Türkiye'de hükümet cephesi bir konuşmaya başlayınca sanırsınız ki özgürlükler Avrupa'dan bile ileri durumdadır.Oysa gerçekler bu söylenenden 180 derece farklılık arz eder. Önümüzdeki 2 temmuz günü 2525 sayılı soyadı kanunununun 86.yıl dönümü olacak . 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen soyadı kanunu, 2 Temmuz 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve 2 Ocak 1935 yılında yürürlüğe girmiştir.Elbette bir çok başka kanun da olduğu gibi bu kanun da 'Türklük' ayrımcılığı üzerinden yükseliyor.Bu makale de ele alacağımız şey de soyadı kanununun ayrımcılığı ırkçılığa kadar vardıran 3.maddesi olacak, bu madde "Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz." hükmünü içeriyor.
Türkiye'de bu kanunu yapanlar her ne kadar istemese de hala bu ülke'de Müslüman ve Türklerin dışında vatandaşlık bağlarıyla bu ülkeye bağlı farklı inançlara ve farklı halklardan olan insanlar yaşamaya devam ediyor. O zaman bizler de hala burada yaşamaya devam ettiğimize göre Anayasa'nın eşitlik maddesini düzenleyen kanuna muamele görmek ana sütü kadar hakkımız olması gerekiyor. Hükümet yetkilileri ve onlara yakın yazar-çizerlerin her fırsatta savunduğu gibi yasalar, kanunlar ve özgürlükler acaba gerçekten Avrupa'dan ileride mi ? Bu soruya sadece soyadı kanunu üzerinden cevap arayacağız.
Eğer bu konulara duyarlıysanız 2009 yılında Mardin'de yaşayan Süryani Favlus Ay'ın ad ve soyadı değişikliği istemiyle açtığı davayı bilirsiniz ya da duymuşsunuzdur. Açıkca ifade etmek gerekirse bende bir ihtiyaçtan dolayı araştırıken karşılaştığım davalardan biridir. Beni takip edenler bilirler ama takip etmeyenler için kendimle ilgili bir küçük hatırlatma yapıp,bu makaleyle ilgimi de açıkladıktan sonra Mardin'li Süryani Favlus Ay'ın soyadı değişikliği davasını ve kanunların nasıl Türklük üzerine inşaa edildiğini, Türk olmayanlara karşı nasıl iki çifte standart uygulandığını bir nebze de olsa sizlerle paylaşmak istiyorum. Ben Karadeniz'li azılı bir faşist gençken,90'lı yılların ortasında askerlik çağının gelmesiyle başka seçeneği varken kendi isteğiyle komando askeri olarak Kürtlere karşı savaşmak için Kürt illerine gelen birisiyim.Şırnak'ta bir çok bölge de Kürtlere karşı verilen savaşın parçası oldum. Cudi,Gabar ve Kelle Mehmet gibi Türkiye'nin Güney Kürdistan'a sınır bölgesi olan dağlarda Kürtlere karşı savaştım.Bilerek PKK demiyorum, çünkü Türkiye devleti PKK'yi sadece Kürtlere karşı başlattığı savaşa bahane olarak kullanıyordu.O dönemi uzun uzun anlatmayacağım, araştırmak isteyenler için daha önce bir çok kez bu konu üzerine yazdığım için googleden taratma yaparlarsa rahatlıkla bulabilirler. Neyse savaşların birçok sonuçları vardır ,ya vurursunuz,ya vurulursunuz, ya ölürsünüz,ya sağ sağlim eve dönersiniz ya da benim de hiç düşünmediğim gibi savaş esiri olarak savaştığınız gücün eline düşersiniz. Yine uzatmadan devam etmem gerekirse ,kim derdi ki düşmanın eline esir düşmüşken özgürleşeceksin, buna asla mı ,asla inanmazdım. Önce ilk sekizinci ayımda Kürt halk gerçekliğini görme fırsatı yakaladım.Bu yüzleşme bana kendi halk gerçekliğimi de beraberinde getirdi. Kürt dağlarına Karadenizli azılı bir faşist olarak gelmiş,yüzleşme sonrasında ise Pontoslu antimilitarist bir aktivist haline dönüşmüştüm.Yüzleşmenin doğal sonucu olarak kendi değerlerime ait isim iadesi için harekete geçme kararı aldım. İşte şimdi ele alacağım Mardinli Süryani Favlus Ay dosyası ile o süreçte tanıştım.
Mardin'li Süryani Favlus Ay adını ve soyadını 'Paulus Bartuma' olarak değiştirmek için 2009 yılında Midyat Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yapmıştı.Davayı kabul eden Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi , Soyadı Kanunu’ndaki “… yabancı ırk ve millet isimleriyle…” ibaresinin anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.Anayasa mahkemesinin nasıl bir karar vereceği ise hepimiz açısından merak konusu olmuştu. Verdiği kararla acaba statükoyu mu tekrar edecek,yoksa böyle bir kanuna karşı özgürlükçü bir karar mı verecekti. Çok da uzun beklemeden Anayasa Mahkemesi 2011 Temmuz'unda kararını açıkladı. Mahkeme özgürlüklerin önünü açmak yerine statükoyu korumak adına bir tekrarı yineleyerek, 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun 'yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı' olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddetti.
Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararında ise "Soyadının, bir kimsenin kimliğini belirleme işlevi yanında ailesini ve soyunu belirleme, kişiyi başka ailelerin bireylerinden ayırt etme ya da kişinin hangi kökene, topluluğa veya ulusa ait olduğunu belirleme işlevi de bulunmaktadır. Bu işlevleri nedeniyle yasa koyucu (...), ulusal birliğin sağlanması, dil ve dil kimliğinin korunması gibi sebeplerle soyadı kullanımını yasal düzenlemelerle kural altına almaktadır (...) Kural, yeni alınacak soyadını yabancı ırk ve millet ismi olarak almak isteyen herkese ayrım gözetmeksizin uygulanmaktadır." 'Gerekçenin devamında ayrıca AHİM'in de soyadı kullanımıyla ilgili başvuruları AHİS'in 8. maddesinde yer alan “özel hayatın ve aile hayatının korunması” ilkesi kapsamında incelediği ve aldığı kararlar da “nüfusun eksiksiz olarak kaydedilmesi, kişisel kimlik saptaması veya belli bir ismi taşıyanların belli bir aile ile bağlantılarının kurulabilmesi gibi kamu yararının gerekleri uyarınca soyadı değiştirme imkanına yasal sınırlamalar getirilebileceği, ulusal yasa koyucunun bu sınırlamaları da kendi devletiyle ilgili tarihi ve siyasal yapısına bağlı kalarak seçmesinde takdir hakkının bulunduğunu” belirttiği hatırlatıldı.
Bu kararı gördüğümüzde bir kere daha beklentilerimiz karşılıksız çıkmıştı, neresinden tutsanız elinizde kalacak bir kanun ve karar ile karşı karşıyaydık. Bu aslında yıllarca siyaset alanının tartışma konusu olan 'Türk milleti' kavramını da ele alan bir karardı.Karara muhalefet eden Anayasa Mahkemesi başkan vekili olan Osman Paksüt'ün aşağıda daha da ayrıntılı paylaşacağım itiraz gerekçesinin girişinde 'Türk milleti' kavramının ırkçılığa dayanmadığını “Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ şeklindeki veciz sözünün anlamı Türk milleti kavramının Türk ırkı ile eş anlamlı olmadığıdır” sözleriyle ifade etse deAnayasa Mahkemesi'nin kararına baktığımızda.ayrıca 2525 sayılı soyadı kanunun 3.maddesinde ki "yabancı ırk ve millet isimleriyle soyadı alınamaz" hükmüne baktığımızda biz o dediği şeyi göremiyoruz. Eğer başkanvekili Paksüt'ün dediği gibi bir durum söz konusu olsaydı zaten bunca hukuk savaşını vermemize gerek de olmazdı. Aslında başkanvekili Paksüt yaptığı açıklamanın devamında ''Dünyada ırkçılık uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış ve insan haklarına dayalı çağdaş ülkelerin hepsinde yasaklanmıştır. Bu nedenle çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesi olanaklı değildir.'' diyerek kanundaki ırkçı yaklaşımı da itiraf etmiş oluyor. Söz konusu Müslüman ve Türk olmayan unsurlar olunca burada olduğu gibi ırkçılık her yerde karşımıza çıkıyor. Dediğim gibi kafamızdaki şeyler ile işleyişte olan şeyler arasında tam 180 derece farklılık olduğunu bu söylem ve uygulayışta da olduğunu açıkca görüyoruz. Konuşan kişiler siyasetçi de değil birinci derecede yer alan en üst mahkeme yetkilileri ama buna rağmen Anayasa Mahkemesi var olan kanunla “milli birlik ve bütünlüğün sağlanmasının amaçlandığına” dikkat çekerek kanunu “hukuka uygun” buldu. Daha anlayacağımız dille ifade edersek hakkını aradığı için yine bölücü durumuna düşen Favlus Ay oldu. Yüksek Mahkeme Anayasa'da yer alan eşitlik ilkesi ile ilgili öyle bir okuma yaptı kı bu ülkeye vatandaşlik bağlarıyla bağlı olan ama Türk ve Müslüman olmayan kişilerin kendi inancına,kendi kültürüne,kendi halkına ait soyadı değişikliği istemi Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırılık içerir dedi.Hükümet çevresinin değişiyle özgürlükler ülkesinde Bir kere daha yasalardaki ırkçılık böylece tescillenmiş oldu.
Anayasa Mahkemesi'nde 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı olarak kullanılamayacağına ilişkin hükmünün iptal istemini oy çokluğuyla reddedilmişti. Anayasa Mahkemesi'nin 9 üyesinin aldığı ret kararına Başkan Haşim Kılıç ve 7 üye farklı gerekçelerle katılmadı.Şimdi Anayasa Mahkemesi başkanı ve başkanvekili Osman Paksüt'in itiraz gerekçelerini de sizlerle paylaşmak isterim ki söylediklerimizin subjektif bir yorum olmadığını , neyle karşı karşıya olduğumuz objektif şekilde daha açıkca görünür.Anayasa mahkemesinin kararına mufalefet ederek karşı oy kullanan Anayasa Mahkemesi'nin de başkanı olan Haşim Kılıç karşı oy gerekçesinde "1934 yılında anlaşılabilir olan bu kural, günümüzde bütünleştirici ve birleştirici olmak bir yana, vatandaşların bir kısmında, özellikle çoğunluğu oluşturanlardan farklı etnik ve/veya dini kimliğe sahip olanlar arasında haklı olarak ayrımcılığa uğradıkları kanısını doğurmakta. Bu da milli birlik ve beraberliğe zarar vermektedir. Kişinin kendisini ve kimliğini biçimlendiren soyadına müdahalenin kendisi, ayrımcılığa neden olan bir hak ihlalinin türevi olarak değil, başlı başına bir insan hakları ihlali olarak nitelendirilebilir. Bireyin yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir öğesi olan soyadını özgürce seçebilmesi kendisine tanınmış temel bir kişilik hakkı olup, soyadları onu taşıyanların kişiliğinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır" dedi .
