

“Peki Rojava’dan bize nasıl ulaştınız” dediğimizde yine YPG kontrolündeki Zaho bölgesine kadar kendilerine eşlik edildiği anlatılıyordu.

Daha sonra ise Zaho merkezden onların deyişiyle “seyyareler” ile (araba) Haftanin-Keşan’da PKK gerillalarının bulunduğu yere kadar geliniyordu.

SINIR TİCARETİ YAPAN KÖYLÜLER ALDI

“Gerilla size nasıl yaklaşım gösterdi” dediğimizde ise yine her ağızdan aynı cevap ve çoğu kez ağlamaklı cevaplar geliyordu: “Gerillalar bizi tedavi etti, yemek verdi, banyomuzu yaptık, vb...”

Daha sonra PKK gerillaları Şengalli Ezidileri sınır ticareti yapan köylülere teslim ediyor.

Böylece 28 Aralık 2011'de kendilerine ölüm yolu haline gelen yerde bizim Roboski, Bejuh, Mergeh köylüleri ve ismini unuttuğum diğer çevre köylüler, bu yollardan bu sefer hayat kurtarmaya çalışıyor.

Ki buradan en az 20 bin insanı kurtararak köyümüze ulaştırdılar. Tarihin şahit olduğu en büyük yaşam kurtarma çalışmasının bir parçası haline geldiler.

UTANDIM

Bu yazıyı yazdığım anda Sterk TV’de bir haber yayınlandı. Haber Cizreli Ali Güven tarafından yapılmış ve Zaman gazetesinde 24 Ağustos Pazar günü yayınlanmış.

Haberde ‘Şu ana kadar dağ yollarında 10 saat yürüyen 4 bin kadar Ezidi, kişi başı 100 dolar ödedikleri insan kaçakçıları tarafından sınırdan geçirildi’ deniliyordu.

Bu kurtarma sürecinin başından beri içerisinde olan birisi olarak bu ifadelerden dolayı çok utandım.

Bu haber doğru ise yapılan IŞİD’in yaptıklarına ortak olmaktır.

Bize gelen Şengallilerin en çok şikayet ettiği nokta da buydu, yani para alınmasıydı. Fakat açık söyleyeyim bu şikayet buradaki, Roboski'deki köylüler hakkında değildi. Para aldığından şikayet edilenler Kürdistan Federe Bölgesi'ndeki kendini bilmez bir kesimdi. Daha sonra bu durumun önlemini almak için Keşan bölgesinde bulunan gerilla noktası Zaho’ya daha yakın bir bölüme taşınmış.

Ali Güven haberinde “4 bin kişiden 100 dolar alındı” diyor ya, ondan sadece bize bir tek kişiyi göstermesini istiyoruz.

Gösteremeyeceğini biliyorduk. Yine de telefonla bu kişinin bürosunu aradık ve “ilk başta böyle şeyler oluyordu” diye yan çizmeye başladı.

Sen Cizre’de yaşıyorsun, böylesi bir haberi geçerken hiç mi utanmadın? Senin şehrinde de birçok Şengalli’ye yardım için çırpınan insanlar var. Gerçekten bir Cizrelinin böyle bir haber yapması beni çok utandırdı.

Roboski katliamına ilişkin de Zaman Gazetesi çeşitli iftiralar atmış ve olanları manipüle etmek için her türlü girişimi yapmıştı.

Buradan yüz ya da iki yüz kişi geçirmedik. 20 bin insanı Roboski’de ağırlayarak kalabilecekleri diğer bölgelere gönderdik. Köyümüzde seferberlik yaşandı. Burada yaşayan aileler zorla değil gönüllü olarak bu seferberliğe dahil olmuşken, bu çirkin yazının sahibinin Cizre’den çıkması çok ayıp.

Zaman Gazetesi’ne denilecek bir şey yok. Onlar kendi iskeletlerini Kürt halkının inkarı üzerine kurmuşlar. O kesimden hukuki hesap elbette sorulacaktır. Onların dertleri belli. Bu duruma hükümet de dahil, bu halka Kürt inkarı üzerinden her türlü düşmanlığı gösteriyorlar.

Suriye’den gelenlere şov gibi gösterilerle karşılamalar yapılmışken, Ezidi halkına aynı ilgi gösterilmedi.

Birkaç küçük köy 10 binlerce insanı misafir edebilince bu sefer hükümetin valisi gelen misafirlerimizi ağırladığımız okulların boşaltılması talimatı verdi.

MAYINLI BÖLGELERDEN GEÇİLEREK AİLELERE SU YETİŞTİRİLMEYE ÇALIŞILDI

Şengallilerin yolculuğuna dönecek olursak. Bizim köylülerimiz Ağustos ayının 12’sinden bu yana yürümekten bitap düşmüş 20 bin Şengalli Ezidi’yi çok zor bir bölge olan Haftanin bölgesinden Roboski köyüne kadar taşıdılar.

Çok üzücü olan ölümlere de şahit oldular. Belki bu yürüyüşün en güzel yanı olabilecek yeni doğumlara da şahit oldular.