Karşı oy gerekçesinde Dünya'da ırkçılığın uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış olduğunu söyleyen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesinin olanaklı olmadığını söyleyen Anayasa mahkemesi başkanvekili Osman Paksüt, açıklamalarına şu şekilde devam etti “Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ şeklindeki veciz sözünün anlamı Türk milleti kavramının Türk ırkı ile eş anlamlı olmadığıdır” ifadesini kullandı.Paksüt, “Esasen, soyadının resmi dil olan Türkçe'de ve Türk alfabesiyle yazılabilir, okunabilir ve anlaşılabilir olması dışında, soyadının kamu düzenini ilgilendiren bir yönü bulunmamaktadır. Dünyada ırkçılık uzun mücadeleler ve fedakarlıklar sonucu ortadan kaldırılmış ve insan haklarına dayalı çağdaş ülkelerin hepsinde yasaklanmıştır. Bu nedenle çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti olma iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında ırkı referans alan bir kuralın mevcudiyetini sürdürmesi olanaklı değildir. Soyadı Kanunu’nun kabulü sırasında toplumsal bütünlüğü sağlama kaygısıyla ve o gün dahi amacını aşan şekilde yasalaştığı anlaşılan kuralın mevzuatımızdan temizlenmesi için iptali gerektiği düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmıyorum.”
Anayasa Mahkemesi aslında bu kararıyla Türkler hariç diğer yurttaşlarının varlığını da 'milli birlik'e aykırı olacağı gerekçesiyle kabul etmemiş ve bu kararla 86 yıllık inkar da devam etmiş oldu . Karara muhalefet eden yargıçların dışında da bir çok tepkiler vardı. Midyat Süryani Kültür Derneği Başkanı Yuhanna Aktaş'ta tepki gösterenler arasındaydı. Yasaların kendilerini ötekileştirdiğini söyleyen Aktaş "Bu bir insan hakkı ihlalidir. Yıllardır sürdürdüğü üvey evlat muamelesinin bir tezahürüdür. Aynı zamanda asimilasyoncu, ötekileştirici, çağdışı ve yasakçı bir zihniyet olarak görüyoruz. Mevcut yasaların bu ülkede yaşayan sadece Türk ve Müslüman olanlar için var olduğunu bir daha ortaya çıkmıştır. Bu yasaların çağımıza uymadığını ve bir an evvel değişmesi gerektiğine inanıyoruz." dedi.
Yukarıda soyadı kanununun ilgili 3. maddesinin değişimi ya da iptali nedeniyle ilgili Anayasa mahkemesinin aldığı karar da karara karşı olan hakimlerin tutumu da bir kere daha bize gösteriyor ki bu ülkede ırkçılık yasalar ile koruma altında,bu karar korkunç bir karar mı , evet korkunç ve kabul edilecek bir karar değil. Peki bu kadar korkunç olan bu karar bizi korkutmalı mı ve kararı kabul edip sessizce oturmalı mıyız ? Karar bir gerçekliği ifade etse de ucu ucuna çıkabilmiştir. Bu da bize temel haklar ile ilgili verdiğimiz mücadelemize bırakmak bir yana dört kolla sarılmamızı gerektirir. Bu ırkçı soyadı kanunu önce biz müslüman olmayan halklar ve inançları mağdur etsede, Türk olmayan müslüman halkları da mağdur etmiştir. Bu halkların başındada bugün yine soykırım operasyonlarına maruz kalan Kürt halkı gelir. Bu ülkede yaşayan Halklar ve inançlar kendilerini yok sayan başta soyadı kanunu'nun 3.maddesi olmak olmak üzere tüm ayrımcı yasaların ortadan kaldırılıncaya kadar birlikte mücadele etmeyi sürdürmelidir.
Ben de yüzleşmemi tamamladıktan sonra kendi inancıma,kendi halkıma ait isim ve soyisim değişikliği için ne yapabilirim dediğimde karşıma çıkan bu karar mücadeleye inancımı törpüleyeceğine tam tersi bir etki yaptı.Ben de gittim bu sistem adına başka halklara (bugün ki aklım olsa asla yapmazdım) karşı savaştım ve benim gibi bir çok Türk olmayan vatandaşlar da benzer şeyi yaptılar,vergilerimizi onlar gibi ödedik, bu ilkenin vatandaşı olmaktan kaynaklı üzerimize yüklenen her şeyi fazlasıyla yapmışken kendi halkımıza ve inancımıza ait olan ismimizin ve soy ismimizi taşıdığımızda bu ülkenin milli birlik ve bütünlüğüne zarar vereceğimizi iddiası sadece be sadece deli saçmalığı olarak görürüm. Anayasal eşitlikten bahsediliyorsa Türklerin ismi ve soy ismi bu bölmüyor ve bütünlüyorsa aynı hak bizim için de geçerlidir. Anayasal eşitliği Türklük üzerinden okumaya çalışırsanız bunun dışında kalan her alan bölücü ve yıkıcı olarak karşınıza çıkar ama tam da Anayasa mahkemesi başkanının itiraz yazısında olduğu gibi asıl bölücü olan bu okuma tarzıdır. Zaten bugün yaşanan sıkıntının kaynağı bu tarz güvenlikçi ve ırkçı okumalar oluşturmaktadır. Bir devlet ya da onun kurumlarının işi bir halkı kayırıpdiğerierini de bölücülüğün, yıkıcılığın kaynağı olarak görmek degildir, tam tersine vatandaşlik bağıile kendisine başlanmış olan vatandaşlarına hiç ayrım gütmeden eşit şekilde bakıp, ona göre hareket etmesi gerekmektedir.
Hani derler ya tüm bu okumalardan sonra soyadımı değiştirebilmek için kısa, orta ve uzun vadeli planlamalar yaptım. Tam da Kobani'nin İşid çeteleri tarafından kuşatması başlamadan bir kaç ay önce isim değişikliği için Bafra'da mahkemeye başvuru yaptım. Mahkemeye başvurmamın hemen bir kaç ay sonrasında isim değişikliğim kabul edildi.Bu zamana kadar İbrahim Yaylalı olan ismim mahkeme kararıyla Yannis Vasilis Yaylalı olarak değişti. Bu temel hak mücadelemizde ilk adım olmuştu , ikinci adımı atmayı düşündüğüm süreçte çözüm süreci bitirildi ve oldukça bir karmaşanın yaşandığı sürece girdik.O dönemde avukatımla gelecekte yapacağımız hamleler üzerine doneler toplama süreci olarak değerlendirdik. Yukarıda da paylaştığım gibi asıl mesele Anayasa Mahkemesinin dediği gibi sözde 'milli bütünlüğü' tehdit eden soyadı değişikliği için start verecektik. Yaylalı olan soyadımı Helence'de 'Parcharidis' olarak değiştirecektim. Bu işin uzun vadeli süreceğini bildiğimizden biraz daha rahat bir sürecin gelmesini bekledik ama daha rahat bir süreci beklerken darbeler ve karşı darbeler sürecinde kendimizi bulduk.Roboski'de uzunca süredir verdiğimiz adalet mücadelesinden dolayı anında kara listeye alınıp hapishaneye götürülen muhaliflerden oldum.bir süre yatıp çıktıktan sonra tekrar hapishaneye girmem söz konusu olunca ata toprakları olan Yunanistan'a çıkmak durumunda kaldım. Yunanistan'da hayatım biraz normale girince tekrar avukatımla neler yapabiliriz bu konuda konuşmaya başladık. Hapishaneler de söylenen bir söz var, büyük ihtimal ile Nazım Hikmet'e ait olan bir söz, mesele diyor esir düşmekte değil , asıl mesele teslim olmamakta, yani şu an var olan gücüyle Türkiye Cumhuriyeti devleti halkları ve inançları açık cezaevinde esir gibi tutuyor ve esir muamelesi yapıyor. Bizler teslim olmadığımız sürece asla yenilmeyeceğiz. Eğer dayanışma içerisinde de mücadelemizi sürdürürsek çok da uzak olmayan zamanlar da halkların ve inançların içerisinde tutulduğu açık cezaevlerini yüzlerce ,binlerce çiçeğin bir arada yaşadığı bahçelere çevirebiliriz
Turkiyede bir ilk olarak Trabzon Rumcası sözlüğü yayınlandı. Sevgili Aziz Küçük de Duvar Kitap'a Vahit Tursun'un yeni çıkan Romeika-Türkçe sözlüğü için tanıtım yazısı yazdı.
Yazıda ki paylaşılan bir nota bir şey söylemeden edemeyeceğim. Ne menem bir şeymiş bu islam.Bu nasıl bir tehlikedir , ayrıca siyasal islamin geldiği noktayı göstermesi acısından da ne acı durumdur . Geçenlerde benzer görüntüyü İmamoğlu'nun istanbul belediyesin de verdiği toplu dua resminde de görmüştük . İste Kürtler het fırsatta diyor ki Türkler'e biz islami öğrettik.
Yani her kim meşruluk sorunu yaşıyorsa kraldan kralcı olma yarışına katiliveriyor. Bu müslüman kardeşlerin Türkiye versiyonu olan AKP'nin ve projesi olan siyasal islaminın ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Maalesef ki bu yarışa biz Pontoslu Rumlar da dahil oluyoruz. Aziz'in tanıtım için yazdığı yazının bir bölümünde Vahit Tursun' dan alıntılıyarak 'islam'in anadolu da yayılışında kullanılan en önemli anadilin Romaika olduğunu belirtiyor. Bu not ne saikle paylaşılmış bilmiyorum ama islam yayılınca ne Kürtlerin başı göğe erdi. Ne de biz Pontoslu Rumların .
Bence çok talihsiz bir not paylaşımı olmuş ki , soykırım dönemi anlatıları dinlenirse , o süreçte bir çoğunun soykırıma katilma nedeni islam dinidir. Ve bugün Kürtler yine yayılmasında yardımcı olduğumuz bu din kullanılarak soykırıma tabi tutuluyorlar. Inanin bir uyanış ile tekrar ayağa kalktığımızda Pontos'da bize yine yayılmasında yardımcı olduğumuz dini kullanarak saldıracaklar.
Bizim kimseye ne müslüman olduğumuzu , ne de hiristiyan olduğumuzu kanıtlamamiza gerek yok.Bize yapılanlara karşı hak ve adalet mücadelesi yürütürken, kendi kimlik değerlerimize, dilimize, kültürümüze sahip çıkmamiz yeterli. Biz kimsenin varlığını sorgulamıyoruz, kim neyse öyle kabul ediyoruz, Kimse de bizim varlığımızın meşruluğunu sorgulayamaz, biz nasılsak bizi öyle kabul etmek zorundalar.
Sözlüğümüze gelince yakın modern cağ anlamında bakılınca ilk ve çok değerli eserimizdir. Belki biz Pontoslu Rumlar için tam Kuran sayılmasa da onun abecesi olduğunu rahatlikla söyleyebilirim, emeğine sağlık sevgili Vahit Tursun. Biliyorum ki çok değerli mesailerini gözün kapalı dilimiz için harcadın, ve harcamaya da devam ediyorsun .Tüm Pontoslu Rumlar bütün zamanlar da hep müteşekkir olacak sana.
Şimdiye kadar, Kuzeydoğu Anadolu’nun Karadeniz kıyısındaki (günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde- aşağıdaki harita) Trabzon bölgesinde Nisan 1916 – Şubat 1918 tarihleri arası Rusların kentte bulundukları süreçte var olan yaşama dair İngilizce çok az şey yazıldı. Bu araştırma Rus arşivlerine ve Sergei Rudol’foyich Mintsloy’un (1916- 1923)(Not 1) Rusça metinlerine ulaşmış ve İngilizceye çevirmiş olan Dr. Halit Akarca’nın araştırmalarından faydalanmıştır. Rus ordusunun kentte bulunduğu süreci “geniş çapta hastalıklar ve hem halkı hem de askerleri sefalete sürükleyen yiyecek kesintileriyle bir deneme süreciydi. Trabzon yöresindeki çeteciler, hırsızlık ve cinayetlerden sorumlu tutuluyordu” sözleriyle aktarıyor.
2. 1914’ten Mart 1917’ye: Ruslar Trabzon’da
Kasım 1914’te, Rusya Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaş ilan etti. Bu tarihten Mart 1915’e kadar, Rus savaş gemileri Trabzon’u tam altı kez bombaladı. 1914-15 kışında yaklaşık 6000 Osmanlı askeri ve sivil halkın daha çok tifüsten zarar gördüğü tahmin edilmekte. Ocak 1916’da Rus-Kafkas ordusu Osmanlı-Türk kuvvetlerine karşı Trabzon limanını hedef alarak en büyük saldırılarını başlattı. (Nekrasov 1992; Rogan 2015). (Not 2.)
Mart sonunda Kazak piyade birlikleri – toplamda 18,000 erkek ve 4,300 at ile – Novorossiysk’den (Rusya), Rize’ye (Doğu Trabzon) nakledildi. 13 Nisan’a kadar, Rus General Liakhov ( Kafkas Kolordu Deniz Kuvvetleri Komutanı) 20,000 piyade ve 30 toptan oluşan 21 tabur askere sahipti. 16 Nisan’da Liakhov’un birlikleri Doğu Trabzon’da 13 km’lik bir alana girdi. (Allev ve Muratov 1953).
Harita: Kuzeydoğu Anadolu (Nişanyan&Nişanyan 2001, s.217). (Ölçek 180 km Trabzon’dan Erzurum’a)
18 Nisan 1916’da Pontos halkının temsilci heyeti Rus hattında ortaya çıktı ve Osmanlı Müslümanların 16 Nisan sabahına kadar Trabzon’u tahliye ettiğini belirtti. (Allen ve Muratov 1953). Trabzon’un Rus işgalinin hemen arifesinde , Osmanlı Bölgesel Valisi Cemal Azmi Bey kenti terk etmiş ve yönetimi Pontus Ortodoks başkenti Hrisantos’a emanet etmişti. (Not 3) (Ligue Nationale du Pont Euxine 1919).
Ruslar 18 Nisan’da Trabzon’a girdiğinde (Fotoğraf 1) (Neksarov 1992), yaklaşık 12 bin Rum’un kentte yaşadığını tahmin ediyoruz. Kent, Rum jandarmaların kontrolüne bırakılmıştı [Silahlı Rum birlikleri kamu düzeninin sağlanması için silahlı polis görevi görüyorlardı] (Akarca 2014). Mintslov (1923), Rus birliklerinin kente girdiğinde Trabzon’da sadece bir iki düzine kadar Osmanlı-%Türk askeri kaldığını gözlemlemiştir. Yine de önemli sayıda Türkler kuşatılan şehirlerde kalmıştı (Akarca 2002). Sonrasında Rus birlikleri Gümüşhane’ye 18 Temmuz 1916’da, Erzincan’a da 25 Temmuz’da girdi. (Allen and Muratov 1953).
Fotoğraf 1: Rus Ordusu’nun Trabzon’a girişini anlatan bir illüstrasyon. The Sphere’da yayınlandı (Haftalık Londra Gazetesi) 29 Nisan 1916, s.7.
Mayıs 1916’da ise Rus Kafkasya Ordusu 123. ve 127. Piyade Birlikleri toplamda 34000 askerle beraber Kavata Köyü”ne (Trabzon’un doğusunda merkeze 8 km uzaklıkta) nakledildi. (Nekrasov 1992).
Trabzon’a gelişleriyle beraber Ruslar, kentten ayrılan bazı Müslümanların evlerinin ve kamu binalarının zarar gördüğünü ancak kapalı işlemlerin ürünlerle dolu olduğunu herhangi bir zarara uğramadığını tespit ettiler. Haziran’da General Liakhov, kentin yöneticisi Rum Ortodoks Metropoliti Hrisantos’a yerel bir vali atadı (Mintslov 1923). General Iablochkin’in (Rus 5. Ordu komutanı) başında olduğu geçici askeri bir üs kuruldu (Akarca 2014).
1916 – Rus Yönetimi
Rusların Trabzon’daki ilk zamanları ilk ayları kaotikti. Rum halkı Rus yönetimiyle çelişkiler yaşıyordu. Ruslar girmeden önce kenti terk eden Müslümanlar da dönüş yapmaya başladıklarında sorunlar çoğaldı. Müslümanların en büyük problemi Rusça konuşamadıkları için haklarını koruyamıyor, dertlerini anlatamıyorlardı. Hrisantos”un yönetimindeki Pontos Rumları bu süreci yönetti. Müslümanlar ile Ruslar arasındaki görüşmeleri organize ettiler. (Not 4) (Akarca 2014).
Trabzon’daki Müslüman nüfusu arttığı için ciddi bir göçmen sorunu ortaya çıkmaya başladı (Akarca 2014).
Temmuz 1916’ya kadar nerdeyse tüm usta erkek, kadın ve çocuk; askeri imalat projelerinde ve çalışıp Rus rublesi almaya başladılar. Hatta ekmeklerini bile rubleyle ödemeye başlamışlardı (Akarca 2014).
Mintslov (1923) (Haziran’da) Rusların her gün bin kadar Rum işçinin istihkam alanında çalıştırıldığını belirtmektedir. Komik bir şekilde Rumların çalışmayı evlerinde kahve içip kumar oynamaya tercih ettiklerini belirtmektedir. Rum farklılığı Mintslov’a göre Ruslar’ın Rumlara az sayıda arzı söz konusu olduğundan anlaşılabilir bir durumdu.
Rumların çoğunluğu köylerini ve kentlerini imalat çalışmalarında çalışmak için terk etmemiştir (Not 5). Ruslar için gönüllü olarak çalışmayı isteyenler sadece haftada 4 gün çalışmak istediklerini talep etmişlerdi. Ancak düzgün ödemelere ve görevlendirmelere rağmen yeteri kadar Rum işçi yetersizdi. Sonucunda da Ruslar tüm yetkin kişileri bir araya toplayıp çalışmaya zorladı. Bu yöntemle Ruslar için çalışan Müslümanlar da kapsam içine alınıyordu. (Akarca 2014).
Trabzon’daki yaşam neye benziyordu?
1916’da Mintslov (1923) Trabzon bölgesinde bir hastalığın ortaya çıkışından bahsetmektedir. Temmuz ayında, askeri personelin yüzde 30’unu da kapsayan humma hastalığı baş gösterdi. Aynı zamanda pire, sinek ve sivrisinek istilası da artmıştı. Ağustos ayında Ruslar at ve sığırları sinek sorunu sebebiyle Trabzon’da yasakladı. (Sinek problemi o kadar ciddi olmalıdır ki Ruslar yerel halka yakaladıkları her bir sinek için 15 ruble veriyordu)
Ağustos ayı geldiğinde, Trabzon’da 2 çeşit hastane olduğu belirtilmektedir: biri askeri amaçlı, eski ilaç ve tedavi ekipmanı bulundurmayan diğeri ise Kızıl Haç için çalışan, doktor bulundurmayan ancak her şeyden yeteri miktarda var olduğu bir hastane (Mintslov 1923).
Eylül’de bin 200 kişi gemilerle Gürcistan, Batum’a (Resim 1) göç ettirildi. Bunların 15’i yaralıydı, kalanı da bulaşıcı hastalıklarla mücadele ediyordu. Trabzon ise tamamen hasta askerlerle doluydu. Hatta bazıları ölmüştü bile. 600’ün üzerinde insan hastanelerde tifüsle başa çıkmaya çalışıyordu. Hijyenik koşulların yetersizliği sebebiyle kolera ortaya çıktı, grip ve sıtma ise Trabzon bölgesinde hala apaçık ortadaydı. Bu sağlık sorunları nedeniyle ciddi sayıda ölümler yaşanıyordu. (Mintslov 1923)
Dickerman’a göre (kaynağı bilinmemekte) 1. Dünya Savaşı’ndan önce Trabzon’un etnik nüfusunun %57’si Müslüman, %26’sı Ortodoks Rum, %14’ü Ermeni ve 3’ü Katolik’ti (Akarca 2002).
Yine kentin toplam nüfusu 1. Dünya Savaşı öncesinden 44,000’den azdı (Topalidis 2015).
Miraslov’un araştırması Kasım 1916’da (Not 6) yayınlandı ve bulgularının bir özeti, Rus bülteni Listok’ta aynı ayda yayınlandı. Araştırması Müslüman, Rumlar, Ermeniler (Tablo 1 ) ile Trabzon Platana (günümüzde Akçaabat olarak bilinen) ve çevre köylerdeki çiftlik hayvanlarının miktarını içeriyordu (Harita 2). En az 25 kmlik bir alanı da kapsayan köylerin de dahil olduğu 207 yerleşim yeri güney Trabzon’u kapsıyordu. (Hatta bu araştırmasını 3 aydan fazla sürede bitirdiği söylenmektedir.) Miraslov, kayıtlı olan yaklaşık 62,700 kişinin yüzde 67’sini Müslümanların, yüzde 32’sini de Rumların oluşturduğunu belirtmektedir. Yalnızca %0,3 dilimlik az bir miktarın (Tablo 1) 1895 – 1915 yılları arasında Ermeni katliamlarının üzücü bir sonucu olarak kalabildiğini kaydetmiştir. Kaydedilen toplam nüfusta savaş esnasındaki yetişkin kadın sayısına kıyasla yetişkin erkeğin görece az olduğu (yüzde 34) görülmektedir. Araştırmanın Rum nüfusu içerisindeki kısmında da benzer bir sonuç vardır. Yetişkin Rum kadınlara kıyasla (yüzde 59) yetişkin Rum erkeklerinin sayısı daha azdır (yüzde 41). Belirtilen çocuk sayısı da çok azdır. Erkek nüfusunun azlığı, çeşitli salgın hastalıklar sonucu ölümlerin yaşanması ya da doğumların bildiriminin az olması bu sonucu ortaya çıkarmış olabilir.