Doktorların ölümler ile ilgili söyledikleri şeyler ise çok manidardı. “Yorgunluk ve susuzluktan yaşamlarını yitirdiler” demeleri aslında sınır bölgelerinden insanların geçmesini engelleyenlerin neyi planladıklarını da ortaya koymakta. Roboski köylüleri bunun farkında olduğu için yaşamlarını tehlikeye atarak mayınlı tarlalardan geçerek gelenlere su yetiştirmeye çalıştılar.

ASKER DOÇKA VE BTR TOPU İLE VURDU, DEVLET ENGELLEMEYE ÇALIŞTI

Şengallilerin bu göçüne askerin tavrı ilk başta görmezden gelmeydi, sonra aldıkları talimatlar ile köylüleri doçkalar ile taradılar ve BTR’lerden bombalamalar yapıldı.

Hem gelenleri, hem köylüleri, hem bizleri tehdit ediyorlardı. Askerin ilk tavrı sadece sayıları almaktan ibaretti. Daha sonra engellemeye çalışıldı. Hatta kendi gözümle şahidim ki yaralılar dahi verilmek istenmedi. Bölge halkının müdahalesi ile asker geri çekilmek zorunda kaldı.

Askerin klasik bahanesi “ben askerim ne talimat gelirse uyarım” şeklindeydi.

Peki bunca dramı yaşayan bu halka karşı tavır alan askere bu talimatı kim vermişti? Fethullah Gülen Grubu manipüle haberler yaparken, AK Parti hükümetinin işi ise insanları zorunlu olarak dağlarda bırakıp, daha sonra da üzerine bomba atıp, gelenleri almayın talimatı vermekti.

ROBOSKİ KAMPI HALK, BÖLGE BELEDİYELERİ VE DBP SAYESİNDE KURULDU

Daha sonra askerin de elinden kurtarılan Şengalli Ezidiler Roboski köyünde oluşturulan geçici kamplara taşınmaya başlandılar.

Hatta Roboski katliamında cenazeleri taşıyan traktör de bu sefer insan kurtarma çalışmalarına dahil oldu.

Maden ocağında çalışan kamyonlar, berileri (keçilerden süt sağanları) taşıyan arkası açık kamyonetler ile gelenler geçici kamp yerlerine taşınmaya başlandı.

Bizimle ilk karşılaştıklarında oldukça korktukları belli olan Ezidi halkı bir gün sonra yüzleri güleç bir şekilde geziyorlardı.

Sayı daha azken köylüler ilk önce aileleri evlere götürüp yıkanmalarını ve elbiselerinin temizlemelerini sağladılar.

Fakat sayı artınca, bir seferinde 3 bin ya da 4 bin insan gelmeye başlayınca kısıtlı imkanı olan köylüler bu duruma yetişemediler. Kamp da okullardan oluşuyordu ki imkanları çok azdı. Aşağıdaki çeşme çalışıyorsa yukarıdaki çeşme çalışmıyordu ve fiziki yapısı insanları barındırmaya yeterli değildi.

Bu yüzden gelenler burada kalmak istemiyor, bir an önce buradan asıl kamplara gitmek istiyor ve bu yüzden yollarda yatıyordu.

TARİH UNUTMAYACAK

Tarih, Ezidilerin Şengal dağında oluşturduğu yaşam koridoru ile katliam bölgesinden çıkmaları anlamına gelen Federal Kürdistan ile Türkiye arasındaki 15 No’lu sınır bölgesinde oluşturulan yaşam koridorunu ve buralarda insanları kurtarmak için canını dişine takanları asla unutmayacak.

Bir de tarih bu katliamı yapanları, katliama ortak olanları, katliama sessiz kalanları, gösterdikleri görüntüler ve yazılar ile manipüle edenleri, görevi bu katliamı durdurmak ve deşifre etmekken sessizliğini koruyanları asla unutmayacak. Bir gün mutlaka büyük insanlık vicdanı bu durumla hesaplaşacak, yukarıda belirttiğim kesimleri yargılayıp mahkum edecektir.

ÖLÜM YOLU YAŞAM YOLUNA DÖNÜŞTÜ

Roboski için “ölüm yolu” olan sınır hattı “yaşam yolu”na dönüştürüldü. Kürt halkı ve dostlarının bu kadar ağır yükün altından kalkamayacağını düşünenler yanıldı.

Ağustos’un 12’inden bu yana ulusal televizyonları bölgeye çağırmamıza rağmen hiçbirini göremedik. Şengal katliamına da penguen olmayı yeğlediler. 20 bin insanı ağırlayıp gönderdikten sonra, yani 15 zorlu günden sonra bizi görmeye başladılar. Onda da Zaman Gazetesi’ndeki gibi.

Ama tarih kayıt halindedir ve bir gün mutlaka bu tutumun hesabını soracaktır. Siz seyrinize biz ise kaldığımız yerden mücadeleye devam edeceğiz.

*Bu arada kırk yıl sonra İbrahim Yaylalı olan ismimi mahkeme kararı ile Yannis Vasilis Yaylalı olarak değiştirip kendi halkıma ait ismimi aldım. Merak eden bu konu hakkındaki söyleşiyi buradan okuyabilir: Komando İbrahim 'Yannis Vasilis' olacak!

Kaynak: Ilk defa Demokrat Haber'de yayınlandı (30 Ağustos 2014 - 20:57)