Tablo 1: 19161’da Trabzon ve Platana bölgesindeki araştırmaya bağlı nüfus miktarı.
Etnisite
Yetişkin Erkek
Yetişkin Kadın
Çocuk2
Toplam
% Etnisite
Osmanlı Türkleri
6,755
13,944
21,534
42,233
67.4
Rumlar
4,392
6,390
9,519
20,301
32.4
Ermeniler3
135
25
5
165
0.3
Toplam
11,282
20,359
31,058
62,699
100
1. Rus birlikleri ve zengin sınıf hariç. 2 hastalıklar sonucu ölüm ve üremeye engel olan yetişkin erkek eksikliğine bağlı olarak kayıtlı çocuk sayısı çok düşük. 3. 1895-1915 arası soykırıma bağlı olarak Ermenilerin sayısı düşün sayıda. Kaynak: Mintslov (1916, s. iii).
Kitromilides ve Alexandris (1894-85) Anadolu “Rum Psikopos bölgesi” nüfusunu 1910-1912 Rum nüfus sayımından –Trebizond başkentindeki 60,564 Rumu kapsayan- bahsetmektedir. {Trabzon başkenti, Resim 3].
Ağustos ayında, Mintslov yiyecek kesintileri sabebiyle hem doğu hem de batı Trabzon’a mısır elde etmek için giden yol boyunca Rumlar ve Türkler arasında bazı hatların çizildiğini göstermektedir. Çetecilerin soygunları öyle büyük sorunlar yaratmıştı ki, Mintslov Ağustos’ta kendilerini savunacak silahlı bir çiftçi ordusu için verilen talimatları yayınlamıştır. Rumlarımn silah kullanımında etkili olabileceğinden emin bile olmamasına rağmen (Mintslov 1923)… (etnik oluşuma bakmaksızın bu silahların koruma gerektiren her yerleşimci için mümkün kılındığı varsayılmaktadır.)
Yine aynı ay, yiyeceğin alk tabakasına dağıtımının sorunlu olduğu kaydedilmiştir. Dağlarda sığır vebası baş göstermiş, Trabzon’da araç ve atlar olmadığı için ulaşım minimal düzeye inmiştir. Savaşın getirdiği işçi yoksunluğu da tarım arazilerinin yarısı hasat edilemeden kalmış (Tablo 1) ve hasadın bir kısmı da toplanamamıştır. Yiyecek fiyatları yüksektir. Şimdi Trabzon çalışmayan (burada kasdedilen yiyecek üretilebilir olan araziler) tarım arazilerini terk eden işsiz yerel halkla doludur. Bölgeye lojistik olarak yiyecek getirmek çok zordur. Amiral Prince Putiatin (tüm kıyı limanlarından sorumlu) Trabzon’a yiyecek taşınmasını durdurmaya karar vermiştir (Mintslov 1923).
Trabzon’un Rus işgali sırasında çeşitli Rum gazetesi Trabzon’da yayınlandı. Türklerin günlük gazetesi de Ocak 1917’nin sonunda ortaya çıktı. Rus ordusunun haber bülteni Listok kentin (Rus) sakinleriyle Rus yönetimi arasındaki ana iletişim aracıydı. Bu gazetenin Rusça dışında bir dilde örneğinin olmadığı bilinmektedir (Akarca 2005). İlk yayını Kasım 1916 idi ve editörü de Mintslov idi (Mintslov 1923).
Harita2 : Trabzon Büyükşehir (MHTP. TPAΠEZOYNTOΣ) Helence. Ölçek: 65 km (TPAΠEZOYΣ) Trabzon’dan (PIZOYΣ) Rize’ye. Ölçek: XAPTHΣ TOY ΠONTOY, (orijinal ölçek 1: 2.000.000), Atina, (c. 1919) Dimosth. P. Vasiliadou : www.pontosworld.com/index.php/photos/maps/595-pontus-republic-c-1919
Dini faaliyetlerin yanı sıra tiyatro, sinema gösterimleri ve konserler uzaktaki Trabzon’da Rusların sıkıcı yaşamını canlandırmıştı. Demografik değişimlere ve inşaat çalışmalarına ek olarak, kentteki sosyal yaşamın öbür yüzü sosyal kurumların faaliyetleriydi. Askeri törenler, geçit törenleri ve Rus-Ortodoks tatilleri, kent halkının kentteki Rus yönetimiyle işbirliği görülmekteydi (Akarca 2014).
1916’nın sonuna kadar, Trabzon Kent Konseyi yalnızca Rum yerleşimcilerden oluşmaktaydı. Aralık ayında General Shvarts Rus memur Dr Kefeli’yi konsey başkanı olarak atayıp 2 Müslüman Türk yerleşimciyi kentteki Türk sayısı arttığı için konseye ekledi (Akarca 2005). Protesto olarak, şehir meclisi lideri Fostiropoulos ve yaveri Triftanidis ile tüm meclis üyeleri istifalarını şehir meclisine sundular. Mintslov Rumların Dr Kefeli’den nefret ettiğini göstermektedir – başlıca sebebi herkesin nefret ettiği Karayim’lerden olduğu için (Mintslov 1923). (Karayimler Yahudi öğretisi ve geleneklerini içeren Talmud’u reddeden Yahudi mezhebidir, bkz: ww.chabad.org/library/article_cdo/aid/3347866/jewish/What-Is-the-Talmud.htm)
Terkedilmiş Türk mülklerinin kiraları şehir meclisi tarafından toplanıyordu ve bu gelirin yarısı beledi yatırımları finanse etmek için kullanılıyordu. Kalanı ise Rus-Fars bankasına gerçek Müslüman mülk sahiplerinin adıyla yatırılıyordu. Dr Kefeli atandığında ise eşi ve kendisi Türkçe konuşmalarını kentte Türkçe konuşan Müslümanlar lehine kullandı. Rus yetkililer ile aracılık yaptıklarında Müslümanlar yararına davranıyorlardı. Bunun sonucu olarak Müslümanlar daha fazla yapdım almaya başladı. Hatta daha önce Müslümanların okulu olmadığı için, 1916 yılının sonunda Müslüman erkek çocukları için bir okul da açıldı. (Kentte zaten birçok Rum okulu bulunuyordu) (Akarca 2008)
Arkeolojik Araştırmalar
1916’nın Mayıs ayından Ekim’e ve Haziran 1917’den Ekim’e kadar Trabzon’da Ruslar tarafından iki arkeolojik araştırma yapılıyordu. Bu araştırmaların başında ise seçkin Bizans bilim insanı Prof. Fedor Ivanovich Uspenskii bulunuyordu. Ağustos 1916’daki Faroz meselesinde, Trabzon’daki Rum gazetelerden birinde Osmanlı Müslümanlarınca inşa edilen camilerin İslami hizmete devam edebileceği bildiriliyordu. Buna rağmen, İslami ibadetlere Rum Ortodoks kiliselerine çevrilmiş olan camilerde arkeolojik araştırma alanının altında kaldığı söylenerek izin verilmiyordu (örn: Aya Sofya Kilisesi (Fotoğraf 4), St. Eugenios Kilisesi (Fotoğraf 5), Panayia Chrysokephalos (Fotoğraf 6) ve St Philip Kilisesi)
Yedi eski Rum Ortodoks kilisesi Rum yetkililere teslim edilmemiş, Rumlarla kazı keşif ekibi arasında anlaşmazlığa sebep olmuştu. Arkeologlar bu eski kiliselerin kontrolünü ele aldıktan sonra Rus askerler, memurlar ve üst kademe yöneticiler bu tarihi dokuyu yağmalamaya başladılar. Eski Panayia Chrysokephalos kilisesindeki geçici depo-müze korunamadı ve Rus bilim insanları Ekim 1916’da kenti terk ettiklerinde yağma edildi. (Akarca 2008;2014)
1917 senesinde, Uspenskii, Bizans Trebizond İmparatoru Alexios IV (1417-29)’un heykelini eski Panayia Chrysokephalos kilisesi yakınlarında meydana çıkarmıştı (Fotoğraf 6). Alexios IV’un kalıntıları şu an Kuzey Yunanistan’daki Veria yakınlarında bulunan Panayia Sümela Manastırı’nda bir mezarda (Bryer ve Winfield 1985) Pontus Rum halkıyla beraber yatmaktadır (Not 7).
Ermeniler
Ağustos 1916’da Mintslov doğrudan görevleri dışında Trabzon’daki Ermeni Komitesi’yle de işbirliği içinde olduğunu belirtmektedir. 1915’te Ermeniler’in Trabzon bölgesinden sınırdışı edilmesinin ardından Ermeni evleri ve bilhassa 198 ticari dükkan şehirde terk edilmiş vaziyetteydi (Mintslov 1923). Polis Ermenilerin evlerindeki eşyaların çoğunu Ermeni okulunun da bulunduğu yeni Ermeni Kilisesi’nde, Trabzon’da, başpsikoposlukla anlaşarak hemen koruma altına aldı. Ermeni okulu Ekim 1916’da böyle bir okulun açılması için yeterince Ermeni öğrencinin var olduğunu belirterek yeniden açılmıştı (Surmelian 1946) (Not 8)
Mintslov (Ağustos’ta) 60 eski Ermeni dükkanının tamamıyla boşaldığını görmüştür. Ermeni Komisyonu’nun kendi salonu ve nerdeyse yarıya kadar eşya, mal ve kitaplarla dolu iki katlı bir evi vardı. Yine Mintslov, Komisyon’un kendi üyelerine zengin olmaları için dolandırıcılığa izin verdiklerinden şüphelenmiştir. Sonucunda General Shvarts Komisyon’un kapatılmasını ve tüm bağlantılı kurumların mühürlenmesini emretmiştir (Mintslov 1923).
Fotoğraf 4: Ayasofya Kilisesi – sulu boya, N. D. Protasov 1917, Rus Bilim Akademisi Arşivi, St. Petersburg Branch bkz: http://ranar.spb.ru/rus/vystavki/id/561/ viewed Nisan 2018.
Fotoğraf 5: Yeni Cuma Camii—Eski St Eugenios Kilisesi (Kokkas 2005, s. 131).
Fotoğraf 6: Ortahisar Camii—Eski Panayia Chrysokephalos Kilisesi (Chrysanthos 1933, s. 923).
Kanun ve düzenin devamlılığı en temel görevdi. Ağustos’ta Minstlov Trabzon’a yapılan tedarikleri sağlamakla görevli bir komiteye atandı. Ayrıca hırsızlık yapan çetecileri de önlemekle görevliydi. Ermenilerin Rus kontrolü altındaki bölgelere göçünün ardından bölgede cinayet ve hırsızlık baş göstermiş, çetelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Mintslov’un görevi ise bu çetecileri önlemekti. Ancak bir bölük askere rağmen emrinde yalnızca 30 asker bulunmaktaydı (Mintslov 1923). (Not 9.)
Ağustos’un sonlarına doğru, Mintslov’un emrindeki 30 Rus askeri 11 Ermeni çeteciyi dağlarda yakaladı. O sırada, Ermeni çetecilerin Türkleri ve Rumları soyduğu şikayetleri geliyordu. Rumların onlara hiçbir zarar vermemesine rağmen… Hırsızlıklar aynı zamanda Türkler tarafından da yapılıyordu (Mintslov 1923).
Platana’da (Akçaabat) Yaşam
Temmuz 1916’da kıtlık ve kolera Platana’da (Trabzon’un 14 km batısında) baş gösterdi. Ağustos’ta ise Platana’da düzeni inşa etmekle meşgul olan Rus Üsteğmen Biriukov Rumlara kötü davranıyordu. Kent çoğunlukla bomboş görünüyordu. Ekim’de Platana’daki deniz taşımacılığı 3 güne kadar tuttuğu için, açlık ve kargaşa artmıştı. Rus denizciler hırsızlık ve kaçakçılıkla anılan satıcılar olarak kayıt altına alınmaya başladı. Günlük üç ya da dört işletme yağmalanıyor ve bir denizci alıkonuluyordu. Platana depolarındaki Müslümanların tütünü Batum’da (Gürcistan, bkz Fotoğraf 1) satabilmeleri için Rus askerlerine verilmişti. Burada etkisiz bir Rus yönetiminin olduğu söylenebilir (Mintslov 1923). Mintslov’un araştırmasına (1916) göre Platana kenti 2,122 Ortodoks Rum ve Müslümanı kapsıyordu (Ruslar sayılmamıştır).
Mart 1917’de Platana kent meclisi ilga edildi ve Trabzon şehir meclisinden bir kişi tarafından yönetilmeye başlandı. Kefeli, Platana’ya gitti ve hazineden 30 bin ruble alarak Trabzon’a döndü (Mintslov 1923).
Gümüşhane – Maçka bölgesinde yaşam
Maçka’daki, Trabzon’a 25 km güneyde, çoğu ev harap olmuş, Müslümanlar tarafından yakılmış, yıkılmıştı. Müslümanlar birçok Ermeni’yi burada öldürdüğü için bu bölgenin kötü bir şöhreti vardı. Rus kontrolündeki alanın ötesinde, Trabzon’un 100 km güneyindeki çevrede, herhangi bir yönetimsel otorite bulunmuyordu (Mintslov 1923).
18 Temmuz’da Ruslar Gümüşhane’ye girdi. (Allen ve Muratoff 1953). Aynı ay, Müslümanlar belediyenin Rum başkanı Stastolidis’ten yardım gördüler. General Shvarts’a başkanın verdiği rapora göre, 30 bine yakın Müslümanın ekmek de dahil her şeye ihtiyaç olduğu belirtiliyor (Akarca 2014).
Ekim ortasında, Mintslov General Ianushkevich’e yazarak [Dük Nikolai Nikolayevich’in Personelden sorumlu Şefi, Kafkas Ordusu Kumandanı] Gümüşhane’ye (Fotoğraf 1) kadar olan tüm bölgenin açlık sınırında olduğu belirtiliyordu. Açlık ve artan hastalık Trabzon’u kırsal kesimden gelen göçmenlerle boğacak ve halk arasında düzensizliğe sebebiyet verecekti (Not 10) (Mintsloc 1923).
Rum Ortodoks Sümela Manastırı, tehlike içinde güneydoğu Maçka’nın devasa yalnızlığında bir dağın yamacında yatıyordu (Fotoğraf 1). Eylül 1916’nın başlarında, Mintslov ve Rodopolis büyükşehrinden, Kirillos manastırı ziyaret etti. Buradaki 5 papaz Mintslov’a Paskalya Bayramı sırasında (1916’daki Paskalya günü Jülyen Takvimi’ne göre 10 Nisan Osmanlı askerlerinin manastıra girmeye çalıştığından bahsetti. Bu beş papaz kaçmış ve Livera’ya gitmişlerdi. Osmanlı askerleri de Rus birlikleri yakınlarına gelene kadar Sümela’da dört ay kalmışlardı. Müslümanlar gümüş mutfak eşyaları, pahalı halılar, bir kütüphane kitap gibi bazı eşyaları almışlardı, kalan her şey ise dokunulmamış vaziyette kalmıştı. Şükür ki Müslümanlar, ünlü Panayia Sümela ikonune dokunmamışlar, bir şeyleri mahvetmemişlerdi. Manastır zengindi, çevredeki arsanın evlerine sahipti. Freskleri kazınmıştı. (Mintslov 1923).
3. Rus Devrimlerinin etkileri- Mart 1917’den Ocak 1918’e
Savaşın zorlukları [ve pek çok ciddi sorunlar] Rus monarşisini 1917 devrimiyle alaşağı etmişti. Çar Nikolas II, 15 Mart’ta tahttan çekildi ve Alexander Kerensky taradından yönetilen geçici hükümet yönetimi üstlendi (Rogan 2015). 1917 Devrimi ile beraber, Trabzon’daki inşa projeleri ve askeri komuta düzeni durduruldu, Rus birlikleri işhal altındaki Osmanlı topraklarında kalma arzusundan vazgeçti. Rus kuvvetleri bir dizi sorunlarla yüz yüze karşılaştı. Trabzon çevresindeki yerleşik halk vergilerini ödemeyi reddetmeye başladı. Binlerce asker Trabzon üzerinden Rusyaya taşındığı için konaklama ile ilgili acil bir ihtiyaç doğmuştu. Bu akının sonucu olarak, askerler bazı kiliselere ve camilere zarar verdi. (Akarca 2008;2014).
Kerensky’nin geçici hükümeti Rus subayların artık seçili “Sovyetler askeri” tarafından yönetilen birlikler üzerindeki etkisini kaldırdı. Osmanlı bölgesinde kargaşa ortaya çıktı. Çoğunluğu askerden oluşan Trabzon’daki idari komite, seçiminden sonra git gide daha sessizleşti. Yazın bu rahatsız edici bir sessizlik yine Rusların bulunduğu Anadolu’nun doğusuna yerleşti. Osmanlı Ordusu 1917’nin kalanında tek bir mermi harcamadan konumunu muhafaza etti (Rogan 2015).
Lenin’in kontrolündeki Bolşevikler, 7 Kasım 1917’de [Jülyen Takvimi’ne göre “Ekim Devrimi”] iktidara geldi ve barış müzakeresi talebinde bulundu. “Osmanlı şansına güç bela inanabiliyordu.” “
Osmanlı, ” Rus Kafkas Ordusunun temsilcileriyle buluştu ve 18 Aralık’ta resmi bir mütareke imzaladılar. Doğu Anadolu topraklarında ateşkes anlaşması yerini bir iktidar boşluğuna bıraktı. Aralık 1917’nin sonuna kadar, Trabzon’daki Rus askerleri gemilere el koydu ve Anadolu’yu terk ettiler. Ödeme yapmadan aylarca devam eden bu askerlerin çoğu giderken dükkanları yağmaladılar.
Kentteki düzensizlik silahlı Türk çeteciler Rusların çekildiği alanlarda kontrolü ele geçirdiği için çevredeki kırsal kesimlerde abartılı seviyeye çıktı. Ocak 1818’in sonuna doğru, Trabzon’daki Amerikan Konsolosu “Türk çetelerinin giderek cesaret kazandığını ve Rus askerlerinin ise gitgide kötüleştiğini” rapor etmişti” (Rogan 2015, s.355-56).
4. Nihai Rus geri çekilişi – Şubat 1918
Ocak 1918’de Hrisantos, Osmanlı Kumandanı Vehid Paşa’yı Müslümanların Hıristiyanlara verdiği zararlar, incinmeler konusunda uyardı. Ardından kendilerinin korumaları için Rumlara silah dağıttı. Sonucunda ise Sümela, Tsita’ua ve Kapikkioi, Livera, Hamsikoy ve Santa civarlarını imha, yıkım ve tahribattan korudu (Rum Patrihnaesi 1919).
Kalan Ruslar da Şubat 1918’de kenti terk edince, Trabzon bölgesindeki Rumların yarısı da kenti Ruslarla birlikte terk etti (Chrysanthos 1933). Trabzon’daki Avusturya Konsolosu Kwiatkowski’ye göre Trabzon’da yaşayan 30 bin Rumdan 8 bini Şubat 1918’in sonunda Ruslarla beraber kenti terk etmeye zorlanmıştı.(Photiades 1987).
Hrisantos, ek olarak, kentindeki Rum Ortodoks nüfusunun toplam sayısının 1914’ten 1919’a kadar 52,000’den 23,000’e düştüğünü belirtmiştir (Vryonis 2007). (Kitromilides ve Alexandris (1984-85) önceden de belirtildiği üzere 1912-12 arasomdaki nüfusun yaklaşık 61,000 civarında olduğunu belirtmektedir.)
Ruslar ve Osmanlılar arasındaki anlaşmanın tersine, Osmanlı askerleri Rus işgali altındaki alanın sınırlarına girdiler. Trabzon 25 Şubat 1918’de tekrar Osmanlı”ya geçti. Osmanlı”nın deniz yoluyla getirdiği askeri takviyeler limana ayak basmaya başladı (Erickson 2001).
Fotoğraf 7: Boztepe’den Trabzon Limanı(2003).
5. Sonuç
I.Dünya Savaşı’ndaki Rusların bölgede bulunduğu süreçteTrabzon Bölgesi’ndeki yaşam (Nisan 1916-Şubat 1918) yerel halk için yiyecek kıtlığı ve birçok hastalığın hüküm sürmesiyle zor zamanlardı. Yine de, Rusların bulunduğu süreçte halkın yiyecek sıkıntısı görece az ya da hiç yoktu. Ancak Osmanlı yönetime tekrar geçince Rumlar açlık ve evsizlikle karşı karşıya kalmış, ardından da binlerce Rumun ölümüyle sonuçlanan bir süreç yaşanmıştı.
Bu çalışma, I. Dünya Savaşı sırasında Rusların yönetimde bulunduğu süreçte Trabzon bölgesindeki yaşamı tanımlamaktadır ve öncelikle Rusça kaynaklara dayanmakla beraber Rumca ve Türkçe yazılı kaynaklardan alınan olayları da farklı bir “pencere” açmak amacıyla kullanılmıştır.
6. Notlar
Not 1 Sergei Rudol’fovich Mintslov Mayıs 1916 ile Mart 1917 arasında Trabzona gönderilen bir Rus Subaydı. Günlük formatında yazan Mintslov (1923), Gregoryen Takviminden 13 gün daha az çeken Jüliyen takvimini kullanmıştır. 1870’de doğmuş ve I. Dünya Savaşı esnasında Rus Ordusu hizmetine dönmüş eski bir subaydır. Nizhny Novgorod Arkeoloji Enstitüsünden mezun olmuş ve birçok bibliyografik çalışmalar hazırlamıştır (Büyük Sovyet Ansiklopedisi 1974). Üretken yazarlığı ve kitap kolensiyonculuğuyla ünlüdür.
Not 3
Hrisantos’un başında bulunan Trabzon metropolitliği kentin 115 km batısa (Kesap’a) ve 165 km doğuya (Hopa’ya) kadar uzanan bir geniş bir bölgeyi kapsıyordu. Metropolitliğin içinde Sümela Manastırı, Sümela”nın kuzeyinde Peristereota ve Vazelon ile 25 km güneydeki Phodopolis Metropo litanlığının bir kısmı da bulunuyordu. (Kiminas 2009).
Mintslov (1923) Chrysanthos’tan çok iyi Fransızca ve Almanca konuşan ancak Rusça konuşamayan büyük aydın olarak bahsetmektedir. [Ayrıca Yunanca ve Pontus Rumcası da konuşmaktaydı.]
Rus işgali esnasında (1916-18) Chrysanthos yerel Türk halkının acı çekmeyeceğini garantilemeye çalışmıştı. Yardımseverliği Rus işgali esnasında da binlerce Müslüman göçmenin Trabzon’da Rus ordusundaki Ermenilerin intikam saldırılarına karşı misafirperverliğiyle devam etti (Clark 2006). Gibbons (1916, s. 38-39)
“1877 savaşının bir sonucu olarak, Türkiye [Osm. İmp.] Ermenistan’ın Rusya’ya verilmesine zorlanmıştır. Bu bölgedeki Ermeniler ve Kafkaslar yaklaşık 40 yıldır Rus yönetimi altındadır ve doğal olarak Ruslar Türkiye’ye karşı [Osmanlılar] savaşmak zorundadırlar” diye belirtmektedir.
Hrisantos bir Osmanlı ya da Rus işbirlikçisi olarak görülmemelidir. Bir keresinde Rus yetkililerden [Hrisantos’u iyi tanıyan Mintslov ona sempati duyuyordu ancak General Shvats duymamaktaydı] bir ricada bulunduğunda Rus Kafkas Ordusu karargahında bu bir şüpheye duyulmasına yol açtı. General Iudenich, Rus Kafkas Ordusu BaşKomutanı, belediye başkanını ajan olmakla suçladı (Akarca 2014).
Not 4 Mintslov (1923) Haziran 1916’da Hrisantos’un Rus-Rum meselelerine karışmasına dair “Rumlar başka bir savunucuları olmadığı için erdemliydi” der. Hrisantos Rusları yabancılar olarak görmektedir.
Bazı yorumculara göre ise Kuzey Doğu Anadolu’daki işgalci Rus kuvvetleri ve Rumların arasında her ikisinin de Ortodoks inançları nedeniyle bir bağ olduğu söylenmektedir.
Not 5 Sam Topalidis’in büyükbabası Yannis Papazoglou 1916’da köyünden Trabzona gitmiş, Trabzon’un dış mahallelerinde Ruslar için çalışmıştır. Şubat 1918’in başlarına doğru, Ruslar Trabzon’u tamamen boşalttığında, Yanis ayrıca Ruslara güç kazanmaları için çalışmalarında ve Boz Tepe’deki cephanelikleri taşımada yardımcı olmuştur. Ruslar Trabzon’dan çıkarken neredeyse tüm akrabalarını da alıp beraberinde Trabzon’u terk etmişlerdir (Topalidis 2013)
Not 6 Trabzon’daki keşifler esnasında, Uspenskii 400’ün üzerinde el yazması toplamıştır. Bu el yazmalarından işe yarar olanlarını Petrograd’a göndermiştir. Rum antika eserleri da ayrıca Rusya’ya götürülmüştür. Haziran 1917’de, Trabzonlu Rum gazeteci Leontidis Rus bilim insanlarını 4 sandık değerli eşyayı Rusya’ya kaçırmakla suçlamıştır (Üre 2014).
Not 7 1915 Ermeni soykırımı esnasında bazı Ermeni çocukların Rumlar ve Müslümanlar tarafından korunulduğuna inanılmaktadır. Mintslov’un (1916) Kasım’da yayınlanan araştırması Trabzon’da ve Platana’da yalnızca 5 adet Ermeni çocuğun olduğunu belirtmiştir (Tablo 1). Bunun gerçek sayının görmezden gelinmesinden dolayı olduğuna inanılmaktadır.
Not 8 Yiyecek kıtlığı olmasına rağmen, Aralık 1916’da Mintslov (1923) fındığın Rusya’ya ihrac edildiğini belirtmiştir.
Not 9 Topalidis’in dedesi Trabzon’u Şubat 1918’de terk etmiştir. Tüm aile 17 Şubat’tan hemen önce çok karlı ve yakıcı derecede soğuk bir hava yaşanırken Trabzon limanındaki Rus gemisine binmiştir. Aileler gemiye bindiklerinde, Müslümanlar top atışı ile 5 gün süren kutlama yapmışlardır. Ruslar ise Müslümanların ateşine karşılık vermiştir. Çok sayıda Rum kaçmak istediği için insanlar dubalara sıkışarak tutunmuş, gemilerden birinin ardına düşen parçalardan saklanmışlardı. Gemilerle Batum kıyılarına ulaşan insanlara burada Rus olanların Osmanlı’ya yakın oldukları için Sokhumi’ye gitmelerini söylenmiştir. Bu insanlar ise Trabzon’dan 240 km uzakta Sokhumi’de karaya çıkmışlardır.
Teşekkür
Dr Halit Akarca’ya Trabzon’daki Rus haber bülteni Listok’un ve Mintslov’un (1916) “Trabzon Bölgesinin İstatistiksel Raporu”nun bazı kopyalarını bize gönderdiği için çok minnettarız.
8. Kaynakça Akarca, HD 2002, The Russian administration of the occupied Ottoman territories during the first world war: 1915:1917, MA Thesis, Department of International Relations, The Institute of Economics and Social Sciences, Bilkent University, Ankara. Akarca, HD 2005, ‘Trapezondskii voennyi listok: an important source for the history of the First World War in the Caucasus’, Journal of the Centre for First World War Studies, vol. 2, no. 2, pp. 25–43. Akarca, HD 2008, ‘Trabzon became Trapezund: the transformation of an Ottoman city in to a Russian city during the First World War’, Paper presented at Ninth Annual Conference Central Eurasian Studies Society, 18–21 September 2008, Georgetown University, Washington DC, 18 pp. Akarca, HD 2014, Imperial formations in occupied lands: The Russian occupation of Ottoman territories during the First World War, PhD thesis, Department of Near Eastern Studies, Princeton University, New Jersey, USA. Allen, WED & Muratoff, P 1953, Caucasian battlefields: a history of the wars on the Turko-Caucasian border 1828–1921, Cambridge University Press, Cambridge. Bryer, A & Winfield, D 1985, The Byzantine monuments and topography of the Pontos, vol. I, Dumbarton Oaks Research Library & Collection, Harvard University, Washington D.C. Chrysanthos, 1933, ‘H Eκκλησια Τραπεζουντος’, (in Greek), [The church of Trabzon] Archeion Pontou [Archives of Pontos], vol. iv–v, Athens. Clark, B 2006, Twice a stranger: how mass expulsion forged modern Greece and Turkey, Granta Books, London. Erickson, EJ 2001, Ordered to die: a history of the Ottoman army in the First World War, Greenwood Press, Westport, Connecticut, USA. Gibbons, HA 1916, The blackest page of modern history: Events in Armenia in 1915, the facts and the responsibilities, GP Putman’s Sons, London. Greek Patriarchate, 1919, Persecution of the Greeks in Turkey 1914–1918, (Greek Patriarchate in Constantinople), Hesperia Press, London. Halpern, PG 1994, A navy history of World War 1, Naval Institute Press, Annapolis, Maryland, USA. Kiminas, D 2009, The Ecumenical Patriarchate: a history of its metropolitanates with annotated hierarch catalogs, Orthodox Christianity, vol. I, The Borgo Press, Rockville, Maryland, USA. Kitromilides, PM & Alexandris, A 1984–85, ‘Ethnic survival, nationalism and forced migration: the historical demography of the Greek community of Asia Minor at the close of the Ottoman era’, Kentrou Mikrasiatikon Spoudon, [Centre for Asia Minor Studies], Athens, Bulletin 5, pp. 9–44. Kokkas, K 2005, Pontos: on the edge of the horizon, (in Greek) Foundation of the Hellenic World, Athens. Ligue Nationale du Pont Euxine, 1919, Greek republic of the Black Sea, Ligue Nationale du Pont Euxine, Paris. Mintslov, SR 1916, Statisticheskie ocherki Trapezondskogo ukreplennogo raiona, (in Russian), [Statistical report of Trabzon region], Trabzon, Turkey, (unpublished translation from Russian into English by Russell McCaskie). Mintslov, SR 1923, Trapezondskaia epopeia, (in Russian) [Russian accounts of Trabzon], Sibirskoe Knigoizdatel’stvo, Berlin, (unpublished translation from Russian into English by Russell McCaskie). Nekrasov, G 1992, North of Gallipoli: the Black Sea fleet at war 1914–1917, East European Monographs, No. CCCXLIII, Columbia University Press, New York. Nişanyan, S & Nişanyan, M 2001, Black Sea: a traveller’s handbook for northern Turkey, 3rd edition, (In Greek and English), Infognomon, Athens. Photiades, K 1987, The annihilation of the Greeks in Pontus by the Turks, Union of the Fighters for the Liberation of the Greek Lands Seized by Turkey, Germany. Rogan, E 2015, The fall of the Ottomans: the great war in the Middle East, 1914–1920, Allen Lane, UK. Surmelian, LZ 1946, I ask you, ladies and gentlemen, Victor Gollancz Ltd, London. Topalidis, S 2013, ‘The Pontic Greek family history of Sam Topalidis’, PontosWorld at: www.pontosworld.com/index.php/pontus/history/sam-topalidis/88-the-family-history-of-sam-topalidis Topalidis, S 2015, ‘A history of Trabzon’, PontosWorld at: www.pontosworld.com/index.php/pontus/history/sam-topalidis/79-a-history-of-trabzon?showall=&start=1 Üre, P 2014, Byzantine heritage, archaeology, and politics between Russia and the Ottoman Empire: Russian Archaeological Institute in Constantinople (1894–1914), PhD thesis, The London School of Economics and Political Science, University of London, London. Vryonis, S 2007, ‘Greek labor battalions Asia Minor’, in The Armenian Genocide: cultural and ethical legacies, (ed.) R Hovannisian, Transaction Publishers, New Brunswick, New Jersey, USA, pp. 275–90. Kaynak: MavriThalassa
Gerçek bir halk sanatçısı; Beşköylü Adem Ekiz’le, 3 saati bulan dolu dolu bir söyleşi yaptık. Neler yoktu ki konuştuklarımızın arasında? O anlatırken kah güldük, kah hüzünlendik. Yüz yıl önce bu topraklarda yaşanmış acıların izlerini gördük onun gencecik gözlerinde. Ve bir kez daha anladık ki, yasaları yapanlardan daha büyüktür halkların müziğini yapanlar.
Siz binlerce yıldır Karadeniz’de var olan bir halkın, kültürün şarkılarını söylüyorsunuz, Rumca söylüyorsunuz? Neler hissediyorsunuz?
Ben de o kültürün içinden gelen birisi olarak ben bir şekilde de kendimi ifade etmiş oluyorum. Kendi dilimde, kendi kültürümde, kendi bağrımdan çıkan duygularla türkü söylüyorum. Benim söylediğim şarkılar, ifade ettiklerim duygu olarak beni tatmin ediyor. Kendi ailemi, bölgemi, yakın komşularımı, köylülerimi anlatıyorum.
Siz hep Rumca konuşulan bir ailede mi büyüdünüz?
Evet, Rumca konuşulan bir ailede, köyde büyüdüm. Sadece bizim köyümüz değil, Sürmene’de komşu köylerimizde de Rumca konuşulur. 5-6 köy var. Orada doğdum büyüdüm. Hayata ilk adımlarımı Rumca ile attım. Türkçe’yi sistematik bir şekilde, yani gramatik yapısını, dilbilgisini okulda öğrendim. 1990’lı yıllara kadar bu durum böyleydi, sonraki jenerasyon tabii Türkçe’ye daha hakim.
Doğdunuz ana diliniz Rumca, Türkçe’yi sonradan öğrendiniz, bunu sorguladınız mı?
Sorgulamamak mümkün değil. Doğduğum topraklarda, ailede konuşulan bir dil var. Zaman içerisinde bu dilin, sadece o bölgede konuşuluyor olduğunu öğreniyorsun ve sonrasında ait ülke sınırları içerisinde farklı bir dilin varlığından haberdar oluyorsun. Köyde olduğumuz dönemde bizim dilimizden başka bir dilin varlığını bilmiyorduk, konuşulan dil Türkçe ise Türkçe buydu.
Bu sorgulama bende, 14-15’li yaşlarda başladı. O döneme kadar köydeydim. Köyden İstanbul’a 16 yaşımda taşındık. Bu sefer de tanıştığım bir kişiyle Yunanistan’da benim dilimin konuşulduğunu anladım.
İstanbul’da lisenin son yılını bitirirken, babam da aileye de katkım olsun diye bana ekstra bir işe koydu. Evimizin yakınındaki bir tamirhanede çalışmaya başladım. Babam kemençeye karşı da tepkiliydi, belki bir meslek öğrenir diye düşünüyordu.
O dönemde Kuzey Irak’tan Yunanistan’a petrol taşıyan kamyonlar İstanbul’dan geçiyordu. Çalıştığım Bulgaristan Kırcaali’den Türkiye’ye göç etmişti. Bir araç yıkılmış, patronumu çağırdılar. Beni de aldı, gittik. Arızalanan aracın şoförü Yunanmış. Bir ara çok sinirlendi, Rumca kötü bir söz söyledi. Ben anladım tabii, müdahale ettim Rumca. Bana baktı, sen nereden biliyorsun Rumca diye sordu. Ben de ona, ‘sen nereden biliyorsun benim dilimi’ diye sordum. ‘Nerelisin sen’ diye sordu. Trabzonlu’yum dedim, o da Ordu Vona’dan mübadale ile Yunanistan’a giden Pontos Rumları’danmış. Yorgos Pekenidiz imiş adı. 1997’de tanıdım. Sonrasında Yunanistan’a gittiğimde de tekrar görüşmeye başladık, hala da görüşüyoruz. Adam şaşkınlıkla benimle konuşmaya başladı. Siz hala Rumca konuşuyor musunuz, diye sordu. ‘Evet dedim, biz konuşuyoruz’. Ağlamaya başladı, sarıldı bana… Sonra konuştuk uzun uzun. Geleneklerimiz, kültürümüz her şey… Sonra arkadaşlarını aradı, bizden birini buldum diye. Onun heyecanı beni de çok etkiledi. O zaman sorgulamaya başladım. Ardından Almanya’da Pontoslu birisinin tavernasında kemençe çaldım.
Bugün Karadeniz’de ölenlerin ve gidenlerin ardından 100 yıl geçmesine rağmen hala Rumca konuşulması, ezgilerin bu denli yoğun söylenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Maalesef halkanın kopuş noktasına ilişkin sağlıklı bir kaynağa ulaşılamıyor. Yaşadığımız ülkenin durumunu biliyorsunuz. Ulaşabileceğimiz bir arşiv yok. Dolayısıyla bizim bölgeler, insanlarla ne kadar dönem aynı şekilde birlikte, kim kimden koptu, bunu belirlemek biraz zor. Net olarak ifade edemiyorum. Bağımız kültürel mi, genetik mi? Zaman içerisinde Pontos’tan giden herkesle bir şekilde görüştüm, haşır neşir oldum. Dünya üzerinde nerede varlarsa hepsiyle temasım oldu, programlar yaptık. Gördüğüm şu ki bu insanlarla biz netice itibariyle aynı noktadan hareket ediyoruz. Onlarla kurmuş olduğum bir empati var. Ve çok ortak noktamız var. O kadar çok ki… Sadece horon ve kemençe değil, hal ve hareketlerimiz de aynı.
Sizi nasıl karşılıyorlar, memleketten gelmiş bir torun, kardeş, kuzen gibi misiniz onlar için?
Onlar için memleketten gelen kaybolmuş kuzen gibiyim. Onu görüyorum. Ben de onları kendi köyümün insanı gibi kabul ediyorum. O rahatlığı hissediyorum. Diğer Avrupa ülkelerine, Almanya, İsviçre gibi birçok ülkeye gittiğimde hissettiklerimle Yunanistan’a gittiğimde hissettiğim aynı değil. Aynı dili konuşuyor olmanın getirdiği bir rahatlık mıdır, onu bilmiyorum. Köyde bir komşumun, akrabamın evinde gibiyim. Yunanistan’ın köylerine de çok gidiyorum. Yaşlılarla sohbet ediyorum, evlerine gidiyorum, misafir oluyorum. Açıkcası tam aksini iddia etsem de, kabul etmezler, beni öyle bağırlarına basmışlar ki…
O geliş gidişler sırasında mı, sürgün edilen Pontos Rumlarının ezgilerini bir albüme dönüştürmek, “Köprü” olmak fikri doğdu?
Köprü albümünü birlikte yaptığımız Nikos Mihalidis ile Yunanistan’a gittiğim dönemde tanıştık. Bana dediler ki, “Atina’da bir üniversite okuyan bir kişi var, sonra da Boğaziçi’nde okuyacak, tanıştıracağız”… Sonra Nikos Mihalidis çıkageldi İstanbul’dan tanıştık. Birçok çalışma yürüttük. Köprü’den önce Yunanistan’da 2003’te piyasaya çıkan Rumca türküler başlığı altında bir albüm çıkardık, ardından bu albümün biraz daha genişletilmiş halini yine oradaki sanatçılarla birlikte oluşturduk.
Sanatçıların görevi kendi halklarının kültürünü yaşatma adına, halklar arasında bir “köprü” olmak mıdır? Siz kendi misyonunuzu da öyle mi görüyorsunuz?
Siyasi olayların dışında, iyi duygularla hareket ediyorum. Benim yaptığımın kendisi bir siyaset, mesajı olan bir şey yapıyorum. Bu dile, bu kültüre sahip olan insanlara gereken mesajımı veriyorum. Eserlerimi takip edenler, sözlerin ne ifade ettiğini bilenler bunu anlıyor zaten. Çok eski halk ezgilerini de söylüyorum, kendi güfte ve bestelerim de var. 100 yıl öncesinin konuşma diliyle ne kadar özdeşleşiyor bilemiyorum ama Pontos Rumcası’nın da kendi içinde birçok varyasyonu var. Bu onun güzelliğini de gösteriyor. Sadece Trabzon’da bile çok değişik lehçeler konuşuluyor. Rize Pazar’dan Giresun Görele’ye kadar Torul’u da içine alan bölgede Rumca konuşuluyor ama birçok kelime farklı söylenebiliyor. Fonotik olarak da farklı güzellikleri var. Ben bunları da çok araştırdığım için kullandığım sadece benim yöremin lehçesi olmasın, herkesin anladığı lehçeyi söyleyebileyim. Örneğin Trabzon’un Sürmenesinde, Tonyasında, Maçkasında, Çaykarasında konuşulan o farklı diyalektiği inceliyorum, ortak kullanılan sözlerden oluşan şarkılar yapmaya çalışıyorum. Onların birbirini anlamasının çok zor olmadığını insanlar anlasın istiyorum. Aslında hepsi Yunanca’nın içinden çıkıyor ama zaman içerisinde lokal, kapalı biraz da kopuk yaşadığı için insanlar her vadide ayrı bir güzellik var. Sözler ayrı ayrı yerleşmiş ama çok uzak değil birbirine. Benim doğduğum köy ve çevre köyler bugünün modern Yunanca’sına daha yakın bir lehçe konuşuyoruz. Ç harfinin söylenişi dışında sözün netliği ve kalıpsal olarak değerlendirildiğinde böyle bir sonuç çıkıyor. Tonya, Çaykara tarafına gittiğinizde ise biraz daha farklı güzellikler var.
Bizim orada kaybolmuş, Yunanistan’da yaşıyor olan ezgileri bizim topraklarımıza kazandırmaya çalışıyorum.
Karadenizli sanatçılara baktığımızda hepiniz çok gençsiniz, önünüzde çok yol var. Sanatçıların misyonunun nasıl olması gerektiğini değerlendirmenizi istemem, nasıl bir duruşunuzun olmasını öneriyorsunuz?
Gönlümden geçeni şöyle anlatmak isterim: Rize Pazar’dan Gümüşhane Torul, Giresun Görele’ye kadar kemençe kültürü var. Onun dışında yerleşmiş bir kemençe kültürü göze çarpmıyor. Bu havza içerisinde birçok farklılıkla birlikte zengin bir kültür var. İşte bu kültürü, geçmişini de araştırıp günümüze taşıyıp bugünün gençlerine aktarmam gerekiyor. Bu benim vadimle alakalı, diğer vadi benim alanım değil. Şu anda Karadeniz müziği genel bir terim ama doğru değil. Karadeniz müzikal sesleri diyebiliriz belki. Karadeniz komple bir bütün halinde tek bir etnik yapıya, aynı sesleri içinde barındıran bir yapı değil. Farklı farklı güzellikler var. Sürmene’den bir saat uzaklıkta Rize’de tulum var. Ama Karadeniz müziği diye bir tabela taktılar. Her yörenin motifini o yörenin çocukları korumalı ve söyleyerek halka aktarmalı. Misyon bu olmalı. Son dönemde popüler çalışmalar hem büyük bir deformasyona götürüyor kültürümüzü. Yaşam tarzımıza yönelik çok hızlı bir erozyon var. Aslında şarkılar insanların yaşam biçimini anlatıyor. Örneğin kemençe kültürüne baktığınızda 60’lı, 70’li yıllardaki kemençe sanatçılarının eserlerine bakın, ticari kaygılarının olmadığını görürsünüz. Şu an ise Karadeniz müziği denilen bir sektör oluşmuş durumda. Ben bir şey yapayım da Rizeli de, Artvinli de, Trabzonlu da dinlesin düşüncesiyle yapılan çalışmaları tasvip etmiyorum. Rize’nin müziğini Rizeli yapsın. Ben topraklarımda ne buldum, köyümden, kültürümden ne aldım onu söyleyeyim, çalayım. Rumca mı buldum, ağıt mı buldum, uzun hava mı buldum, onları icra etmem lazım. Örneğin çocukluğumdan beri yoğrulduğum kültürde tulum yok, yabancı değilim ama içinde de değilim. O zaman onu ustasına bırakmam lazım.
Bizim kendi içimizde bile ustalıklar var. Örneğin ben bir Maçkalı gibi uzun hava okuyamam. Yunanistan’da gidin iyi uzun hava okuyan sanatçıların hepsi Maçka’dan mübadil olanlardır. O genetik bir özellik gibi. Ben ise Sürmeneli olarak Rumca ile kemençe ile yetişmiş biri olarak onu icra edeyim.
Kazım Koyuncu’dan sonra Karadeniz’de birçok yetenekli genç “bu işi iyi yaparsak, para kazanabiliriz”in farkına vardı. Ama sonra para bir araç mı, yoksa amaç haline mi geldi? Bu durum biraz karışık görünüyor. Ekonomik getiri biraz daha arka planda olmalı değil mi?
Ticari kaygılarım önde olsa daha popüler işler yapabilirim. Ama bu sefer yaptığım işler o zaman farklı bir yöne savrulur. Oysa yaptığım işlerle sıyrılıyorum toplumda. Çünkü yaşadığım kültürü anlatıyorum. Her şeyi bir kenara koyalım. Benim anneme babama, atalarıma saygı mahiyetinde bu dili yaşatma, vefa borcum var. Babamın bana Rumca to pedi mu (oğlum) demesi ayrı bir duygu. Ben bu var olan değerleri korumak zorundayım. Bunlara saygısı olan insan benim için değerlidir. Benim de karşımdaki insanın değerlerine saygım var.
Son dönemde yapılan işleri değerlendirdiğimde ise yapılan işler çok boş geliyor bana. Çoğu boş çalışmalar. Popüler kaynaklarla çıkan eserlere baktığımda, beslendikleri bir kaynak olmadığını görüyorum. Çünkü toplumu erozyona uğratıyor.
Sanıyorum sizin bu kaygılarınızla hareket etmeniz yüzünden dinleyicilerinizle ilgili çok derin bir bağ var. Bu konuyla ilgili bir anınızı paylaşabilir misiniz?
Beni samimi buldukları için de böyle bir bağ kurabilmiş olabiliriz. Bugünün şartlarında yaşadığım topraklarda bulduklarımı sahipleniyorum, bu benim için en önemli kaynak. İlginç şeylerle karşılaşabiliyorum. Örneğin mübadil sonucu Trabzon’dan Yunanistan’a giden bir kişinin ölmeden önce son arzusu ya Trabzon’u görmek ve beni dinlemekmiş. Maalesef ömrü yetmemiş. Beni aradılar, konuyu tam anlatmadan beni dinleti için davet ettiler. Havalimanına indiğimde de ne olduğunu tam olarak bilmiyordum. Dediler ki, son arzusu sizi dinlemekti, rica etsek mezarının başında kemençe çalıp bizim oralardan halk şarkıları söyleyebilir misiniz? Çok duygusal bir andı. Kırmadım onları, gittim o kişinin mezarı başında sevdiği şarkıları çalıp söyledim.
Tepki gördüğünüz oldu mu?
İlk zamanlar tepki gördüğüm oldu. Bizim gibi Rumca konuşan bölgelerde dini bağlar çok daha güçlü oluyor. Sanki söylediğim, dile getirdiğim şeyler ütopik, yokmuş da ben bunları söylüyormuşum gibi davrandıkları oldu. Sanki bir potansiyel tehlike gibiydim onlar için. Ama zaman içinde öyle olmadığını anladılar ve kabullendiler. Çünkü ben gizli saklı bir insan değilim. Özellikle de Yunanistan’a gittiğimde, o albümü yaptığımızda medyadan birçok kişi benimle röportaj yaptı. Bildiğim şeyleri ifade ettim verdiğim demeçlerde, bilmediğim şeylerle ilgili konuşmadım. Orada da birçok insan memnun oldu. Tabii ki orada da memnun olmayan kesimler var. Daha kiliseye bağlı, radikal ortodoks bir çevre de var. Belki de gizli Hristiyandır diye yaklaşanlar oldu. Ama değilim, bunu da anlattım. Ben kültürümü nasıl gizli yaşamadıysam, dinimi de gizli yaşamam. Neysem oyum. Böyle bir ihtiyaç duymadım. Sonra beni tanıdıkça, samimiyetimi algıladılar. Oradaki dindar kesim beni kabul etti. Buradaki dindar kesim de kabul etti. O bağlamda sorunları aştık. Yine de endişeli olduğum durum şu. Kültürümüz kaybolmaya yüz tutmuş, gittikçe gözlerimizin önünde yok olduğunu görüyor olduğumuz halde erimeye mahkum bırakıyor olmak… Beni bu çok üzüyor. Sahiplenen ve bu işi gerçekten samimiyetle seven, o dilin yaşamasını isteyen bir elin parmakları kadar azız, günümüz Trabzon çocukları olarak. O yüzden Yunanistan’daki arkadaşlarımızla albümü çıkarırken, bu hassasiyeti taşıyorduk. Albüme emek verenlerin dışında, Yunanistan’da benimle aynı kaygıları taşıyan kişilerin ortak fikriydi böyle bir çalışmayı yapmak.
Bundan sonra nasıl bir projeniz var?
Bizim Almanya Münster Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Hakan Özkan adlı bir hocamız var. Normal Arap diyalektleri ve dili uzmanı. 10 dilin uzmanı. 2011’de başlattığımız bir çalışma vardı. Karadeniz’de konuşulan Rumca’nın lugatını oluşturup sağlıklı bir çalışmayla bir sözlük çıkarmayı planlamıştık. Akademik bir çalışmaydı, benim uzmanlığım değildi ama bölgelere gittiğimde yürüttüğüm araştırmaları da dahil ettik. UNESCO ile ortak yürütüldü. Şu anda çalışmamızın sunumunu İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde yapıldı. Ama olayın ana mimarı Hakan Özkan’dır. Dilin yapısını sağlıklı bir şekilde ortaya çıkarabilmek için köylerde kayıtlar yaptık. Yaşlıların anlattığı hikayeleri kayıt altına aldık. Şu anda çalışma bitti gibi, yıl sonunu bulmadan kitap halini alır diye düşünüyorum.
Günümüz Trabzon’unda konuşulan, Pontos Rumcası diye tabir edilen dilin sözlüğü yayınlanmış olacak. Gramatik olarak dilbilgisine de yer verilecek.
İnanıyorum ki özellikle bizim Rumca bilen genç kesim tarafından ilgiyle karşılanacaktır. Özellikle son dönemde internetin varlığı, Yunanistan’dakilerle kurmuş oldukları kontak sonucunda biraz sanki dili öğrenmeye meyletti. Gençler şu anda son dönemde çok meraklı. Annem babam çok iyi konuşuyor, ben niye öğrenemiyorum, ne yapmam lazım diye bana soran çok genç var. Bu çok olumlu, güzel bir bilimsel çalışma bu eksikliğe destek olabilirse inanıyorum ki gençler tarafından da çok sahiplenilecek.
Şimdinin Dernekpazarı, eskiden Çaykara’ya bağlı Holo köyleri ile bizim Holo mezire dediğimiz köylerimizde ilginç bir gözlemim oldu. Yaşlılarla da konuştuğumuzda şöyle bir şey çıkıyor… Halen bize kadar gelmiş ve devam eden dört kökten geldiğimiz rivayet ediliyor. Bahsedilen dedelerimiz Mavros (Mevrikliler, Mavrikanes), Fengos (Fengulat), İskantanat (İskenderoğulları), Bayramat soylarından geliyor.
Bu dört şahıstan türemiş kabul ediliyor o bölge. Taradığımız sağlıklı bir kaynak yok ama bölgede rivayet olarak kabul ediliyor.
Benim ailem Mevriklilerden geliyor. Babam bizim köylerimizde hangi aileler kimden geliyor bilirdi. Kim Mevrik, kim İskantanat gibi…
Her ailenin temsil ettiği bir davranış biçimi de var. İnsanlar farkında olmadan aynı tarzda davranıyorlar. Örneğin siz bu röportajı gece 12.00’yi geçerken hala sürdürdüğümüzü hesaba katarsak bir Fengulat olamazsınız benim gözümde. Çünkü bütün Fengulatlar çok erken yatar. Genetik olarak hepsinin erken uykuları geliyor. Örneğin köy kahvesinde oturuyoruz, saat 9’a geldiğinde bir bakıyorsunuz, ne kadar Fengulat varsa hepsinin uykusu geliyor, yatmaya gidiyor. Ama güne de çok erken başlarlar. Horozların sesiyle uyanırlar. Fengulatlarda diğer bir özellik de dışarıya asla kız vermezler, sadece kuzenler birbiriyle evleniyor.
Mevriklilerde çalışkanlık, sorgulama var. Meraklılar. Kim kimdir bilmek isterler. Biraz cimrilik de var. Çalışıyorlar ama çok tutumlular. Örneğin ben de paranın israf edilmesinden pek hoşlanmam. Hızlı tüketici olunmasına karşıyım. İşim görülüyorsa herhangi bir şeyi çöpe atıp yenisini almaktan hoşlanmam. Mevriklilerde de idare edeyim mantığı var.
İskantanatlarda kavgacı bir ruh var. Kendilerini genelde bölgenin hakimi gibi görürler. Anında parlayan bir yapıları var.
Bayramatlarda da aşırı bir yemek düşkünlüğü var. Özellikle ekmek, tereyağı ve peyniri çok severler. Biraz palavracı oluyorlar. Kıyafet konusunda acayip titiz ve özenliler. Bayramatlı bir kişiyi dış görünüşünden anlarsınız. Çok bakımlıdırlar.
Bize kadar gelen bu rivayetler kaybolmasın diye düşündüm. Ben de bu davranış biçimleri ve ailelerin özelliklerini toplayıp bir şarkı yaptım.
Bu genetik özellikleri de esprili, mizahi sözlerle anlatıp şarkı haline getirdim.
“Soylarımızın dört kişiden günümüze kadar geldiği rivayet ediliyor, ben size şimdi bir şeyler anlatayım” diye giriyorum şarkıya…
Bayramatlar biraz palavracıdır ama giyinmeyi çok seviyorlar, Mevrikler tutumludur, bir kaşık su için bir gün çalışabilirler gibi sözler içeriyor.
Bizim büyüklerimizden biri dinlemiş şarkıyı, diğerlerine hiçbir şey dememiş de Mevrikliler için söylenenlerden rahatsız olmuş. Aradı beni, “Oğlum bu Mevriklilere niye böyle şeyler yazmışsın, bizi perişan etmişsin” dedi. “Amca ben de Mevrik’im, herkese yazdım, bize yazmazsam olmazdı” deyince başladı gülmeye…